

Sofradan taşanların dükkânı: apéro dükkân Duende okuyucusu, bugünün bülteninde seni sofradan taşan bir dükkâna, apéro dükkân’ın ağız sulandıran dünyasına davet ediyoruz. Dükkâna girişler de buradan . apéro dükkân: Aposto!’nun kendine has yeme-içme bülteni apéro , yeni nesil esnaf kafasıyla e-ticaret (é-ticaret de diyebiliriz) esnaflığına adım attı ve apéro dükkân’ın kepenklerini nihayet açtı. Nihayet dediğimize bakma, dükkân geçtiğimiz aydan beri açık ve evladiyelik ürünleriyle seni bekliyor. Neler var? Dükkân’da; ay keşke benim de olsa diyeceğin, hem göze hem mideye hitap eden tişörtler , duvarları iştahla süsleyecek bir poster , uzaklara göndermeye kıyamayacağın kartpostallar , içinde şarabın devrilirse anında iade imkânı sunan bir çanta ve anneannenin senden çalıp salonun vitrininde sergilemek isteyeceği t abaklar var. El yapımı tabak seti : AMARKORD Ceramics'in kurucusu Ekin Demirhanoğlu imzası taşıyan apéro dükkân etiketli seramik tabakların hepsi el emeği göz nuru. Hayatlarına şenlikli sofralarda devam etmek üzere hazırlanan bu tabaklara yemek koymaya kıyamayabilirsin ama hepsi tam apéro vaktine uygun boyutlarda, servise uygun olmak üzere tasarlandılar. "Yıkılmadım Ayaktayım" modundayken gecenin sonunda kendini “Yıkıldım” hâlinde bulduğun günlerin kaderini seninle paylaşan bir bardağın hikâyesini bulabileceğin bu tabak setine buradan ulaşabilir, apéro dükkân’da ne var ne yok incelemek için buraya uğrayabilirsin.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Ne dinler?
Moduma göre çok değişken, ama en ağırlıklı dinlediğim müzikler indie ve 70'ler saykodelik janrasından etkilenmiş, içinde gitar ve yaratıcı ritim barındıran her şey diyebilirim. Sonra Morphine çok severim. Bi' dönem de The Tea Party için epeyce tartışmaya karışmışlığım olabilir. Korhan Futacı ve Kara Orkestra’nın da İstanbul’da verdiği her konsere gitmeye çalışıyorum. Son olarak Manouche’dan bahsetmeden bu bahsi kapatırsak da arkamdan ağlar gibi geliyor.
Kimi takip eder?
Şu an içinde bulunduğum, radyasyondan arınmış konsantre gündem ve kültür sanat bültenleri başta olmak üzere, grafik - illüstrasyon blogları (isim vermek gerekirse liste çok uzar, IdN’den girer, it’s nice that’ten çıkarız) en düzenli takip ettiklerim sanırım. Gizliden futbol da takip ediyorum biraz; ama bu kanımın rengini değiştirmiyor çok şükür.
Ne izler?
Öğrencilik yıllarımdan itibaren yaptığı her işe hayran olduğum Michel Gondry ve şimdilerde onun yerini almış olan Wes Anderson’ı sol baştan sayarak, Jean Pierre Jeunet ve Jim Jarmusch’a kadar inebilirim, yol üstünde Tarantino’ya da uğrayarak. Bir de Yorgos Lanthimos gerçeği var tabii.
Ne okur?
Gabriel Garcia Marquez, Boris Vian, Jose Saramago başta olmak üzere Stefan Zweig ve Sabahattin Ali’yi ilk etapta sayabilir, grafik çizgi roman ve kısa öykülerin de peşinden her yere gidebilirim. Hatta sanırım en sevdiklerim hep kısa öykü derlemeleri. Jim Morrison’ın Tanrılar... Yeni Yaratıklar kitabı da başucu kitabım olmuştu uzun yıllar.
Neyi tekrar eder?
Anlattığımı unuttuğum yol anılarını tekrar anlatırken buluyorum kendimi bazen. Hafızamın kötülüğü beni gençliğini anlatan bir dayı moduna sokup utandırıyor ekseriyetle.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Emin Alper'le Sinematek'te buluştuktan sonra Sorrentino'nun son gözdesi The Hand of God'la Napoli masalına kapıldık.
10 Ara 2021

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Cannes’da prömiyerini yapan "Fatherland" ile ikinci En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan Paweł Pawlikowski'yle Thomas Mann’dan savaş sonrası Avrupa’ya, minimalizmden müziğe, entelektüellerin toplumdaki rolünden kendisinin bugünkü dünyada hissettiği yabancılığa uzanan bir sohbete daldık.

İki yıllık aranın ardından geçen hafta sonu İstanbul’a dönen MUBI Fest'in atmosferine ve Cannes’dan taşıdığı dört filme yakından bakıyoruz.

Cormac McCarthy’nin 1985’te yayımlanan büyük romanı "Kan Meridyeni"ni okurken insanın aklına zaman zaman şu tuhaf düşünce geliyor: Belki "Dünya masumdu ve biz onu bozduk" anlatısı baştan beri fazla iyimserdi.

Jane Schoenbrun, yeni filmi "Teenage Sex and Death at Camp Miasma"da slasher alt türünün tüm özelliklerini ters yüz ederek ortaya türün eleştirisini de merkezine aldığı, kitsch estetikle bezeli bir anlatı ortaya koymuş. Ortaya bu eleştiriyi dört başı mamur bir şekilde görsel dünyaya taşıyan ve mizahı elden bırakmayan bir slasher filmi çıkmış.

Paris’te düzenlenen Rock En Seine festivalinin son gününde The Cure, 40 binden fazla kişiye 3 saate yakın süren bir performans sundu. 67 yaşındaki Robert Smith’in sesi, geçen yıllara rağmen daha da güçlü ve bir o kadar kırılgan. Karanlığın, yalnızlığın ve umudun şarkılarını birlikte söyleyen binlerce kişiyle birlikte yazı The Cure’un müziğiyle uğurluyoruz.



