Bir sanat formundan eğlence amaçlı bir metaya: Müzik

Geride kalan üç günlük milli yasın ardından toplumsal olayların müzikle ve eğlence kültürüyle olan ilişkisine çok boyutlu bir bakış.
Bir sanat formundan eğlence amaçlı bir metaya: Müzik

23 Ekim - Nippon Paint - Duende
Nippon Paint ile birlikte

Boyada sanat cesaret ister : Nippon Paint Decomaster Art Academy

Duvarlar elbette sadece bizi çevrelemek için yoklar; büyüleyici detaylarıyla mekânlara heyecanlandıran dokunuşlar sağlayabilmeleriyle de ilgiyi üzerlerine çekiyorlar. Ne harika ki bu özellikleriyle yepyeni ustalık alanlarını da beraberinde…

Daha fazlasını öğren →

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Geçen hafta Gazze’de hayatını kaybeden Filistinliler için Türkiye’de üç günlük milli yas ilan edilmesinin ardından ülke çapında pek çok kültür sanat etkinliği iptal oldu ya da ertelendi. Benzeri durumlarda artık kanıksanmış iptal ve ertlemeler, başta müzik olmak üzere sanat aktivitelerin gündelik yaşamda eğlence aracına nasıl dönüştürüldüğünü de sorgulatıyor. 

Bu sorgulamaları sesli dile getirenlerden biri Zeynep Bastık oldu. Bastık, sektörde binlerce insanın evine ekmek götürmek zorunda olduğunu ifade etti ve konser iptallerinin müzisyenlerin hayatını olumsuz etkilediğini dile getirdi: “Bir acıyı paylaşırken beklenen ilk şey; konserlerin, tiyatro oyunlarının ve tüm sanat aktivitelerinin yani insanların aylarca maddi manevi emekler verdiği işlerin iptal edilmesi mi olmalı? Sadece neden acıyı paylaşmak demek binlerce insanın işlerinin durdurulması, mesleğini icra edememesi demek. Bunu anlamak istiyorum, anlayamıyorum.” Bu açıklama tepkilere neden olsa da küçük bir azınlık tarafından desteklendi. 

Türkiye’deki kriz dönemlerinde ya da olağandışı hâllerde ilk olumsuz etkilenen meslek grubu kültür sanat alanında çalışanlar. Canlı etkinlikler oldukça kırılgan bir zemine sahip. Her seferinde ilk olarak müziğin sesi kısılıyor ya da ilk tiyatro perdesi kapanıyor. Ancak bu süreçte müzeler kapılarını açmaya, sinema salonları da filmlerini göstermeye devam ediyor. Öte yandan canlı sahneler sessizliğe gömülüyor. 

Yıllar önce BabaZula ile yaptığım bir röportaj sırasında grup da ülkede müziğin sadece bir eğlence aracı olarak görüldüğünü belirtmiş ve birdenbire konserlerin iptal edilebiliyor olduğunu vurgulayıp şunları dile getirmişti: “Paris’de insanlar konser salonunda yaşanan katliamından sonra konsere gitmeye devam etti. Bunu bir protesto aracı olarak gösterdi. Sosyal medyada müzikle ilgili bir şey yazmak insanları rahatsız edebiliyor. Sosyal medya hesaplarının yalnızca ülke gündemi mi takip etmesi gerekiyor! Sanatçının görevi sanatını yapıp, sanatıyla tepkisini göstermektir. Türkiye zor ve sert bir ülke. Sanatını icra etme konusunda sanatçıya büyük bir iş düşüyor.”

Hatta o zamanki sohbetimizde Murat Ertel, “Eğlenmek utanılası bir şey mi oldu? Oysa Anadolu’da acılar ağıtlarla kapatılmaz mıydı?” soruma şu yanıtı vermişti: “Çünkü müzik tek bir üslup olarak görülüyor. 70 askeri darbesinde yapılanlardan biri buydu. O dönem ülkenin çok ciddi bir sanatçı gücü vardı. Hâlâ onlar bize ilham verir. Onların kolunu, kanadını kırdılar. İkinci darbe de 12 Eylül’de oldu. Askeri darbelerde halkın yüz yüze kaldığı sanat ise boştu. Lafı olmayan sanat, halk ile buluştu. Müzik şu an sadece aşk şarkıları ve eğlence olarak görülüyor. Toplumun bu algısının değişmesi lazım. İnsanların müziği araştırması gerekiyor.”

