
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Kopan bağlar
Gezegeni yok ediyoruz. Bunu o kadar uzun zamandır, öyle bir kararlılıkla yapıyoruz ki bu cümle normalleşmiş. Bu yüzden tekrar etmek istiyorum; gezegeni yok ediyoruz.
Hepimiz bunun farkındayız. Kendimizi bildik bileli buzullar eriyor, şehirler betonlaşıyor, türler yok oluyor. Yaptığımız tahribattan haberimiz var. Şehrimizde binalar sıklaşıyor, çimenliğin yerini “peyzaj’” alıyor; hatta bazen havadaki pisliğin tadını alabiliyoruz. Ve biz hâlâ kalabalığı, gürültüyü ve yapılaşmayı gelişim sanıyoruz.
Milyonlarca yıldır evrilen bir tür olmamıza rağmen 10 bin yıl öncesine kadar kalabalık gruplar hâlinde yaşamıyorduk. 1900’lerden önce modern şehirler yoktu. Hayat tarzımız evrimin yetişemediği bir hızla değişiyor. Şehirde yaşamak, beyin anatomisini depresyon ve anksiyete gibi rahatsızlıklara yatkınlığı arttıracak bir biçimde etkiliyor. (Lederbogen et al. 2011). Şehirde yaşayan insanlarda anksiyete %21, depresyon ise %39 oranında daha sıklıkla görülüyor. Bir başka deyişle modern şehir hayatına uygun evrilmedik ve vücudumuz buna tepki gösteriyor.
Diğer canlılardan ve doğadan kopuk yaşıyoruz. Kendimizi hayvanlardan ayırma takıntımız yüzünden doğa ve biyosferle olan biyolojik bağımızı görmezden geliyoruz. Teknoloji sayesinde doğaya muhtaçlığımızın bittiğini sanıp birer hayvan olduğumuzu unutuyoruz. Dinlenmek için şehir dışına çıkıp doğayla iç içeyken “kafa dinliyoruz” ama günlük hayatımızda da doğayla bağ kurabileceğimizi düşünmüyoruz. Stres ve zihinsel yorgunluğa çözüm ararken doğanın psikolojimizdeki etkisini düşünmüyoruz.

İyileşme ihtiyacı
Sadece doğayla denge içinde yaşamaya değil, doğanın dengesinin bozulmamasına da ihtiyacımız var. Doğal afetlerden sonra afetzedelere psikolojik destek verildiğini duymuşsunuzdur. Maalesef bu mühim uygulamayı sadece deprem, kasırga gibi akut felaketlerden sonra görüyoruz. Oysa ki iklim krizinden etkilenen insanların sürekli psikolojik desteğe ihtiyacı var. Kelimenin tam anlamıyla "batan şehirlerde" yaşamayanlar da iklim kaygısı hissedebiliyor.
Modern psikolojinin merkezinde insan-insan ilişkisi yer alıyor. İnsan-doğa ilişkisine ders kitaplarında bile pek yer verilmiyor. Beden ve zihnimizin doğayla bağlantısını inceleyen ekopsikoloji, modern insanın yardımına koşabilecek bir psikoloji dalı. Doğayla bir bütün olduğumuzu söyleyerek bize verdiği mesaj şu: doğaya olan bağımızı güçlendirerek zihnen ve bedenen daha sağlıklı olabiliriz.
İyileşme yöntemleri
Doğayla bağımızı güçlendirmenin sonsuz yolu var. İşin püf noktası yaşam tarzımızda, rutinimizde ve çevremizde nelerin değişmesine ihtiyacımız olduğunu görebilmek. Bu farkındalığa ulaştıktan sonra işe gücümüzün yettiği kadarıyla başlayıp gücümüzün yetmediği şeyler için değişim talep etmeliyiz.
Sana bir ödev: Bu hafta psikolog Andy Fisher’ın ekoterapi metodunu dene. Fisher'ın tavsiyesi doğayla bağlantı hissettiğimiz bir yer seçmek ve bu yeri her gün, tutarlı bir şekilde ziyaret etmek. Şehrin ortasında böyle bir yer bulmak zor olduğu için sokağındaki bir ağacın yanını bile seçebilirsin. Her gün oraya git ve orada biraz zaman geçir. Zihnini ve hislerini açık tut. Elinden geldiğince olduğun yere bağlı hissetmeye çalış, hatta gerekirse ağaçlara, toprağa dokun. Fisher’ın bu metodu deneyen danışanları günlük hayatlarında daha az stres ve kaygı hissettiklerini belirtmiş. İyileşmeye ve doğayla yeniden iletişim kurmaya rutinimizde ufak değişimler yaparak başlayabiliriz. Hatta “başlamak zorundayız".
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İndirimler, iyi niyet elçileri... Hepsinin arkasında tek bir sebep var: Daha fazla kâr; o kadar.
15 Kas 2020

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Yürümek yeni keşfedilmiş değil. Daha iyi olmak için öğrenilmeyi ve başarılmayı bekleyen uğraşlardan biri hiç değil. Tam tersine, insanın dünyayla ilişki kurmasının en eski biçimlerinden biri. Şimdi ona yeniden dönmemizin nedeni de bu kadar basit: İnsana özgü ortak bir eylemi ve onun gücünü yeniden hatırlamak.

Bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz. Yapay zeka milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazdığı için aynı dili üretiyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?



