Çin'in fiyat rekabetine karşı Türkiye nasıl bir strateji izlemeli?

Son günlerde ihracatçı ülkeler arasında Çin rekabeti ile ilgili endişeler katlanarak büyüyor. Türkiye’nin başlıca ihracat pazarı olan Avrupa ve hedef pazarı olan Afrika’da bu rekabet baskısı her geçen gün daha güçlü hissediliyor ve Türkiye’nin de bu konuda bir strateji belirlemesi gerekiyor. Peki Türkiye nasıl bir strateji izlemeli? Mehmet Babacan, Altay Atlı, Kaan Kiziroğlu ve Erhan Aslanoğlu Aposto için anlattı.
Çin'in fiyat rekabetine karşı Türkiye nasıl bir strateji izlemeli?

EXANTE

EXANTE

Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.

Son günlerde ihracatçı ülkeler arasında Çin rekabeti ile ilgili endişeler katlanarak büyüyor. Yoğun ve agresif Çin ihracatının ekonomiler ve istihdam piyasaları üzerindeki etkilerine dair çalışmalar çoğalırken, ihracatçıların şikayetleri ise artıyor. 

Çinli şirketler halihazırda kapasite fazlası ürünleri Avrupa ve Afrika gibi pazarlara yönlendirip,  bu pazarlarda ürün hacmini aşırı artırarak fiyatların baskılanmasına yol açıyordu. Şimdi ise ticari gerginlikler nedeniyle ABD’ye satılamayan ürünlerin de başta ASEAN olmak üzere diğer pazarlara yönlendirilmesi, bu pazarlarda faaliyet gösteren ihracatçı ülkelerin daha sert bir fiyat rekabetiyle karşı karşıya kalmasına yol açıyor. Bu ülkelerden bir tanesi de Türkiye. 

Türkiye’nin başlıca ihracat pazarı olan Avrupa ve hedef pazarı olan Afrika’da bu rekabet baskısı her geçen gün daha güçlü hissediliyor ve Türkiye’nin de bu konuda bir strateji belirlemesi gerekiyor. Nitekim TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da geçtiğimiz günlerde bu konuda açıklama yaparak bir strateji ihtiyacına dikkat çekmişti. 

Peki uzmanlar Çin’in yoğun fiyat rekabetine karşı kısa-orta ve uzun vadelerde hangi stratejileri öneriyor? Türkiye, içeride ve ihracat pazarlarında Çin rekabetine karşı hangi politikaları uygulamalı ve hangi stratejileri izlemeli?

“Bölgesel yoğunlaşmayı birkaç boyutta eş anlı bir çabayla aşabiliriz”

Konuyla ilgili Aposto’ya görüşlerini açıklayan Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası eski Denetleme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Babacan, “Türk ihracatçısının ürün ve pazar çeşitliliğini geride kalan çeyrek asırda hızlıca artırdığını biliyoruz. Ancak yine de AB başta olmak üzere ihracat pazarlarımızdaki bölgesel yoğunlaşma devam ediyor. Bu bölgesel yoğunlaşmayı birkaç boyutta eş anlı bir çabayla aşabileceğimizi ve Çin’in otomotiv, makine-teçhizat, beyaz eşya, dayanıklı tüketim malları, elektrik-elektronik, kimya, metaller, madeni kaynaklar gibi sektörlerdeki rekabet avantajını dengeleyebileceğimizi tahmin ediyorum” ifadelerini kullandı. 

“Bu boyutlardan ilki coğrafi derinliktir: Başta komşularımız olmak üzere son on yılda jeopolitik gelişmelerden etkilenen yakın coğrafyamızda barışı temin edecek bir siyasi çerçevede Türkiye’nin mevcut lojistik kapasitesine paralel bir pazar genişlemesi ve derinliği yakalanacaktır. Suriye, Ukrayna, İran, Akdeniz havzası gibi coğrafyalar buna örnek gösterilebilir.

