Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.
Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Gazeteciyim ve kalabalıklar bir yerde benim işim: Eylemler, grevler, kutlamalar, konserler, çatışma alanları. Bu sefer ise bayramların en tartışmalı alanlarından birindeyim: Ücretsiz oluşuyla dosta düşmana korku salan toplu taşımada. Bayram otobüslerinin kaotik dünyasına hoş geldiniz. 

  • Bir şehirde, özellikle İstanbul gibi büyük bir şehirde hayatta kalmak istiyorsanız cebinizde en az üç-beş kozunuz olmalı. Bana sorarsanız en önemlileri arasında toplu taşıma kullanma becerisini sayarım. Hangi otobüs nereye gider, en kestirme hattı nasıl bulursunuz, buna arama motoru olmaksızın iyi kötü hâkim olan insanın sırtı yere gelmez itikadımca. 

Üstelik tevazu gösterebileceğim bir konu değil, bu konuda hayli iyiyim. Her zaman toplu taşımanın sunduğu imkanları, yani sonsuz gözlem, toplumsal muhalefetin yükselen konularına vakıf olma şansı, trafiğe dikkat kesilmeksizin kitap okuyup müzik dinlemek lüksünü değme arabaya değişmem. 

Buna karşılık, benim de sınırlarım var: Ulaşımın bedava olduğu günlerde, şansımı ve kendimi zorlamamak gibi. Yine de, 2026 yılının siyasi krizlerden payını almış Kurban Bayramı’nda bunu seçmiş bulundum.

Kalabalığın akıntısına kapılmak

Bu girizgâhı, meselenin çerçevesini doğru çizmek için yaptım. Bayramda arabasız gezmek, pek çok insana külfet geliyor. Haksız da sayılmazlar, azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlerin daha fazla tercih edilmesi ve o noktalara gitmenin bir işkenceye dönüşmesi… Bütün bunlar bayram gezmesinin olmazsa olmazları.

Yıllar önce bir arkadaşım Gümüşsuyu’ndan Gülhane Parkı’na gidişini “Ben gitmedim, kalabalığın akıntısına kapıldım” sözleriyle açıklamıştı. Aslında o kadar doğru ki bu söz, o kalabalık içinde bir iradenizin olduğunu düşünmek büyük bir iyimserlik. Bayram kalabalıkları kitleseldir ve bireysel olan o potanın içinde erimeye mahkumdur.  

  • Bu önerme elbette biraz ürkütücü. Nihayetinde kitlenin sizi götürdüğü yere savrulmak herkesin kolaylıkla tercih edebileceği bir şey değil. Her şeye rağmen, bayramda popüler semtlere gitmeyi göze aldıysanız ve o semtlerin arka sokaklarına hâkim değilseniz, bu kaderden kaçamazsınız. 

Bir de bu olayın toplu taşıma denklemi var. Otobüs müdavimleri bilir ki, oturmak lükstür. Haydi diyelim ilk duraktasınız ve bu müthiş şansı yakaladınız. Oturduğunuz yeri iyi seçmek, gözlerden ırak olmak, mümkünse her durakta giderek artacak kalabalıktan kendinizi korumak, tercihen arkalara doğru ve kapıya yakın kalmak hayat kurtarır. Bütün bu bilgileri defaatle deneyimlediğim hâlde, ben de kendi söküğümü dikemedim ve bu yazıyı hazırlarken ufak bir badire atlatmış oldum. Bu da mesleğin cilveleri...

Bayramın ilk günü sabahtan otobüse binmek, kabul ediyorum ki biraz hileli. Henüz sabah saatlerinde kimsenin telaşı bitmiyor, otobüsler nispeten tenha oluyor. O saatler geçtiğinde bayram otobüslerinin sonraki günler hiç ara vermeyecek mesaisi de başlamış oluyor. Ben ilk yolculuğumu tam ikisinin arasında bir vakitte yaptım. Elbette oturmak beklentim yoktu ama yine de aşırı dolu olmayan bir otobüste dayanacak yer buldum ki, başka ne isterim? Bindiğim hat Sultangazi’den gelip Yenikapı’ya gidiyordu ve normalde metrobüste boşalan otobüs, bu sefer boşalmadı. Metroyla devam edeceğim için, son duraktan bir öncekine kadar gittim.

