Düşüncenin çöküşü: Kitleler neden dürtüsel liderleri sever?

Spontanlığı, yavaşlamayı, düşünmeyi yeniden hatırlamak yalnızca bireysel bir iyilik hâli meselesi değil aynı zamanda son derece hayati bir psikopolitik meseledir. Çünkü bazen bir felaketi başlatan, büyük bir ideoloji değil, sadece dürtüyle eylem arasındaki o hayati boşluğun çökmesi de olabilir. Bugün en radikal politik eylemlerden biri, hızın, öfkenin, teşhirin ve tepkiselliğin kutsandığı bir dünyada o boşluğu yeniden savunmaktır.
Düşüncenin çöküşü: Kitleler neden dürtüsel liderleri sever?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Son zamanlarda dünya liderlerinin dürtüsel karar almasının sonuçlarını daha yakından görebiliyoruz. Trump’ın, Netanyahu’nun ve benzeri otoriter-popülist liderlerin önünü arkasını hesaplamadan, vicdan ve zihin süzgecinden geçirmeden verdikleri kararların insanlara, doğaya ve diğer canlılara nasıl zarar verdiğini canlı yayında izliyoruz. Cayır cayır bir savaş çığırtkanlığı aldı başını gidiyor. Liderlerin hırsının halkları yok ettiği zamanlardayız. Üstelik bütün dünyayı da kendilerine seyirci yapmış vaziyetteler. Elimiz kolumuz bağlı, birtakım kravatlı adamların dünyanın üzerinde tepinmesiyle sarsıldıkça sarsılıyoruz.

Bireysel ve ilişkisel düzlemde de dürtüsel kararların hayatlarımızı nasıl altüst ettiğini zaman zaman deneyimliyoruz. Ama bu hafta dürtüselliğin toplumsal düzlemdeki yansımasını, özellikle de siyaset üzerinden düşünmek istiyorum. Çünkü bazen bir insanın kendi hayatını altüst eden şeyle, bir liderin milyonlarca insanın hayatını altüst eden şeyi arasında pek bir ayrım olmayabiliyor. 

Düşünmeden eyleme geçmek, gerilimi düşünceyle değil hareketle boşaltmak, belirsizliğe tahammül edememek ve içsel kaosu dış dünyayı zorlayarak yönetmeye çalışmak… Ne kadar tanıdık değil mi?

Dürtüsellik nedir?

En genel anlamıyla dürtüsellik, davranışlarının sonuçlarını yeterince düşünmeden ani bir kararla eyleme geçme eğilimidir. Genellikle anlık haz peşinde koşma motivasyonuyla sabırsızlık, risk alma, doyumu erteleyememe, hemen rahatlamak isteme gibi biçimlerde kendini gösterir.

Psikanalitik teoriye göre ise dürtüsellik, zihnin ilkel dürtüleri (id) ile bunları düzenleyip gerçeklikle temas içinde tutan kısımları (ego) arasındaki dengenin yeterince kurulamamasıyla ilgilidir. Freud’un diliyle söylersek id, haz ilkesine göre işler, “hemen şimdi” ister. Ego ise bekleyebilmeyi, düşünebilmeyi, tartabilmeyi, gerçekliğe bakabilmeyi mümkün kılar. Bu nedenle dürtüselliği yalnızca bir “irade zayıflığı” olarak düşünmek yanıltıcıdır. 

  • İnsan yavrusu dünyaya geldiğinde açlık, korku, haz, acı gibi dürtülerden ibarettir. Bebek açlık hissedince bakım vereni onu doyurur, korkup ağlayınca sakinleştirir, acı çekince yatıştırır. Dolayısıyla dürtüler sadece biyolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda ötekiyle ilişki kurmamıza yarayan sinyallerdir. 

Ancak bebek büyüdükçe daha karmaşık yetiler geliştirmeye başlar: İhtiyaçlarını erteleyebilme, doyumu geciktirebilme, dürtüyü dönüştürebilme gibi. Elbette bunlar kendiliğinden olmaz. Çocuk, bakım vereni tarafından yeterince kapsandıkça, duyguları yatıştırıldıkça ve taşkınlığı düşünceyle karşılandıkça kendi iç düzenleme kapasitesini geliştirir. Bu kapasite yeterince gelişmediğinde dürtüsellikten söz ederiz. 

Dürtüsellik kaynağını çoğu zaman kaygıdan alır ve kişi zorlayıcı dürtüler karşısında kendisini regüle edemez, onları düzenleyip dönüştüremez ve dışarıya fışkırtır. Bir fışkırma hâlidir dürtüsellik; duyguyu ve arzuyu zihinsel bir süzgeçten geçirip onu dönüştüremeden çiğ hâliyle yaşamaktır. Olan bitenden hemen kurtulmaya çalışmak… Dürtülerle duramamak, kalamamak, sabredememek… Riskleri değerlendirememek, belirsizliğe ve boşluklara tahammül edememek, hemen sonuç almak istemek…

Kişi içinden geçen şeyi düşünecek kadar onunla kalamaz, onu hemen dışarı atmak ister. Dürtü eyleme dönüşür, rasyonel düşünce devre dışı kalır.