Fotoğraf: Edwin Andrade

Kutsal bir sanat formundan eğlence amaçlı bir metaya

21.yüzyılda Türkiye’de müzik, özellikle A.B.D.’nin entertainment olarak ifade ettiği gibi sadece eğlence olarak mı görülüyor? Peki, toplum olarak bu algıdan kurtulma şansımız var mıdır? İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’nde (MİAM) Etnomüzikoloji üzerine yüksek lisans yapan Duygu Mühürdar’ın bitirme projesi bu sorularıma cevap verecek bir konu üzerineydi: “Türkiye’de ulusal kriz zamanlarında yalnızca müziğin yasaklanması.”

Müzik sektöründe programlama, promoter’lık ve booking alanında çalışan Duygu, son dört yılında pandemi, depremler ve nice krizle dolu bir süreç geçirdi. Duygu, “Depremler ile gelen uzun süreli müzik iptalleri bana tüm bu duygusal ve akademik birikimi verimli bir şekilde kullanabileceğim bir alan sunmuş oldu,” diyerek özellikle pandemiden çok sert etkilenmiş ve süreç boyu hiç destek alamamış bir sektörün, her ulusal krizde ilk sessizliğe gömülenlerden olmasını daha akademik bir açıdan inceledi. 

Küreselde olan bitenle el ele

Alışkanları ele almadan önce müziğin tarihsel yolculuğuna kısaca bakmak faydalı olabilir. Müziğin endüstri hâline nasıl geldiği ve Türkiye’de müzik etkinliklerinde eğlence faktörünün ne zaman önemsenmeye başladığını ve bu amaçla atılan adımları takip etmek önemli. Duygu’nun konuya girişi: “Batıyı merkez aldığımız dünya tarihine bakıldığında, müziğin endüstrileşmesi fonografın icadıyla oluyor. Müziğin bir endüstri hâline gelmesi, Antik Yunan’daki yüksek sanat algısının, müziğin kutsal bir sanat formundan eğlence amaçlı ticari bir metaya dönüşmesi, müziğin çoğaltılması ve popüler müziğin hükümetlerce desteklenmeye başlamasıyla gerçekleşiyor. Bu konuya ilk tepkileri veren isimlerden en radikal ve ünlüleri Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer. Türkiye özelinde bu konu müziğin nasıl sunulduğuyla ilgili. 1970’lerde örneğin, organizatörlerin canlı müzik etkinliklerinde ‘eğlence’ faktörünü aradıklarını gözlemliyoruz. Etkinliklerin, konserlerin sunumlarının bu şekilde yapıldığını özellikle vokalli müziklerde solist kavramlarının seyirciyi mutlu etmenin önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Elbette burada sanatçılar da hükümetlerin kültür-sanat politikaları da bu algıyı eşzamanlı olarak pekiştiren faktörler. Küreselde olan bitenle el ele gittiğini söyleyebiliriz müziğin ontolojik değerindeki farklılaşmada,” sözleriyle oldu.

Buradan odağımızı mevcut gündeme yaklaştırdığımızda Duygu’nun tehlike çanlarının ne zaman çaldığına dair sözleri kıymetli: “Konu yas olunca, elbette santçılar da bir tepki vermek istiyor. Hiper-bireysel toplumların aksine Türkiye toplumu, doğal yahut insan kaynaklı afetler ardından dayanışma, yardım ve saygı odaklı dikkate değer bir kolektivizm örneği sergiler. Toplumun zor zamanlara tepki verişi eşsiz bir nitelikte, fakat her bireyin yası deneyimleme ve yaşama şekli farklı. Burada yası yaşama süreci dışında toplumsal beklentiler, dini perspektifler ve kültürel refleksler ortaya çıkıyor. Sanatçılar da kendi iç dünyalarında yaşadıklarının yanı sıra toplumdan ve devletten gelecek baskıdan endişe ederek bu konuda sessizliğin en doğru tercih olduğunu düşünebiliyor. Tehlikeli kısım da burada ve müziğin müzakere edilişiyle başlıyor zaten.”