'Çalışkan ama gösterişsiz' otobüs, metronun 'çabasız şıklığı'na karşı

Ne olursa olsun, toplu taşımalar arasında da fark var. Mesela otobüse "çalışkan ama gösterişsiz" dersek, metroya "çabasız şıklık" diyebiliriz. Trafikte sıkışma derdi yok, kliması genelde düzgün çalışır, sirkülasyonu çoktur, insanı boğmaz. Klostrofobisi olmayanların bir numaralı tercihi. 

  • Benim için de biraz öyle oldu. Aniden bastıran sıcaklarla beraber klimasızlığı yüzümüze tokat gibi çarpan otobüsten inip metroya kavuştuğumda “Medeniyet ya” diye şükrederken buldum kendimi. Fakat bir şeyi hesaba katmadım, Yenikapı’dan yola çıkmıştım ve güzergâhımda Haliç durağı vardı. 

Bayramın geldiğini ve toplu taşımanın ücretsiz olduğunu idrak ettiğim an da buydu. Haliç’te kapıların açılmasıyla beraber metro aniden o kadar kalabalık hâle geldi ki, oturanlar ebatlarını küçültmek zorunda kalırken, ayaktakiler hiçbir yere tutunmalarına gerek olmaksızın kendilerini kitleye güvenirken buldular. Sonuçta geldik “tutunmazsan düşersin” denkleminden, “birbirimize dayanırsak düşmeyiz” denklemine. Bugünlerin siyasi atmosferine ne kadar da uyumlu...

Hava güzel, harçlıklar tamam, bütün gün Eminönü’nde gezilmiş, belki bir türlü yasal statüsü belirlenemeyen balık ekmek teknelerinde kayıntı yapılmış, artık başka mecralara akma zamanı: Dolayısıyla Haliç durağının sakinleri, kan ter ve gözyaşıyla geldiler metroya. Onların önemli bir kısmını Taksim’de bıraktıktan sonra düşündüm, ya Şişhane’de inmem gerekseydi? Açıkçası inemez ve Taksim’de inip yürümeye razı olurdum. Neyseki biraz itiş kakışla da olsa, Osmanbey durağında inmeyi başardım.

Metronun kalabalığının bir ceremesini de metro müzisyenleri çekti. O kadar insanın içinde armonika çalarak yürümek zor elbette. Bindikleri kapıda biraz “Hasretinle yandı gönlüm”, biraz “Çav Bella” çaldıktan sonra indiler. 

Gece otobüslerinin tedirginliği

İlk toplu taşıma turumu böyle sakince atlattıktan sonra bölüm sonu canavarı olarak gece 11’de Osmanbey’den Eyüpsultan’a giden otobüse binmeyi seçtim. İçinde Fener, Balat gibi popülaritesi gece gündüz azalmayan semtleri de barındıran bu yolun trafiği hiç eksik olmaz. İlk durakta binip en arka koltuğa yerleşerek otobüsün manzaralı tarafında yerimi aldım ama burada da bir hesap hatası yaptım maalesef: Üçlü koltukta oturmak. 

  • Yanıma oturan ve çenesi pek durmayan yolcu, bana değil de diğer yanına laf yetiştirse de, ben de bütün söylenmelerini dinledim. Çalışıyordu, yorgundu ve bu kadar yolcuyla yolculuk etmektense eve yürümeyi seçerdi ama hâlsizdi işte. Üstelik şoförlerin bayramlarda masraf olmasın diye klima çalıştırmadığına emindi. Kötü haber, o klima hiç çalışmıyor. 

Sonra Ömer Hayyam durağında bir orta kapı krizi çıktı. Arkasından otobüse binen gençlerin yüksek sesle konuşması eleştirilerin hedefine oturdu. Şoför arabayı hızlı kullanıyor diye bir tur küfürleşildi. “Bu kadar lümpen şehre inerse böyle olur” sözleri sahibine iade edildi. Otobüsün yol boyu bir türlü azalmayan tansiyonu nihayet Eyüp Sultan durağında rahatladı. 