İkinci boyut ise pazar derinliğidir: AB ülkeleriyle gümrük birliği anlaşmasının ivedilikle revizyonu, yeşil mutabakat çerçevesinde hızlı yapısal, hukuksal ve ekonomik uyum; dijitalleşmeyi üretim, lojistik ve hizmet ihracatı kanallarında ciddi bir maliyet avantajı ve etki çarpanı olarak kullanma becerisi Türk ihracatçılarının AB standartları seviyesinde kalmalarına ve mevcut pazar payını korumalarına yardımcı olacaktır. Söz konusu bu standartlar sayesinde İngiltere, Kanada, ABD gibi ülkelere daha agresif bir penetrasyon da yakalanabilecektir.

Üçüncü ve son boyut ise ürün derinliğidir: Çin’in rekabetçi avantajı mevcut ürünlerinin yerine seçici, inovatif ve ölçeklenebilir bir stratejiye dayanan yeni ürünlerin piyasaya sürülmesi teşvik edilmelidir. Kısa vadede tekstil gibi geleneksel endüstrilerde rekabetin zor olacağını ve gerek dış pazarlarda gerekse yurtiçinde söz konusu endüstrilerin kan kaybedeceğini kestirmek zor değil. Ancak geleneksel endüstriler dahil ürünlerde inovasyonu bir anahtar olarak görebiliriz. İkinci olarak yeni ürünlerin hibrit mahiyetleriyle Türkiye’nin ölçek ekonomileri bakımından Çin’in haiz olduğu muazzam avantajı telafi edebilmesinin önünü açacağını öngörebiliriz. Dijitalleşme ve hizmet ticaretinde artan rolü, finansal teknolojiler başta olmak üzere pek çok yenilikçi alanda Türkiye’yi AB, Körfez ülkeleri gibi birincil ticaret ortakları nezdinde güvenilir bir ortak kılabilir.”

“Ticari diplomaside kapasite artışına gidilmeli”

Türk ihracatçısının orta ve uzun vadede en büyük ihracat pazarı olan AB ülkeleri, Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeleri ve sınır komşularını daha yakından etüt ederek ticari diplomaside kapasite artışına gitmesi gerektiğini de söyleyen Babacan, “Söz konusu ticari diplomasi araçları ve aktörlerine yenilerini eklemek üzere Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin ve Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi’nin revize eylem planları geliştirmesi zaruri. Söz konusu eylem planlarına Ticaret Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı gibi yürütme erkini ortak etmeliler” dedi.

“Bu kapsamda TCMB, Türk Eximbank gibi kurumların sağlayacakları finansmanı çeşitlendirecek yeni faaliyet alanları belirlenmelidir. İhracatçıların ikiz dönüşümünü destekleyecek, start-up mahiyetindeki yazılım gibi teknoloji yoğun, katma değeri yüksek ürün sağlayan küçük ölçekli şirketlerin ihracat pazarlarına erişimini kolaylaştıracak yeni finansman araçları etkili bir rol oynayabilir. Bütün bu kapasite artışının neticesinde pazarlara ve ürünlere dair yeni yol haritaları ortaya konulabilir. Bu sayede talep fonksiyonunun değişen mahiyetini kavramış; elimizdeki mal ve hizmet envanterinde yapacağımız değişiklikler ile önceliklerimizi belirlemiş oluruz. Çin’in büyük ölçüde bölgesel olan ancak AB-ABD gibi büyük ekonomik yapılarla ticaretinde küreselleşen ticaretinde mevcut ölçek, teknoloji, düşük maliyetli finans ve lojistik temelli avantajlarını coğrafya, özelleştirilmiş ürün ve kalite ile karşılamamız icap ediyor.”

AB’nin acil gündemi olan ABD tarifeleri, yeşil dönüşüm, jeopolitik riskler gibi faktörlerin, Türkiye’nin gümrük birliği dahilinde yer alan rekabetçi avantajlı sektörleri başta olmak üzere doğru ve zamanında analiz etmesi gerektiğini söyleyen Babacan, “Gümrük Birliği’nin kapsamını genişletecek, mevcut şartları güncelleyecek bir yakın plana da ihtiyacımız var. Son olarak, Çin’le tek başına değil ancak AB başta olmak üzere coğrafya,sektör ve pazar alanlarında tamamlayıcı ülkelerle ortaklık yoluyla rekabet daha mümkün görünüyor. Dolayısıyla sınır ötesi ticareti daha düşük maliyetli kılacak dijital ve yeşil olmak üzere ikiz dönüşüm gündemini önce çekmeliyiz" dedi. 

