Céline Sciamma'yla Petite Maman üzerine kısa bir sohbet.

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Céline Sciamma benim için önemli bir yönetmen. Kendisinin ilk filmi olmasa da benim izlediğim ilk filmi olan Tomboy kendimle barışma ve açılma hikâyemde bana çok fazla cesaret vermiş, birkaç yıl önceki büyüleyici filmi Portrait of a Lady on Fire son yıllarda izlediğim en iyi aşk hikâyelerinden birini anlatmıştı bana. Son filmi Petite Maman da geçtiğimiz yıl çevrim içi gerçekleşen Berlin Film Festivali gösterimlerinde izlediğimde beni göz yaşlarına boğmuştu. Filmi izlemeden birkaç hafta önce anneannemi kaybetmiştim. Ve film, büyükannesinin ölümünün ardından onun evini boşaltmak için annesiyle bir yolculuğa çıkan küçük bir kızın bu yolculuğunun zamansal ve mekânsal bir yolculuğa dönüşmesini, annesiyle arasındaki bağı derinden etkilemesini konu alıyordu. Petite Maman, ülkemizde İstanbul Film Festivali’nde ve Başka Sinema salonlarına uğradıktan sonra şimdi de Mubi kataloğuna eklendi. Bu vesileyle, yönetmen ve senarist Céline Sciamma’yla filminin kişisel boyutu, ilham kaynakları, görselliği ve renkleri hakkında kısa bir sohbet gerçekleştirme fırsatım oldu.
“Bu film, on yıl önce kaybettiğim büyükannemin hayaleti etrafında kurulu.” diyen Céline Sciamma, filmin yapımı sırasında da diğer büyükannesini kaybettiğini söylüyor röportajımızın sonunda, vedalaşmadan hemen önce. “Belki de…” diye ekliyor, “… Bu yüzden bu filmi bir an önce yapmak için bu kadar hızlı çalıştık. Çünkü pandemi sırasında çok fazla ev boşaltıldı, çok fazla veda edildi. Ve hepsi inanılmaz bağlantılı.”
Fantastik hikâyeler genellikle bazı korkularla başa çıkmak hakkında oluyor. Petite Maman’da da annesinin onu terk edebileceği ihtimaliyle başa çıkmaya çalışan bir kız çocuğu var. Fanteziyi bir başa çıkma mekanizması olarak mı yoksa bağları hayal gücü aracılığıyla güçlendiren bir araç olarak mı görüyorsun?
Fantezinin gerçeğe önemli bir etkisi olduğuna inanıyorum. Tam da bu yüzden sinemanın dünyayı değiştirebileceğine inanıyorum. Mesela bu filmde olanlar bir rüya mı yoksa gerçek mi bilmiyoruz, ama bu kız çocuğunun annesiyle olan ilişkisine bir etkisi olacağına yüzde yüz eminiz. Ben de hayatıma bir etkisi olması için sinema yapıyorum ve dönüşüme takıntılı biri olarak fanteziler ve hayal kurmak olmadan dönüşümün mümkün olmadığına inanıyorum.
Portrait of a Lady on Fire’dan sonra Petite Maman’ın çok kişisel bir hikâye ve çok minimal bir film olduğu hissediliyor. Bunun risk almak olduğunu söyleyebilir misin?
Riskli olduğunu hissetmedim. Bu daha çok, bu fikrin çok uzun yıllardır aklımda olmasından bu filmi Portrait of a Lady on Fire’ı yaparken dahi kafamda inşa ediyor olmamdan ve Portrait of a Lady on Fire sonunda nasıl bir film olursa olsun bir sonraki filmimin bu olacağını bilmemden kaynaklanıyor. Buraya geleceğimi, bunu yapacağımı biliyordum. Bu film benim ağaç evim, sığınağım olacaktı. O yüzden çok rahatlatıcı bir film olduğunu hissettim, bana daima geleceği çağrıştırdı. Risk değildi ama herhangi bir film yapmanın kendisi zaten riski almak değil mi? Bu film benim için güvenli bir alan olmak için tasarlandı. Ama belki de güvenli alanlarımızda da riskler alabiliyoruzdur.