Gece otobüsleri hep böyle mi, yoksa bu bayrama has mı? Açıkçası evet ve evet. Gece otobüsleri elbette işi geç bitenlerin, evine dönmek istemeyenlerin ya da keyfe keder vakit geçirenlerin tercihi. Sair günlerde bu kadar kalabalık olmuyor ama yine de insanı tedirgin eden hâli de eksik değil. Buna karşılık bayram günü gece otobüsünün farkı normalde daha az gördüğümüz insanları da taşıyor olması. 

  • Adlı adınca söylersek, yoksulları, gezmek için kendine fazladan 40 küsur lira ayıramayanları... Bunu romantize ya da kriminalize etmeye gerek yok. Ücretsiz toplu taşımadan yararlananlar içinde bu parayı ayıramayan insanların varlığı inkar edilebilir mi?  

“Yolculuğum rahat geçti” diyecek değilim. Biraz gergin, çevreme daha dikkat kesilerek eve vardım sonuçta. Bu otobüstekilerin yarattığı tedirginlik kadar kadınlara yönelik suçların cezasızlığının da yarattığı bir tedirginlik elbette. 

Gezmek için bayramı bekleyenler

İkinci gün, gece yolculuğunun nahoşluğunu üzerimden atarak, daha pozitif bir hat seçeyim dedim. Eminönü’ne gidecek kadar cesur değildim ama Eminönü’ne giden bir otobüse binmekten beni ne alıkoyabilirdi? Aslında doğruyu söylemek gerekirse, kalabalık ve çalışmayan klima. Yine de Edirnekapı’ya kadar dayanıp, orada kendimi dışarı attım. Otobüse pazar arabasıyla binen ve yolcuların söylenmesine neden olan Ayşe Hanım da öyle. 

Bu yolculuğu yapabilmek için bayramı beklemiş; “Param yok ama kızıma götüreceğim şeyler vardı Yıldıztabya’dan bindim” diyor. Ücretsiz toplu taşıma hakkından yararlanmak için 4 yılı kalmış. O yüzden mümkün mertebe bayramdan bayrama kullanıyormuş otobüsleri. “Bu üç gün gidebildiğim kadar giderim, sonra zaten evden çıkamam. Bundan sonra 15 Temmuz var, bir de o gün gezerim” diye ekliyor. Beraber iniyoruz durakta, o Karagümrük’e doğru, ben Balat’a. 

  • Duraklarda yolcular birikiyor, otobüs şoförleri söyleniyor, çocuklar ağlıyor. Otobüslere yolcu kaptırdıkları için dolmuşlar daha da yavaşlıyor, kornaya daha uzun basıyorlar. Yine de popüler olamıyorlar. Azıcık zevk uğruna bu kadar çile kime iyi geliyor sahiden? O kadar çok soruyu beraberinde getiren bir konu ki. 

Sinirler gergin, insanlar asabi

Sonrasında da iki otobüs değiştirip, üç beş kavgaya denk gelip “Yazıyı kotardım” diye düşünürken, bir çekirge olarak sıçrayamadığım an yaşanıyor: 35D otobüsüne binme gafleti

Balat’tan çıkıp Kocamustafapaşa’ya kadar giden bu otobüsün göbek adı normal zamanlarda bile "bela". Ebat olarak daha küçük, yolcusu hep daha fazla, oturması da ayakta durması da zahmetli otobüslerden. Ben ne cesaretse bir de bayram günü biniyorum bu otobüse. Oysa bayramda vapura binilmez, ada vapuruna hiç binilmez, bir de küçük otobüslere binilmez. 

İlk kavga şoförün geç hareket etmesinden çıkıyor. Sinirler gergin, insanlar asabi. Şoför de yorgun. Ateşle barut birleşince şoför “Söylenen insin” diye veriyor ültimatomu. Yolcular buna karşılık şoförü şikayet etmekle tehdit ediyor. Bu koşullar altında kalkıyor otobüs. Zaten ilk durakta tamamen dolduğu için sonraki duraklarda kapı açılmıyor. Fakat durakta bekleyenler öfkeli. Otobüse vuranlar, inenleri itip binmeye çalışanlar derken daha Ayakapı durağına gelmeden patlıyor kavga. Bir çocuk yolcular arasında kalıyor, onu aradan çekmeye çalışanlar bir adamın kafasına vuruyor, adam hıncını oturanlardan çıkarıyor ve mübalağa cenk olunuyor.  