“Sorun maliyet avantajına dayalı stratejiler ile çözülemez”

Konuyla ilgili strateji önerilerini Aposto’yla paylaşan Atlı Global Kurucu Direktörü ve Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı Dr. Altay Atlı, soruna çözüm bulunabilmesi için öncelikle mevcut durumun ve küresel dengelerin nasıl değiştiğinin çok iyi analiz edilmesi gerektiğini söyleyerek, “Mevcut durum karşısında önemli olan bence korumacı reflekslere yönelmek değil, öncelikle kendi rekabet gücümüzü artırmak olmalıdır. Her şeyden önce Türkiye, düşük maliyetli üretimle rekabet etmeye çalışmak yerine tasarım, kalite ve sürdürülebilirlik unsurlarına dayalı yüksek katma değerli üretim ve ihracata yönelmelidir” ifadelerini kullandı. 

“Özellikle tekstil, makine, beyaz eşya, yenilenebilir enerji ekipmanları gibi Çin ile doğrudan rekabet edilen alanlarda yerli üreticilere vergi, finansman ve Ar-Ge destekleri sağlanmalıdır. Farklı coğrafyalara yönelik olarak yeni açılımlar, ticaret diplomasisi misyonları ve yeni lojistik koridorları aracılığıyla Türk ihracatçısına yeni fırsatlar yaratılırken, en büyük pazarımız olan Avrupa’daki rekabet gücünü korumak için Gümrük Birliği’nin güncelleme sürecine yeniden bir ivme kazandırılmalıdır. Çin’in üretim fazlasını yönlendirdiği sektörlerde yeşil dönüşüm ve dijitalleşme kriterleri, Türk firmalarına AB pazarında rekabet avantajı kazandırabilir, bu alanlar desteklenmelidir.”

Çin kaynaklı yoğun rekabet ortamının maliyet avantajına dayalı ihracat stratejileri ile çözülemeyeceğini ifade eden Atlı, firmaların rekabet gücünü sadece fiyatla değil, katma değer, güven ve esneklik unsurlarıyla yeniden tanımlamaları gerektiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Öncelikle, ihracatçılar ürünlerini farklılaştırmaya odaklanmalı. Çinli üreticiler ölçek ve maliyet avantajı üzerinden rekabet ederken, Türk firmalarının tasarım, kalite standardı, lojistik hız, satış sonrası hizmet ve müşteri ilişkileri gibi alanlarda öne çıkma şansı var. Özellikle Avrupa ve Ortadoğu pazarlarında tüketicilerin kalite ve güvenilirlik beklentileri bu tür fark yaratma çabalarını destekliyor. 

İkinci olarak, üretim süreçlerinde dijitalleşme, yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik yatırımları kritik hale geliyor. Örneğin AB’nin  Yeşil Mutabakat çerçevesinde getirdiği karbon düzenlemeleri, Türk ihracatçıların çevresel standartlara uyumunu artık bir rekabet avantajı değil, bir zorunluluk haline getirdi. Bu dönüşüme erken adapte olan firmalar, rakiplerine kıyasla Avrupa pazarında daha avantajlı konumlanabilir. 

Üçüncü olarak, Türk firmaları yeni pazarlarda daha etkin ticari ağlar ve yerel ortaklıklar geliştirmeli. Afrika, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika gibi bölgelerde Çin’in güçlü varlığına rağmen, Türkiye’nin güvenilir ortak imajını kullanarak daha esnek ve kültürel açıdan yakın ilişkiler kurması mümkün.”