Fotoğraf: Danny Howe

Müziğin iyileştirici gücünü unutmak

Gelinen noktada genel kabul içerisinde sıkışmış ve nefes almakta zorlanan bir müzik endüstrisi var. Bununun sonucunda azalan yatırımlar kültürel körelmeyi de tetikliyor. Bu sebeple Duygu’ya “Yasakların müzik sektörünün geleceğine nasıl bir olumsuzluk sağladığını düşünüyorsun?” sorusunu yönelttim. Cevabı uzun ve oldukça değerli: “Sektöre gelen en büyük zarar aslında müziğin bir eğlence aracı olarak kabul edilmesi ve bu algının meşrulaştırılması üzerine. Müzisyenlerden dinleyicileri eğlendirmeleri bekleniyor. Onların böyle bir sorumluluğu olmamalı. Bu da aslında neye yol açıyor biliyor musunuz? Dinleyiciler tarafından talep edilen parçaları icra etmedikleri için birkaç ay arayla öldürülen müzisyenlere. Öbür yandan müziğin iyileştirici gücü unutularak, müziğe en çok ihtiyacımız olan bu tip dönemlerde elimizden müziğin alınmasının akıl sağlığımıza ve hayat kalitemize şu an görülemese de ileride ortaya çıkacak büyük zararları olduğuna inanıyorum. Alınan kararların ve sadece belirli kitlelerin beklentileri doğrultusunda olması, kutuplaşmayı arttırmaktan ve insanları küstürmekten başka bir işe yaramayacağına inanıyorum.”

Eğlence kabulünün ve beraberinde yapılan uygulamaların bir yandan sektör çalışanlarına verdiği tamiri pek de mümkün olmayan hasarlar da mevcut. Duygu bu konuya da dikkat çekiyor: “Sektör çalışanlarına verdiği maddi ve manevi hasarı, insanların ne kadar değersizleştirildiğini, önemsiz hissettiğini ayrıca vurgulamak lazım. Bunun daha da ileri boyutu müzisyenlerin ve diğer tüm emekçilerin gördükleri değer karşılığında üretmeyi azaltacakları, hatta bir noktada üretimde ve icrada kalitenin tamamen yok olacağı yönünde olacaktır. Müziği icra edenlerin bir noktada, zamanında çoğu büyüğümüzün de söylediği gibi, ‘ciddi bir meslek sahibi olup da’ müziği yalnızca hobi olarak yapan insanlardan ibaret olduğu bir gelecek çok da uzak durmuyor. Böyle bir ortamda hayat damarlarından biri mi, birden fazlası mı kopar bu milletin, bunu iyice bir düşünmek lazım.”

Fotoğraf: Rachel Coyne

Yazılı olmayan ortak kararlar

2007 yapımı Ex Drummer filminde şu soru sorulur: “Kral Boudewijn’in öldüğünü duyduğunda neredeydin?” Bu soru üzerinden müzik merkeze alınarak kolektif hüzündeki etkisine değinilir. Peki, Türkiye’de kolektif acıların ilk etkilediği sektörün müzik olma sebebi nedir? Müzik aslında birleştirici bir güce sahip değil midir? Duygu, araştırmasından yola çıkarak önce tarihsel yolculuğuna dair bazı örnekler verdi: “Antik Yunan dönemi belirli müzik modlarının (bizde makamlarının) yasaklanmasını savunan isimlerin en önde gideni Platon’dur. Yani Doğu kültüründe bilinen ismiyle Eflatun. Platon’un tarihin bilinen en eski sansürcüsüdür. Kolonilerine kendi müziklerini yapmalarını yasaklayan ve ellerinden enstrümanlarını alan Büyük Britanya, İspanya ve Fransa’dan tutun da kölelerine müzik icra etmeyi yasaklayan Amerika’ya kadar bu örnekler çoğaltılabilir. Hitler’in Wagner müziklerini dinlettiğini de farklı bir açıdan bulundurmuş olalım.”

Müzikte eğlence faktörünün endüstri geneline yayılması, bekletileri ve hassasiyetleri bu yönde geliştirdi. Nihayetinde ortaya çoğu zaman yazılı olmayan ortak kararlar çıktı: “Tüm bu örnekler doğrultusunda müziğin hükümetler ve toplumlarca en dikkat çeken sanat türlerinde başı çekmesi beklenebilir bir sonuç. Gerek hükümetlerin kültür-sanat politikaları gerekse kapitalist sistemin ve endüstrinin ‘eğlence’ faktörünü pekiştirmesi ile aslında günlük hayatlarının bir parçası olan müziği sadece bir eğlence aracı olarak benimsiyoruz. Kültürlerde, yas anında durması en beklenen alan müzik oluyor. Ulusal yas ilan eden ve tüm etkinliklerin durdurulmasını talep eden devlet kararnameleri ile müziği, taşıdığı eğlence niteliğinden dolayı tam da bu zamanlarda durması gereken bir alan olarak gören kolektif bir refleks ve ahlaki yargı mevcut bekleneceği üzere.”