Otobüse binen biri yabancı olduğu gerekçesiyle indirilmeye çalışılırken kadının Türk olduğu anlaşılıyor. Gerçekten ne ararsak bulabileceğimiz bir şampiyonlar ligi karması. Ben bu otobüsün kaosundan sağ çıkamayacağımı anladığımda oturduğum yerden kalkıyorum ama bu da büyük bir hata elbette. Daha ayağa bile kalkamadan yerime oturmaya çalışan bir kadın tarafından eziliyorum. Olayın sıcaklığıyla anlamıyorum ama bu kısa yolculuğun bedeli madalyon gibi bir morluk. Eh bu kadarına da şükür. Yine de kamu spotunu vermeden duramam: Yolcu yerinden kalkmadan üstüne oturmayın.

Yürümeye övgü 

Yürümeyi övmeye doyamayan biriyim. Böyle günlerde yürümenin kıymetini, şehri yollarda keşfetmenin özgürleştirici yanını daha da çok görüyorum. Nazım kendime geçiyor. Klima ihtiyacımı rüzgar karşılıyor. Trafik sıkışınca ara sokaklara sapıyorum. Boş koltuk derdim de yok, kimseyi iterek inmek kaygım da... 

  • Yazının başında toplu taşıma güzellemesi yapıp sonunda kendimle çelişmek istemem ama toplu taşımanın da sevenlerinin sabrını zorlayacağı zamanlar vardır.

Yine de sabahın nurunda kalkıp işe gidenler ya da sabahın nurunda işe gittiği için bir şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler; yıllarca iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, ailesinden harçlık alamadığı için denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına harçlık veremediği için onları gezdirme fırsatı için bayramı bekleyen aileler… Yani ne olursa olsun toplumda var olabilme hakkını bir türlü tam manasıyla bulamayanlar. Onlar için biraz da bu uygulama. 

İki günün sonunda “Artık evden çıkmayayım” bitkinliğiyle dönüyorum eve ama yarın da sokaktayım, ne yapayım, işler beklemez.

Hepimizin biraz insanlığa, insanca yaşamaya ihtiyacı varken bayram için söylenebilecekleri Turgut Uyar söylesin:  

“bayram yemekleri vardır elbet vazgeçemeyiz
orman da vardır deniz de vardır
bin kadının garip bir lehçeyle söylediği
yollar da vardır elbet
yollar da vardır
türkülerini kendinin söylediği
kalıp dururuz
basımevlerindeki kasalarında
bekleyen kapital harflerin durduğu gibi
satırbaşlarında yerini bekleyen
gökte ay ve güneş yerde biz
yani mutlu muyuz mutsuz muyuz
ey yerden ve gökten yetişenler söyleyin
siz ne diyorsunuz”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

YAZARLAR

Ayça Örer

Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?
Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gözde Akyüz

·

19 Nis 2026

Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni
Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Şerif Yenen

·

10 Mar 2026

Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?
İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...

Gökhan Tan

·

10 Şub 2026

İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor
İstanbul'dan #Catstabul’a: Türkiye'nin kedilerinin ünü sınırları nasıl aştı?

Kediler artık İstanbul’un yaşayan ve zamansız bir sembolü; Türkiye’nin imajının ayrılmaz bir parçası. Artık Türkiye deyince bir yabancının aklına ilk gelen kediler olabiliyor, sadece onları sevmek için bile İstanbul’a gelmek isteyenler var. Peki, eskiden yabancı basının pek de dikkatini çekmeyen kedilerimiz, nasıl Türkiye’den çıkan en samimi hikayelerden birine dönüştü?

Nart Özel

·

03 Şub 2026

İstanbul'dan #Catstabul’a: Türkiye'nin kedilerinin ünü sınırları nasıl aştı?