“Dijitalleşmeyi KOBİ’lere kadar yaygınlaştırmamız gerekiyor”

Türk ihracatçısının orta ve uzun vadede rekabet gücünü artırmasının yalnızca firmaların bireysel çabalarıyla değil, aynı zamanda üretim yapısının ve genel olarak ekosistemin bütüncül bir dönüşüm geçirmesiyle mümkün olabileceğini vurgulayan Atlı, “Bu anlamda teknolojik dönüşüm kritik öneme sahip. Türkiye’nin üretim yapısı hala büyük ölçüde orta-düşük teknolojili sektörlere dayanıyor; bu nedenle, Çin’in başarıyla yaptığı gibi, Ar-Ge ve inovasyona dayalı üretim kapasitesini güçlendirmemiz, sanayi politikalarını seçici biçimde teknoloji yoğun sektörlere yönlendirmemiz ve dijitalleşmeyi KOBİ’lere kadar yaygınlaştırmamız gerekiyor. Yüksek teknoloji ürünlerinin ihracattaki payının artırılması, rekabet gücünün sürdürülebilirliği açısından belirleyici olacaktır” dedi. 

“İkinci olarak, yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik alanında ilerleme zorunlu. AB’nin karbon düzenleme mekanizması ve küresel tedarik zincirlerinde çevresel standartların yükselmesi, Türk ihracatçısını üretim biçimlerini yeniden yapılandırmaya zorluyor. Enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kullanımı, atık yönetimi ve çevre dostu üretim süreçleri yalnızca çevresel bir sorumluluk değil, aynı zamanda Çin gibi dev üreticilerle rekabet ederken farklılaşmayı sağlayacak stratejik bir araç haline geldi.

Üçüncü olarak, kurumsal kapasite güçlendirilmelidir. Türkiye’de ihracatçı firmaların büyük bölümü KOBİ niteliğinde olup, uluslararasılaşma süreçlerinde ölçek, finansman ve yönetim becerileri açısından yetersiz kalabiliyor. Bu nedenle kümelenme modelleri, sanayi bölgelerinde üniversite–sanayi işbirlikleri, ihracatçı birliklerinin inovasyon ve pazar istihbaratı kapasitesi gibi yapısal destekler ön plana çıkmalı. Ayrıca, lojistik altyapının geliştirilmesi, dijital ticaret platformlarının yaygınlaştırılması ve finansal erişimin kolaylaştırılması da ihracatın verimliliğini artıracak unsurlara olarak ön plana çıkıyor. 

Son olarak, Türkiye’nin insan kaynağı politikasını üretim ekonomisinin ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmesi gerekiyor. Yüksek vasıflı işgücü, mühendislik kapasitesi ve dijital becerilerin geliştirilmesi olmadan, teknolojik sıçrama ve rekabet avantajı sürdürülemez.”

“Çin’le ilişkileri iş birliği potansiyeli üzerinden de değerlendirmek gerek”

Çin’le ilişkileri yalnızca rekabet perspektifinden değil, aynı zamanda iş birliği potansiyeli üzerinden de değerlendirmek gerektiğini belirten Atlı, “Türkiye’nin hedefi, kendini korumaya odaklanmak yerine, rekabet ve iş birliğini aynı eksen üzerinde dengeleyebilen bir strateji geliştirmek olmalı” dedi ve şöyle ekledi:

“Bazı sektörlerde Çin ile doğrudan rekabet kaçınılmaz olsa da, teknoloji transferi, yeşil dönüşüm, altyapı yatırımları, dijitalleşme gibi alanlarda iş birliği fırsatları bulunuyor. Bunun yanı sıra, Çin’le ekonomik iş birliği Türkiye açısından yalnızca ticari fırsat değil, aynı zamanda ekonomik ortaklıkların çeşitlendirilmesi açısından stratejik önem de taşıyor. Ticaret savaşlarının yaşandığı, jeopolitik kırılmaların derinleştiği, küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde az sayıda ülkeye aşırı bağımlılık ekonomik kırılganlık yaratıyor. Bu nedenle, belirli alanlarda Çin ile dengeli ve karşılıklı faydaya dayalı iş birliği ilişkileri kurmak, Türkiye’nin hem ekonomik dayanıklılığını artıracak hem de küresel düzeyde daha esnek bir konum elde etmesini sağlayacaktır.“

“Afrika pazarına yönelik özel stratejiler gerekli”

Konuyla ilgili Aposto’ya konuşan Servo Capital Advisors Yönetim Kurulu Başkanı ve TÜRKONFED Başkan Yardımcısı Kaan Kiziroğlu, Çin’in kapasite fazlası nedeniyle tüm pazarlarda fiyat baskısı yarattığını, bu konuda özellikle Afrika pazarının son yıllarda oldukça canlı olduğunu ve bu pazara yönelik özel stratejiler geliştirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Afrika pazarına yönelik özel stratejilerle bu canlı pazarda satışlarımızı arttırmalıyız. Bu bir devlet meselesi. Katma değerli ürünlerimizin ihracatında, örneğin makina ekipman ihracatlarında, Türk Eximbank bilhassa Afrikalı müşteriler için uzun vadeli makina ekipman satın alma kredisi verebilir” ifadelerini kullandı. 

