Bu halk unutur mu?

Toplumsal belleğin imkânları üzerine
Bu halk unutur mu?

7 Mart - Beykoz Kundura - ANGST
Beykoz Kundura ile birlikte

Rimini Protokoll’den Namevcut Konferans Beykoz Kundura ’da Beykoz Kundura ’nın restorasyonuyla büyüleyen sahnesi Kundura Sahne , dünyadan önemli grupları ve yapımları Türkiye’de ağırlamaya devam ediyor. Nedir? Tiyatronun sınırlarını teknolojiyle genişlettiği ödüllü ve tartışmalı projeleriyle tanınan Berlin merkezli sanat kolektifi Rimini Protokoll, Namevcut Konferans’la (Conference of the Absent) 31 Mart - 2 Nisan ’da Kundura Sahne ’ye geliyor. Neler var? Helgard Haug, Stefan Kaegi ve Daniel Wetzel ’in birlikte tasarladığı, yazdığı ve yönettiği Namevcut Konferans , iklim krizi endişesinden yola çıkarak seyirciyi krizin nasıl durdurulacağına dair tartışmaların konuşulup karara bağlandığı bilimsel bir konferansa dâhil ediyor. Konuşmacılar karbon ayak izi bırakmamak için uçmayı tercih etmedikleri için, sunumları onların yerine seyirci yapıyor. Dahası: Rimini Protokoll üyelerinden ve Namevcut Konferans ’ın yaratıcılarından Stefan Kaegi, 1 Nisan ’da tiyatro profesyonellerine yönelik, sınırlı sayıda katılımcıya açık bir atölye için Beykoz Kundura’da olacak. Tüm bilet gelirlerinin deprem bölgelerindeki yardım çalışmalarına bağışlanacağı Namevcut Konferans hakkında detaylı bilgiye veya etkinlik biletlerine ulaşmak için burayı ziyaret edebilirsin.

Daha fazlasını öğren

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Enes Köse

Deprem felaketiyle beraber hayatımızın eskisi gibi devam etmeyeceğini düşünüyor, sonrası için kaygı ve belirsizlikten başka bir çerçeve göremiyorduk. Yaşanan felaketi resmedenler, arşiv için elinde tutanlar, yazılar ve belgesellerle belki de bu zamanları çok sonra bile hatırlamamızı sağlayacak materyaller biriktiriyor. Fakat zaman geçtikçe felaketin üzerine binen sisten kaygılanıyoruz. Unutmamamız gerekiyor, unutmaya direniyoruz. Hatta başka meseleler öne çıktıkça içten içe bir utanç bile hissedebiliyoruz. 

Depremin ardından gelen seçim gündemi Türkiye’nin çalkantılı “normaline” yönelik bir ışık yaktı. Ama aynı gündemin içinde Hatay’da içme suyunun eksik olduğunu hatırlatan çabalar da vardı. Öte taraftan yıkılmış kentlerin eski hâllerine dair görüntüler dolaşırken, bir zamanlar akan o yaşamın artık olmadığı hissiyle beraber yeniden hatırlamaya ve unutmamaya çabalıyoruz. Bu dönemde, belli açılardan çatışmalı bir ortak hafızaya sahip olduğumuz söylenebilir.

Tüm bu karmaşanın içerisinde unutmak ve hatırlamak üzerine çeşitli ifadeler dolaşımda. “Bu halkın hafızasına güvenmiyorum” gibi yargılar ya da “balık hafızalı bir toplum” gibi benzetmeler görüyoruz. Unutmanın bu halkın kaderi olduğu, bu topraklarda yaşayan her bireyin mutlaka yaşananları unutacağına yönelik ifadeler sık sık karşımıza çıkıyor. 

Peki bu halk gerçekten bir çeşit kolektif amnezi mi yaşıyor veya oldukça kısıtlı bir hafıza kapasitesine mi sahip? Bu sorulara dair kapsamlı cevaplar verilebilir. Ancak yine de emin olabileceğimiz bir şey var; bu toplumun bireyleri teker teker balık hafızalı değil ve unutmak da politik bir inşa sürecinin ürünü. Geçmişi nasıl hatırladığımız bizim kapasitemizden öte bir mesele. Hatırlamak; ilkokulda başlayan eğitimden, televizyon, film, gazete, dergiler, aile ve sosyal çevre, yazılı ve sözlü kültür gibi başat kategorilerle direkt olarak ilişkili. 