Spontanlık neden dürtüsellik değildir?

Dürtüselliği, kaygının regüle edilemediği bir taşma/fışkırma hâli olarak düşünürken bunun karşısına yerleştirdiğim spontanlığı ise güvenli bir iç zemin üzerinde ortaya çıkan yaratıcı esneklik olarak görüyorum. 

Çağımızda “özgürlük” kisvesi altında dürtüselliğin, yani kaygının yönettiği tepkiselliğin arttığını, spontanlığın ise belirgin biçimde azaldığını düşünüyorum. İlk bakışta bu çelişkili gibi görünebilir, zira her ikisi de “anlık” davranışla ilişkilendirilir. Ancak spontanlık içsel bir güvenlik duygusu ve sağlam bir benlik zemini gerektirir. Kişinin anda kalabilmesi, iç sesini duyabilmesi ve buna esnek biçimde yanıt verebilmesi için sinir sisteminin görece sakin olmasını gerektirir. 

Oysa günümüz psikopolitik düzeni, durmayı, boşlukta kalmayı, belirsizlikle temas etmeyi değil sürekli tepki vermeyi, üretmeyi ve görünür olmayı teşvik eder. Böyle bir zeminde spontanlık lüks hâline gelir, hatta çoğu zaman verimsizlik ya da kontrolsüzlük olarak da damgalanabilir.

Çağımızın psikopolitik iklimi: Düşünmeden tepki vermek

Sosyal medya bu yapının en görünür olduğu yerlerden biri. Bir olay olur olmaz herkesin hemen bir şey söylemesi, taraf olması, öfkelenmesi, yargı dağıtması, linç kampanyası yapması, linç varsa da ona dahil olması bekleniyor. Gecikmiş düşünce artık şüpheli sayılıyor. Hız, hakikatin önüne geçiyor. Durup düşünmek neredeyse bir zaaf gibi kodlanıyor. Böyle bir kültürel atmosferde, dürtüsellik yalnızca bireysel bir sorun olmaktan çıkıp toplumsal olarak ödüllendirilen bir davranış biçimine de dönüşüyor.

Byung-Chul Han’ın tarif ettiği anlamda çağımız, yalnızca disiplinin değil aynı zamanda aşırı uyarılmanın ve aşırı görünürlüğün çağı. Sürekli uyarılan, sürekli alarmda tutulan bir sinir sistemi ise düşünmeye değil, tepkiselliğe meyleder. İçeride gerilim yükseldikçe, dışarıda sertlik artar. Böylece hem bireyler hem de siyasal aktörler giderek daha fazla “düşünen özne” olmaktan çıkıp “reaksiyon veren organizmalara” dönüşür.

İşte bu yüzden çağımızda dürtüsellik sadece bir psikolojik semptom değil aynı zamanda iktidarın işleyiş biçimlerinden biri hâline gelmiştir.

Liderlik ve ilkel savunmalar

Modern siyaset, özellikle karizmatik ya da popülist liderlik biçimlerinde, hızlı ve güçlü karar alma performansını sıklıkla iyi bir liderlik özelliği olarak sunar. Destekçileri açısından “anında tepki veren”, “tereddüt etmeyen”, “masaya yumruğunu vuran” lider figürü güven verici olabilir. Çünkü belirsizlik zamanlarında insanlar çoğu zaman düşünceli liderlerden ziyade, kaygılarını kendi yerine taşıyacak güçlü figürler ararlar.

Burada psikanalitik açıdan toplum kendi kaygısını, öfkesini, çaresizliğini ve aşağılanmışlık duygusunu lidere projekte eder, lider de bunları “kararlılık”, “güç” ve “misilleme” şeklinde geri sunar. Böylece lider yalnızca politik bir aktör değil, aynı zamanda toplumsal ruh hâlinin taşıyıcısı haline de gelir.

Bu noktada liderlerin kullandığı bazı ilkel savunma mekanizmaları siyasal düzlemde çok görünür hâle gelir:

  • Bölme (splitting): Dünya dostlar ve düşmanlar, beyaz ve siyah olarak ikiye ayrılır. “Biz” saf ve haklıyız; “onlar” kötü, yoz ve tehditkardır. Birileri bizi mutlaka kıskanıyordur. 
  • Yansıtma (projection): Kendi saldırganlık, açgözlülük, korku ya da kırılganlık parçaları dış dünyaya, oradaki düşmanlara atfedilir.
  • İnkar (denial): Yıkım, kayıp, etik ihlal ya da insani felaket yok sayılır.
  • Eyleme vurma (acting out): İçsel gerilim, düşünceyle değil doğrudan eylemle boşaltılır.