İç pazarda ise yerli üreticiler tarafından geliştirilmekte olan otomotiv, kimyevi madde gibi yüksek katma değerli sektörlerin geçici yüksek gümrük vergileriyle korunabileceğini söyleyen Kiziroğlu, “Daha yeni büyümekte olan katma değerli ürün üretimimizi, ithalatla rekabet edemez duruma sokmamalıyız ve bu ürünleri kaybetmemeliyiz. Bu ürünler geleceğimiz” dedi. 

Çin ile rekabetin yanı sıra çeşitli alanlarda ortaklık da kurulabileceğine dikkat çeken Kiziroğlu, şöyle konuştu:

“Türk ihracatçılar, Çin rekabetindense Çinlilerle ortaklık kurarak know-how transferiyle Türkiye’de üretim yapıp Avrupa ve ABD pazarına Türk menşei ile satabilirler. Burası da geliştirilmesi gereken ve devletin özel teşvik etmesi gereken bir alan olabilir.”

Çin üreticilerine kapanan ABD pazarının da Türk ihracatçılar için büyük fırsatlar barındırdığını vurgulayan Kiziroğlu, şöyle dedi:

“Amerikan pazarında oluşan bu fırsatı değerlendirip, özellikle katma değerli ürünlerin satışı için Türk Eximbank ve devlet bankalarının uzun vadeli finansman desteğiyle bu pazarda güçlenmeliyiz. Orada satış pazarlama sistemleri ve üretim hatları kurmalıyız. Dünyanın en büyük talebine sahip olan pazarını hedeflemeliyiz. Bunun için devletimiz özel bir strateji geliştirmeli.”

“Kısa vadede başa çıkabilmek çok kolay gözükmüyor”

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İMEAK Deniz Ticaret Odası Yönetim Kurulu Danışmanı Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu, ise  Türkiye’nin Çin ile olan rekabetinde büyük zorlukların bulunduğuna dikkat çekerek, “Çin’in görece yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli ürün üretebilme kapasitesinin son yıllarda artması, Çin yönetiminin kur politikası ile fiyat avantajı yaratması ve ihracatçılarına ‘gerekirse fiyat indirin, farkı neyse biz kapatırız’ diyerek fiyat indirimine teşvik etmesi gibi sorunlar var. Bunlar çok majör sorunlar ve kısa vadede bunlarla başa çıkabilmek çok da kolay gözükmüyor. Ancak maliyetleri düşürmek ve pazarlama yöntemleriyle pazar payını artırmak gibi önemli noktalar denenebilir” ifadelerini kullandı.

“Finansman maliyetleri yüksek ve yüksek enflasyon nedeniyle Merkez Bankası’nın yapabilecekleri sınırlı. Bu noktada Hazine’nin Kredi Garanti Fonu veya farklı mekanizmalarla, bankalarla anlaşma yaparak bir destek ile finansman maliyetini düşürücü katkılarda bulunması söz konusu olabilir. İşgücü maliyetleri üzerindeki vergi yükünün önemli oranda düşürülmesi ve ücretlerden kaynaklanan baskının hafifletilmesi de bir önlem olabilir. Bu önlemler için kaynak yaratmak gerekiyor. Kayıt dışı ile mücadele ve kamu harcamalarının kısılması yoluyla yaratılan kaynaklar burada kullanılabilir.”

Bu noktada kur politikasının da kullanılması gerektiğine dikkat çeken Aslanoğlu, “Asıl konu para ve maliye politikalarında daha sıkı gidip, ekonominin yavaşlamasına izin verip kur politikasını devreye sokmak. Ne oranda yapılacağı tartışılabilir ancak rekabet edebileceğimiz fiyatları yakalayabileceğimiz bir kur politikasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum” dedi.