Duygu’nun mevcut durumu tetikleyen en büyük faktöre dair açıklaması şöyle: “Müziğin Türkiye’de halkın ve devletin gözünde teşkil ettiği değere karşı içkin önyargı, bu durumu körükleyen en büyük faktör. Müziğin, bağlamına ve kullanımına göre iyileştirici, birleştirici, ayırıcı, güçlendirici, kışkırtıcı, yıkıcı ve aklımıza gelebilecek onlarca ettirgen özelliği tarih boyunca kendini kanıtladığı için, geçmişten bu yana kendisine karşı en tepki alınan alan olmuş. Her gün, beş sefer farklı makamlarda ezan duyan; birini son yolculuğuna uğurlarken melodik şekilde okunan dualar dinleyen, ölen kişinin ardından ağıtlar yakan, yıllarca ninnilerle büyüyen bir toplumun neyi müzik olarak tanımladığı ve neyi ‘müzik’ kavramından ayrı tuttuğunu inceledikten sonra yası yaşamanın en doğru şeklinin sessizlik olduğu kararının yaptırımlarla uygulanması ve bunun bir çoğunluk tarafından kabulünü incelemek maalesef çok yıpratıcı oluyor. Özellikle bir sektör emekçisiyseniz. Müzik belki de bildiğimiz müzik değil. Yahut ‘müzik’ kelimesi, herkes için öznel bir anlama sahip belki de.”

Toplumsal, kültürel ve siyasal alanda kapsayıcılık

Duygu’ya göre müziğin yeniden ciddiye alınması için en başta tanımının yeniden yapılması gerek. Bir sonraki toplumsal krizde yine endüstri çalışanlarının zarar görmemesi içinse şunları söylüyor: “Daha kapsayıcı ve tüm gerçeklikleri göz önünde bulundurarak konuyu ele alan bir kavram, zengin mirası, çeşitli kültürel etkileri ve gelenekleri ile aslında inanılmaz bir çeşitlilik sunan ülkemiz için eşsiz bir fayda sunacaktır. Ulusal krizlerin ortasında kültür politikaları ve endüstri uygulamalarının yanı sıra müzik ve eğlence etrafındaki söylemler açısından bir değişikliğe gidilmesi gerekiyor. Canlı müziğin Türkiye’de nasıl yönetildiğine, Türkiye’de müzik endüstrisi etrafındaki söylemlere ve müzisyenlerin yaşanan her ulusal krizin ardından geçirdikleri zorluklara dikkat çekmeyi başarabilirsek; toplumsal, kültürel ve siyasal alanda daha kapsayıcı bir yaklaşım yaratabileceğimize inanıyorum.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende
∙

BÜLTEN SAYISI

🥁 Bir eğlence aracı olarak müzik

Müziğin bir sanat formundan eğlence amaçlı bir metaya dönüşmesi toplumsal olaylar karşısında konumunu gün geçtikçe zayıflattı. Öte yandan yeniden İstanbul'a gelmeye hazırlanan Ghostly Kisses, söyleşi konuğumuz oldu.

23 Eki 2023

Nippon Paint ile birlikte
Fotoğraf: Arda Aytan

YAZARLAR

Eda Solmaz

Müzik yazarı

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapide bu hafta: Yaşlanmaktan korkanlar için kitap reçetesi

Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Aslı Perker

·

23 Eki 2026

Bibliyoterapide bu hafta: Yaşlanmaktan korkanlar için kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sevginin kusurlu mirası: Çağdaş sinemada baba-kız ilişkisine üç farklı bakış

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Mehmet Sindel

·

23 Eki 2026

Sevginin kusurlu mirası: Çağdaş sinemada baba-kız ilişkisine üç farklı bakış
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Primetime: Reyting uğruna her şey gösteriye dönüşebilir mi?

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Emre Eminoğlu

·

23 Eki 2026

Primetime: Reyting uğruna her şey gösteriye dönüşebilir mi?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Riace Bronzları'ndan Türkiye’ye bir müze ekosistemi: Bir müze nerede biter?

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Özge Şimşek

·

22 Eki 2026

Riace Bronzları'ndan Türkiye’ye bir müze ekosistemi: Bir müze nerede biter?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Yas üzerine düşünceler: Ayakkabılarını aldılar, mesajları kaldı yadigar

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.

Yasemin Kaya

·

22 Eki 2026

Yas üzerine düşünceler: Ayakkabılarını aldılar, mesajları kaldı yadigar