Bunlar bireysel düzlemde gördüğümüz savunmaların siyasal ölçekte büyütülmüş hâlleridir. Yani bazen devlet dediğimiz şey, yalnızca rasyonel bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda örgütlenmiş bir savunma mekanizması gibi de çalışır.

Trump örneği: Kurumsal akla karşı dürtüsel gösteri

Trump bu açıdan çok öğretici bir örnek. Çünkü onun siyasal tarzı, çoğu zaman düşünülmüş devlet aklından çok, anlık incinmeler, güç gösterileri, misilleme arzusu ve görünürlük ihtiyacı etrafında işliyor. Trump’ın yalnızca söyleminde değil, yönetim tekniğinde de dürtüselliğe özgü bir yapı var: Belirsizlik yaratmak, tehdidi bir müzakere yöntemi gibi kullanmak, kurumları by-pass etmek, gerilimi sürekli canlı tutmak.

  • Bir liderin içsel geriliminin ve büyüklenmeci kudret fantezisinin, bütün bir ekonomik sistemi sürekli alarma geçirerek yönetmesini izliyoruz. Piyasalar, diplomasi, kurumlar ve yurttaşlar, liderin ruhsal hava durumuna bağımlı hâle geliyor. Böylece devlet aklı, yerini duygudurum yönetimine bırakıyor.

Trump’ın 2020 seçim sonuçlarını kabul etmeyip seçim meşruiyetini zedeleyen söylemleri ve bu süreçte kurumsal sınırları zorlayan girişimleri de aynı psikopolitik örüntünün parçasıydı. Burada gördüğümüz, yalnızca politik bir hırs değil, narsisistik incinmenin kurumsal gerçekliği tanımayı reddettiği bir yapıydı. Seçim kaybı, sıradan bir politik yenilgi değil, benliğe yönelmiş tahammül edilemez bir yaralanma gibi yaşandı.

Netanyahu örneğinde de çözülmemiş kolektif travmaların ve varoluşsal tehdit hissinin, nasıl yıkıcı siyasal dürtüselliğe dönüşebildiğini ve nasıl devletleşleştiğini görüyoruz. 

İşlenmemiş travma saldırgan savunmaya dönüşünce

Psikanalitik açıdan bakıldığında burada işleyen mekanizmalardan biri, işlenmemiş travmanın saldırgan savunmalara dönüşmesidir. Travmatize olmuş yapı, dış dünyayı sürekli tehdit olarak okur. Tehdit algısı yükseldikçe de düşünce daralır, gri alanlar kaybolur, öteki bir özne olmaktan çıkıp yok edilmesi gereken bir tehlike nesnesine dönüşür. İşte bu noktada siyaset, müzakere ve gerçeklik testinden uzaklaşır ve yerini ilkel savunmalara bırakır.

Böyle bir iklimde “güvenlik” çoğu zaman bir savunma değil, sürekli bir misilleme rejimi hâline gelir. Sivil ölümler, ekolojik yıkım, kuşatma, aç bırakma, yerinden etme, idamlar ve kitlesel travma sıradanlaşır. Çünkü ilkel savunmaların egemen olduğu yerde öteki artık görülemez. Orada yalnızca kendi yarasının büyüklüğü ve kendi korkusunun mutlaklığı vardır.

Bu nedenle bazı liderlerin ya da devlet aygıtlarının şiddeti, yalnızca jeopolitik hesaplarla değil, aynı zamanda travmanın düşünceye dönüşememiş kalıntılarıyla da ilişkilidir.

Putin örneği: Büyüklenmeci yaralanma ve emperyal dürtü

Putin’in Ukrayna’ya yönelik saldırganlığı da bu hattın başka bir örneği olarak okunabilir. Burada yalnızca askerî strateji değil, tarihsel aşağılanmışlık anlatıları, kaybedilmiş ihtişam fantezileri ve imparatorluk narsisizmi devrededir. Sovyetler sonrası Rusya’nın yaşadığı statü kaybı, Batı karşısında bir aşağılanmışlık ve çevrelenmişlik duygusuyla işlenmiş; bu duygu zamanla saldırgan restorasyon fantezilerine bağlanmıştır.

Böyle durumlarda lider, ulusun yaralı benliğini “yeniden büyütme” vaadiyle ortaya çıkar. Fakat bu büyütme gerçek bir iyileşme değil, çoğu zaman büyüklenmeci bir telafi biçimidir. Bu büyüklenmeci telafi, neredeyse her zaman dışarıda bir bedel üretir. Yani bir toplumun narsisistik onarımı, başka toplumların yıkımı pahasına kurulmaya başlanır.