“Firmalar ve ekonomi yönetimi açısından bir başka nokta, daha niş pazarlar bulmak. Ticari ateşeler ve fuar benzeri mekanizmaların daha etkin kullanılacağı yöntemlerle, dağıtım mekanizmasında atılacak adımlarla Türk ihracatçısının daha rekabetçi olabileceği pazarlarda payını artırmasına yönelik adımlar atılabilir. İhracatçının da özellikle kur ve finansman tarafında dengeyi iyi yönetebilmesi açısından özellikle opsiyon piyasasını, vadeli işlem piyasasını daha güçlü kullanıp, burada bir güç elde etmeye çalışması da önemli gibi görünüyor. Vadeli işlem piyasasını kullanarak kur riskini azaltmak bir başka önlem olabilir.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

EXANTE

EXANTE

Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.

YAZARLAR

Emircan Yaman

Piyasalar ve Finans Editörü

EXANTE

Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

EXANTEEXANTE

HİKAYE

Ufukta faiz indirimi görünmüyor

Piyasalardaki iştah ve enerji, yoğun sermaye harcaması, bol sermaye ve rekabetçi büyüme arzusuyla öne çıkan Reagan dönemi 1980'ler, 1998-99 ve 2004-06 yıllarını andırıyor.

Eren Kuru

·

16 Tem 2026

Ufukta faiz indirimi görünmüyor
EXANTEEXANTE

HİKAYE

Fed'de Warsh çizgisi: Merkez bankalarında yeni iletişim standardı

Ortaya çıkan tablo, daha az konuşan ancak şeffaflıktan ödün vermeyen, iletişimini daha sade metinlerle kuran, piyasaya daha az yönlendirme yapan fakat hedefleri konusunda daha kararlı ve kurumsal açıdan daha disiplinli bir merkez bankası modeline işaret ediyor.

Eralp Ersoy

·

16 Tem 2026

Fed'de Warsh çizgisi: Merkez bankalarında yeni iletişim standardı
EXANTEEXANTE

HİKAYE

Sanayisizleşme uyarısı: Hazır giyim sektörü 2050 için yeni yol haritası sundu

Türkiye'nin en büyük dış ticaret fazlası veren sanayi kollarından tekstil ve hazır giyim sektörü, 2025 yılını 26,2 milyar dolarlık ihracatla kapattı. Doğrudan 845 bin, dolaylı etkileriyle birlikte yaklaşık 2 milyon kişiye istihdam sağlayan sektör, 2022'de ulaştığı zirveden bu yana tarihinin en sert daralmalarından birini yaşıyor. Konuyla ilgili sunum yapan TGSD yönetimi, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'na sunulan üç aşamalı strateji haritasının ayrıntılarını paylaştı.

Emircan Yaman

·

14 Tem 2026

Sanayisizleşme uyarısı: Hazır giyim sektörü 2050 için yeni yol haritası sundu
EXANTEEXANTE

HİKAYE

Haftalık takvim: Gözler Fitch ve ABD TÜFE'de

Bu hafta hem yurt içi hem de yurt dışı piyasalarda veri akışı güçlü. Yurt içinde Fitch değerlendirmesi ve cari denge, yurt dışında ise ABD TÜFE ön planda olacak.

13 Tem 2026

Haftalık takvim: Gözler Fitch ve ABD TÜFE'de
EXANTEEXANTE

HİKAYE

Küresel ekonomik performansta ülkeler ve ülkeler içerisinde ayrışma netleşiyor

Küresel ekonomide bir taraftan savaşın yarattığı belirsizliği ve bunun başta petrol ve altın fiyatları olmak üzere finansal piyasalardaki yansımalarını izlerken, diğer taraftan özellikle yapay zeka alanında yaşanan olağanüstü teknolojik gelişmelerin önümüzdeki dönemde ekonomik hayata nasıl yansıyacağını anlamaya çalışan bir piyasa dinamiğiyle karşı karşıyayız.

Erhan Aslanoğlu

·

09 Tem 2026

Küresel ekonomik performansta ülkeler ve ülkeler içerisinde ayrışma netleşiyor