The Guardian
Petite Maman’ın ilham kaynakları arasında Miyazaki filmlerini gösterdiğini görüyorum. Miyazaki sinemasında sana özellikle ilham veren filmler ya da sahneler hangileri?
My Neighbor Totoro ve Princess Mononoke filmlerinin tamamı tabii ki. Ve Petite Maman özelinde Mamoru Hosoda’nın Wolf Children’ının bir ilham kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Miyazaki filmlerinin çok güçlü kadın kahramanları ve kadın merkezci bir sinema diline, deneysel ve radikal yanlarına bakınca kimse onların çocuklar için olduğunu söyleyemez, Miyazaki filmleri herkes içindir. Ve bu filmin şiirselliği ve size cesaret katan yanı tüm bunlardan ilham alıyor. Filmin tüm renkleriyle bir anime kadar renkli olmasını istediğimi de söyleyebilirim.
Bir sonraki sorum da aslında biraz filmin renkleriyle ilişkili, çünkü enfes görüntü yönetimiyle ilgili. Son iki filminde Claire Mathon’un işçiliğine bayılıyorum. İkiniz filmlerin görsel kompozisyonunu oluştururken nasıl bir iş birliği yapıyorsunuz?
Claire’le çok katmanlı bir iletişimimiz var. Bu filmin aynı zamanda kostüm tasarımcısı da bendim örneğin, fakat renk ve kumaş seçimine kadar her kararı onunla ortak aldık. Duvarlarda, çarşaflarda ne olacağına birlikte karar verdik. Claire’le iş birliğimiz ışık ya da çerçeveden ibaret değil, filmin dilini birlikte inşa ediyoruz. Bu yüzden de yetenekli bir görüntü yönetmeni olmanın yanı sıra benzersiz bir ortak. Kendini filme adıyor. Onunla çalışmak inanılmaz.
Onun vizyonundan gerçekten etkilediğin bir an ya da bir sahne hatırlıyor musun?
Ohoooo. (Gülüyor.) Biliyor musun, ona fazla güveniyorum. O kadar güveniyorum ki bazen bana sürprizler yapmasını istiyorum. Örneğin Portrait of a Lady on Fire’da, Adèle Haenel’li hayalet sahnesi üzerine ikisi çok uzun süre çalıştılar. Ve ben ne yaptıklarını görmek istemediğimi, ona tamamen güvendiğimi söyledim. Ve o sahne filmdeki son karelerden, en sonlara doğru. Claire tüm sahneyi kendisi tasarladı, ben ortaya çıkanı ancak sete geldiğimde gördüm. Ondan bu kadar etkileniyorum işte, kendi filmimde kontrolü eline alıp bana sürprizler yapmasına izin verecek kadar.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Son harikası Petite Maman'la gönlümüzü fetheden Céline Sciamma'yla sohbete oturuyor, oradan alt-J'in yeni albümünü keşfe çıkıyoruz. Yolda 90'lar partisine uğramayı da unutmuyoruz.
18 Şub 2022

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
33. Adana Altın Koza Film Festivali’ni, ulusal yarışmanın hayal kırıklıkları, Dünya Sineması’nın güçlü filmleri ve sinemanın sınırlarını sorgulatan tartışmalarıyla ele aldık.

Çocuk yaşta başladığı dans eğitiminin ardından İtalya’da profesyonel bir dansçı olarak tanınan Gabriele Esposito, zamanla odağını performansın ötesine taşıyarak bedenin bir görüntüyü nasıl şekillendirdiğine yöneldi. Esposito ile bedenin görsel anlatıdaki rolünü, moda ve koreografi arasındaki ilişkiyi ve hareketin yeni teknolojilerle değişen sınırlarını konuştuk.

Spotify verileri arabesk müzik dinlenmelerinin 2020’den bu yana yüzde 435 arttığını gösteriyor. Üstelik bu yükselişin merkezinde gençler var ancak yeni kuşağın bir kısmı, dinlediği müziğin arabesk olduğunun farkında bile değil. Türler arasındaki sınırların silindiği, yalnızlık ve gelecek kaygısının arttığı bir dönemde ana akım Türkçe müzik giderek daha karamsar bir tona bürünüyor.

“Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar” başlıklı sergi, 212 Photography Istanbul’un 2026 edisyonunda Erbak ailesinin üç kuşağının seyahat tutkusu ve fotoğraflarını biraraya getiriyor. Nuri Z. Erbak (1914), Mehmet H. Erbak (1950) ve Ceylin Erbak Aytekin’in (1988) dünyanın farklı noktalarında çektiği kareler, 1930’ların Mısır ve Japonya’sından Tibet’e, Antarktika’ya uzanıyor. Bu arşivin nasıl oluştuğunu fotoğrafçı, yazar ve Erbak ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi Ceylin Erbak Aytekin ile konuştuk.

Ela Lee, kendi hayatından izler taşıyan ilk romanı Ceyda’da, dışarıdan kusursuz görünen hayatı bir cinsel saldırının ardından parçalanan Türk-Koreli genç avukat Jade’in hikayesini anlatıyor. Rıza, adalet, göçmenlik, aile, başarı baskısı ve suçluluk duygusu etrafında ilerleyen roman, Jade’in başına gelenlerden çok, yaşadıklarının ardından kendisi ve kurduğu hayatla yeniden yüzleşmesine odaklanıyor.