Özellikle bellek teması üzerine akademik, edebi ve politik birçok detaylı çalışma mevcut. Belleğin işlevi ve tarih anlatısındaki rolü, politik inşa sürecine etkileri ve psikolojik dayanakları gibi çok sayıda farklı konunun etrafında ilerleyen bir literatürden söz ediyoruz. Yaşadığımız trajedinin ardından unutmamamız gerektiğini biliyoruz, bunun için çalışıyoruz ama bir taraftan da bu “halkın dimağının” hatırlamak için çok yetersiz kaldığı ön kabulü de baskın bir söylem olarak etrafımızda dolaşıyor.

Bu çerçevede belleğin tam olarak nasıl işlediğine yönelik literatürde kısa bir gezinti yapabiliriz. Zaman kavramıyla da sıkı bir ilişkisi olan bellek, hatırlama ve unutma arasında bir yerde işleyen ve kolektif boyutuyla ön plana çıkan bir yapıya sahip. Enzo Traverso’nun Geçmişi Kullanma Kılavuzu kitabında da bahsettiği gibi bellek “ister bireysel olsun ister kolektif, şimdiki zamanın daima filtre ettiği bir geçmiş görüntüsüdür.” Yani geçmişi saf bir gerçekliğin anlatısı olarak değil, belirli bir filtreleme sürecinin bir çıktısı olarak tasavvur ediyoruz. Hatırlama da söz konusu filtre sürecinin sonunda elde kalanlardan oluşuyor diyebiliriz.

Bellek üzerine öncü çalışmalarıyla bilinen filozof Mauirice Halbwachs’a göre bellek, mekân ve tanıklıklara bağlı bir şekilde oluşur. Hiçbir zaman yalnız değiliz. Olayları tek başımıza yaşasak bile hatıralarımız kolektif olarak orada durur. Bu noktada hatırlama ve unutma ikiliğinden çıkıp başka bir boyuta erişiyoruz. Belleğimiz her zaman kendi içinde toplumsal parçalar taşıyor. Kolektif alanın veya daha geniş anlamıyla kültürün verili bir şey değil sonradan içi doldurulabilecek bir yapı olduğu gerçeğiyle birlikte toplumsal belleğimizin de çeşitli güç ilişkilerinin baskın geldiği bir zeminde işlediğini söyleyebiliriz.

Örneğin depreme bakınca aynı olaydan iki anlatı çıkabilir. İlki, iktidarın her ne kadar kudretli görünse de yaşananları “asrın felaketi” olarak nitelemesi ve bütün organlarıyla bu anlatıyı ön plana çıkarmasıdır denebilir. Diğeri ise, halkın deneyiminde vücut bulan ve yaşananlarda büyük bir ihmaller silsilesini ayyuka çıkaran, "kurbanların yalnız bırakıldıkları bir felaket anlatısı" olarak değerlendirebilir.

İktidar bütün hegemonyasını kullanırken çıkıp halkın balık hafızalı olduğu yönünde bir tespit yapmak, mevcut politik iklimi yine iktidarın kollarına teslim etmeye yarayabilir. Eğer hatırlamayı, unutmamayı bir görev olarak benimsiyorsak böyle kestirme bir yolu seçme lüksümüz yok. Hiçbir şey verili değil, gerçek hikâyeyi anlatmaya çalışmalıyız.

Hatırlamakta ve unutmamakta ısrar edenler, kendi anlatısında diretmek zorundadır. Her şeyin baş döndürücü bir hızda değiştiği ve dönüştüğü bir dönemde “karşı bellek” oluşturmak da son derece politik bir arka plana sahip. 

Bu noktada Walter Benjamin’in meşhur tarih meleği tasvirine başvurup uzun bir alıntı yapmak gerekiyor: 

Klee'nin "Angelus Novus" adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek... Ama Cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.

Bizi felaketin ağır gerçekliğinden giderek uzaklaştıran zamana karşı yıkıntıların arasındaki gerçeğin, kurbanların ve yalnızların hikâyesinde ısrar etmekten başka bir şansımız yok. Böylece “umutsuz bırakılanların hatrına” umudu yeniden kazanıp unutmanın ağır yükünden kurtulabiliriz. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

AngstAngst

BÜLTEN SAYISI

Bu halk unutur mu?

Felaketi unutuluşa terk etmemek politiktir.

09 Mar 2023

Beykoz Kundura ile birlikte
Bu halk unutur mu?

YAZARLAR

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Ayça Örer

·

25 Tem 2026

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?
AngstAngst

HİKAYE

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Nis Tuğba Çelik

·

25 Tem 2026

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?
AngstAngst

HİKAYE

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

Metin V. Bayrak

·

19 Tem 2026

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?
AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?