Dünyayı Mitski’nin gözünden görmek


O’Art’tan yılın ilk sergisi: Lorem Ipsum
Odeabank ’ın günümüz sanatının tüm disiplinlerini herkes için ulaşılabilir kılmayı amaçlayan sanat platformu O’Art , Lorem Ipsum isimli yılın ilk sergisini 17 Şubat'ta fiziksel olarak sanatseverlerle buluşturdu. Nedir? Lorem Ipsum ,…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Albüm: Mitski, Laurel Hell
Süre: 32 dakika
Plak Şirketi: Dead Oceans
Kartonet: Laurel Hell, ilhamını Apalaş Dağları’ndan, karakteristik seslerini prodüktör Patrick Hyland’ın Mitski’yle yakaladığı uyumdan aldı. Guardian’a verdiği röportajda “Ben, insanların duygularını attığı bir kara deliğim,” diyerek varlığını tanımlayan Mitski, altıncı albümüyle birlikte kara deliğinin boyutlarını keşfetmek için benliğinde yolculuğa çıktı. Çünkü Be the Cowboy sonrası, albümü yazmaya başladığı dönemde, hem özel hayatında hem de pandemi sebebiyle; her şeye rağmen umutlu olmak, mutluluk, çok kazanmak gibi kavramları bir illüzyon olarak gördüğünün farkına vardı. İşte bu noktada da Patrick Hyland’ın varlığı birkaç kat daha öneme sahip. Mitski’nin yazım aşamasında her detay üzerine haftalar geçirmesinin ardından süreçten rahatsızlığını, “akıl sağlığımızı tehdit edecek bir noktaya gidiyoruz,” şeklinde dile getirip tıkanmayı ortadan kaldırması belki de bu albümü duyabilmemizi sağlayan temel nokta. Hyland’ın prodüktör koltuğundaki varlığı, önceki Mitski albümlerine göre daha kompakt bir albüm dinlememizi sağladı. Tüm bu karamsar ve içe dönüklüğün aksine Mitski’nin her söyleşisinde pandeminin ona iyi geldiğini dile getirmesi, akıllara Umut Sarıkaya’nın “kızgın değil kırgınım,” karikatürünü de getirmiyor değil.

Mitski, Laurel Hell
Neden dinleyelim? Mitski’nin dünyasına, 32 dakika gibi kısa bir sürede şok tabancasıyla vurularak dâhil olmak için dinlemenizi önerebilirim. Lush'la başlayıp her albümünde bir basamak daha geliştirdiği hikâye anlatıcılığının en son geldiği noktayı duymak için dinlemenizi önerebilirim. Arşivinde son 10 yılın türü içindeki başyapıt albümlerinden Be the Cowboy’a sahip bir sanatçının ürettiği her iş zaten fazlasıyla merak konusu. Bu maddelerin haricinde Mitski’nin huşu veren sesiyle sözlerin tezatlığının oluşturduğu atmosfer, herkese farklı bir noktayı çağrıştırabilme gücüne sahip. Elbette albümü öne çıkaran noktalar sadece vokaller ve sözler değil. Her albümünde besteciliğini ve müzisyenliğini de geliştirerek keşfetmeye çalışan Mitski, Laurel Hell’de tıpkı Be the Cowboy’da olduğu gibi her şarkıyı aynı köklerden beslese de farklı topraklarda yeşertiyor ve mahirliğini dinleyicisine bu şekilde gösterdiğini söylemek mümkün. Bu noktada da bir şarkı bence daha önde. Lou Reed’in solo kariyerinin ilk dönemlerine çok benzeyen bir gitar-davul birlikteliğinin taşıdığı Heat Lightning, albümdeki en deneysel parça olabilir. Şarkı ilerledikçe klavyenin yer yer Mitski’den rol çalması, bas gitarın abartıdan uzak ve yerinde dokunuşlarıyla yeni kapılar açması eşsiz bir deneyim. Şimdiden Laurel Hell albümünü İstanbul’da canlı dinleyebilmek için gün saymaya başlanabilir.
Benzer işler: Torres, Sprinter & Angel Olsen, All Mirrors.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
15. yaşını geride bırakan MUBI'nin hikâyesine ve gelecek projelerine ortak oluyor, sonra Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin müzik sektörüne yansımalarını inceliyoruz.
04 Mar 2022

YAZARLAR

Ant Arın Şermet
1998'de İstanbul'da doğdu. 2017'den beri spor, müzik ve sinema alanında yazıp konuşuyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