Dürtüsellik sistemlerin de meselesidir

Burada bir ayrım yapmak gerekiyor: Bir liderin dürtüselliği ne kadar sorunlu olursa olsun, tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, o dürtüselliğin hangi kurumsal zemin üzerinde hareket ettiğidir. Demokratik sistemler, danışma süreçleri, kurumsal bürokrasi, hukuk, basın ve kamuoyu denetimi gibi çeşitli “fren ve denge” mekanizmalarına sahiptir. 

  • Bunlar yalnızca teknik araçlar değil aynı zamanda siyasal egonun parçaları gibidir. Yani devletin “düşünebilmesini”, “bekleyebilmesini”, “kendini sınırlayabilmesini” sağlayan yapılardır.

Bion’un düşünme kuramını siyasal alana taşırsak şunu söyleyebiliriz: Ham duygusal yüklerin ve felaket kaygılarının düşünceye çevrilebilmesi için bir container/kap gerekir. Birey için bu bazen bakım verendir, terapötik ilişkidir, düşünce kapasitesidir. Toplumlar için ise bu kap çoğu zaman kurumların kendisidir. Kurumlar zayıfladığında, toplumun kaygısı düşünceye değil eyleme, hukuka değil intikama, müzakereye değil gösteriye dönüşür. Bunu geçen yıl 19 Mart zamanında da yaşamıştık.

Kurumlar, liderin sınırsız dürtüselliği önünde bir engeldir. Kurumlar bekletir, yavaşlatır, sorar, denetler, geri bildirim verir, sınırlama getirir. Oysa dürtüsellik sınırsızlık ister. Hemen şimdi ister. İtirazsız itaat ister. Dolayısıyla kurumsal çöküş yalnızca hukuki ya da idari bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal düşünme kapasitesinin çöküşüdür.

Kitleler neden dürtüsel liderleri sever?

Asıl sorulması gereken soruyu soralım: Bütün bunlara rağmen insanlar neden bu liderleri sever? Neden onları güçlü, sahici, “adam gibi adam” ya da “kararlı” olarak görür?

Çünkü dürtüsel lider, kitleye kendi bastırılmış saldırganlığını meşru bir şekilde yaşama imkanı sunar. O liderin ağzından çıkan sert sözler, hakaretler, tehditler, misillemeler birçok insan için yalnızca siyasal söylem değil aynı zamanda bastırılmış öfkenin kolektif boşalımıdır.

Belirsizlik zamanlarında düşünce yorucudur. Düşünmek, gri alanlara katlanmayı, çelişkilerle yaşamayı, kendi suç ortaklığımızı, kırılganlığımızı ve yetersizliğimizi görmeyi gerektirir. Oysa dürtüsel lider bütün bunları keser ve çok daha baştan çıkarıcı bir şey vaat eder: Netlik.

Bu netlik kimi zaman bir düşman, bir suçlu, bir füze, bir duvar, bir intikam şeklinde kendini gösterebilir. Bu yüzden dürtüsel siyaset çoğu zaman rasyonel olmaktan çok duygusal olarak yatıştırıcıdır. Kısa vadede kaygıyı düşürür, uzun vadede ise yıkımı büyütür.

Bugün asıl kriz, düşüncenin çöküşüdür

Yaşadığımız çağın en temel siyasal krizlerinden birinin düşüncenin çöküşü olduğunu düşünüyorum. Düşünce dediğimiz şey yalnızca bilgi üretmek değildir. Düşünce, dürtü ile eylem arasına mesafe koyabilmektir. Öfke ile füze arasına, korku ile işgal arasına, kaygı ile baskı arasına, narsisistik yaralanma ile toplumsal yıkım arasında bir alan açabilmektir.

  • Psikopolitik açıdan bakıldığında bugün birçok lider, birçok kurum ve birçok toplum bu alanı kaybediyor. Ve o alan kaybolduğunda, siyaset artık ortak yaşamı düzenleyen bir akıl olmaktan çıkıp, örgütlü bir acting out (eyleme dökme) alanına dönüşüyor.

Bu nedenle spontanlığı, yavaşlamayı, düşünmeyi yeniden hatırlamak yalnızca bireysel bir iyilik hâli meselesi değil aynı zamanda son derece hayati bir psikopolitik meseledir. Çünkü bazen bir felaketi başlatan, büyük bir ideoloji değil, sadece dürtüyle eylem arasındaki o hayati boşluğun çökmesi de olabilir.

Bugün en radikal politik eylemlerden biri, hızın, öfkenin, teşhirin ve tepkiselliğin kutsandığı bir dünyada o boşluğu yeniden savunmaktır.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR