Edebiyatla müziğin kesiştiği yerde: Hakan Bıçakcı'dan 'Uyku Sersemi'

Bu seride edebiyatla müziğin kesiştiği yerdekilerin, hikayelerine, seslerin ve sözlerin peşine düşüyoruz.
Edebiyatla müziğin kesiştiği yerde: Hakan Bıçakcı'dan 'Uyku Sersemi'

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Yazı: Selin Altan

Hayata tutunmaya, onu anlamaya, devam etmeye yardımcı olabilecek pek çok şeyden müziği, edebiyatı, sinemayı, resmi, dansı seçmiş olanların gerçek hayatta ya da kurmacada yollarının kesişmemesi olanaksız. Hele ki bunlardan bazıları içine işlemişse derdini, sözünü aktarırken bahsetmeden geçmesi olur şey değil. Bu seri tam da bununla ilgili. Bu bağlantılara dikkat etmeyi sevenler akıllarında ister istemez bir liste oluştururlar: “Benim gibi kimler varmış” listesi. Çünkü pek çok şeye meraklı olmak bazı listeler yapmayı da beraberinde getiriyor. Benim gibi bu listeleri sevenlerle beraber bu seride edebiyatla müziğin kesiştiği yerdekilerin, hikayelerine, seslerin ve sözlerin peşine düşüyoruz.

Bu yazı dizisine başlarken aklımda hemen beliren birkaç yazar vardı. Bunlardan biri de Hakan Bıçakcı. Kendisinin benim gibi yıllardır sadık okuru olanlar neden liste başında olduğunu hemen tahmin edeceklerdir. Yeni tanışacaklar içinse kısaca bahsetmek isterim.

Hakan Bıçakcı, 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Bilkent Üniversitesi’nde İktisat Bölümü’nü bitirerek İstanbul’a döndü. İlk romanı Romantik Korku 2002 yılında Oğlak Yayınları’ndan yayımlandı. Benim Hakan Bıçakcı ile tanışmam Ben Tek Siz Hepiniz adlı 2011’de İletişim Yayınları’ndan çıkan öykü kitabıyla oldu. Ardından, yayımlanmış tüm kitaplarını okuyup açığımı hızla kapattım; yıllar içinde yayımladıklarını da severek takip ettim, ediyorum. 

Bıçakcı’nın kitaplarında, verdiği röportajlarda ve söyleşilerindeki ortak konulardan biri sinema ve müzik bilgisi ve sevgisi. Beni de kendine çeken ilk şey bu bilgi ve sevgiyi romanlarında, öykülerinde kullanma biçimi olmuştu. Kimi okurun hoşuna gitmeyen kimisinin de -benim gibi- okuduğu dünyaya daha da çekilmesini sağlayan müzik ve sinema referanslarının, Hakan Bıçakcı’nın yazdığı karakterleri derinlikli işlemesine yardımcı olduğu gibi bazen başrol olduklarını bile söylemek mümkün. Pek çok kitabı müzik ve sinema adına referanslarla dolu olsa da bu yazının konusu Uyku Sersemi adlı romanı. 

  • Romana geçmeden önce tüm bahsi geçecek müzisyenler dışında kendisinin çok iyi bir The Smiths / Morrisey sever olduğu notunu da ekleyelim. Pek çok kitabında bu isimleri görebilirsiniz. Şunu da eklemekte fayda var: Romanda geçen şarkılar, şarkıların çıktığı yıllardan ve romanın geçtiği dönemden bağımsız olarak karakterin ve içinde bulunduğu durumun bir örneği olarak var oluyor.

Uyku Sersemi, 2017 yılında İletişim Yayınları’ndan çıktı. Yazarın özellikle bir dönem yazdıklarında görülen uyku/rüyalar teması bu kitabında da mevcut ama tek başına değil. Romanın merkezini günümüzde hâlâ süren ve görünen o ki sürmeye devam edecek kentsel dönüşüm konusu alıyor. “Kahraman” adlı kahramanımız Tarlabaşı’nda yaşayan bir yazar. Tüm romanı kaplayan, bir dip ses gibi takip eden, kentsel dönüşümün arasında İstanbul’un kültürel tarihi için önemli mekânlarını bir kitapta toplamak isteyen biri var. Bu isteği çok da farkında olmadığı kentsel dönüşümle paralel olarak yıkılacak. Farkında olmadığımız toplumsal gerçekler günlük hayatlarımızda bir noktada bize kendilerini gösterir.

Bu noktada yazarın “nostalji”ye kapılarak bunun bir güzellemeye dönüşmemesi için hep dikkatli davranmaya çalıştığını da eklemeliyim. Hikaye “kentsel dönüşüm eskiden güzel olan şeyleri bozdu” gibi bir sonuca çıkarmıyor okuru. Aslında herhangi keskin bir sonuca da çıkarmıyor. Zira bir şeyler hep değişiyor ve zaman da içinde iyiyi ve kötüyü bir arada barındırıyor. Bizler de yaşananlar üzerine düşünüp çıkarımlar yapmaya çalışıyoruz. Bir şeye özlem duymak bu noktada hep yanıltıcı olmuştur. Özlem duygusu kötü olanı siler, üstünü örter. Oysa doğru bir değerlendirme için duyguların ötesinde bir bakış açısına ihtiyaç var, özellikle de konu, yaşadığımız yeryüzü olunca.

Şimdi tekrar romana dönelim. Kahraman’ın, İstanbul’un kent rehberi olmasını planladığı kitap fikrini yayıneviyle konuşmak için evden çıkışıyla ve yayınevine ulaşma çabasıyla başlıyoruz. Çabası diyorum çünkü polislerin kapattığı yollardan ötürü, metroya koşmak, alternatif yollar bulma uğraşı, o yolları ararken nefes aldırmayan sıcak ve kalabalığıyla İstiklal’den yürüyüp bir yere ulaşmak bir çabadır. Tüm bu çabanın sonunda geç kalmamayı başararak yayınevine giden Kahraman’ın, yayın yönetmenini beklediği odada biz de ilk şarkıyı duyarız: Dire Straits'ten Calling Elvis. Ve Kahraman şöyle der: “Şarkının çocuk trenine benzeyen ritmini dinleyerek bekledim.”

Bekleyiş olumlu sonuçlanıyor ve kitabı yayınevinden onay alıyor. O heyecanla hazır Beyoğlu’ndayken buradan başlamalı diyor ve kitabına dahil etmek istediği mekanların bir listesini çıkarmayı planlıyor. Planlar bu noktadan sonra yavaş yavaş yıkılmaya başlıyor. Gittiği ya da gitmeyi planladığı her yerin kapandığını, kapanacağını ya da yıkıldığını gördüğü ve kitabın rotasının sürekli değişmek ve yenilenmek zorunda kaldığı bir yolculuk başlıyor. Kitap, kendi kendini engelliyor.

Kitap süreci ilerlerken bir yandan özel hayatına dönüyoruz, burada Elif var. Yazının başında bahsettiğim listeler yapma merakı bilinçli ya da bilinçsizce bazılarımızın bir oyunu olabiliyor. Kahraman ve Elif de bu insanlardan. Elif eve geldiğinde “Bu akşam film izleyeceğiz değil mi?” diye soruyor ve film seçme rutinlerinin nasıl olduğunu öğreniyoruz. Orada oyunlu listeler var. Kaybolma temalı filmler, otelde geçen filmler, tek mekanlı filmler… O akşamın seçileni, kaybolma temalı filmler başlığına aldıkları 1960 yapımı Antonioni filmi L’avventura

Film listelerinin devamı, kitap boyunca karşımıza çıkıyor. Seçilen filmleri bu noktada okuruna sürpriz olarak bırakalım. Biz şarkılara dönelim, bu listecilikten elbette şarkılar da payını almış. Üniversite yıllarında yaptığı, içinde “köpek” kelimesi geçen şarkılar listesini hatırlıyor ve biz de yeni şarkıları bu hatırlama anında duyuyoruz. Biri Pulp'tan Dogs Are Everywhere diğeri The Stooges'ten I Wanna Be Your Dog. Kahramanımızın kendisinin de o sıralar sürdürmeye çalıştığı gayesinin listelerden oluşan bir kitap olduğunu düşünürsek bu diyalogları hayatı yaşayış biçimine dair bir örnek olarak görebiliriz.

Film izlenen gecenin sonunda uykusuzluk şikayetleri başlıyor. Kahraman uzun yıllardır süren uyku probleminden bahsediyor. Yıllardır bitmeyen uyuklayarak geçen gündüzler, yanındaki insanın rahatça derin uykulara daldığı ve bunun çok sinir bozduğu geceler… Bu huzursuzluk anında bir grubun adını duyuyoruz. Yıllar önce hevesle alınan ve bir noktadan sonra uyku tişörtü olmasına kesin gözüyle bakılan grup tişörtlerinden birinin adı geçiyor: Nine Inch Nails. Tabii ki uyku tişörtü olmuş. Grubun tişörtünden bahsedince aklıma gelen en popüler merch sadece isimlerinin baş harflerinin yazılı olduğu tişört oluyor, yine de burada kitaptan koparak kendi sevdiğim NIN albümünün tişörtü olduğunu düşünmek isterim: The Fragile

Grup tişörtleri romanın ilerleyen noktalarında yine kendine yer bulacak, biri delik deşik olmuş bir Therapy? tişörtü, diğeri artık dinlemediğim gruplar dediği Fatih No More, bambaşka bir telaştayken de New Model Army tişörtünün üzerinde olduğunu okuyacağız. Bu isimlerin ortak noktalarını ararsak, romanın geçtiği 2017 yılından çok eskilere, rock müziğin önemli köşe taşlarına baktığımızı söyleyebiliriz.

Sabah olduğunda kahvaltı hazırlanırken bir başka albümü duyuyoruz: Dave Matthews Band - Under the Table and Dreaming. Elif ve Kahraman albümle ilgili konuşmaya başlıyorlar. Kahvaltı için uygun bir müzik mi ya da müzikleri öğünlere, mekanlara göre mi sınıflandırmalıyız soruları arasında dönme dolaplı albüm kapağından grup üyesinin AIDS olmasına uzanan hızlı bir sohbet dönüyor.

Roman ilerlerken bir noktada çocukluk anılarından birinden bahsederken arka planda çalan Röyksopp - Triumphant şarkısının adı geçiyor. Hatırlanan çocukluk anını, onun neşesi veya hüznünden bağımsız daha da derinleştirecek bir şarkı olduğu bilgisiyle düşünürsek kentsel dönüşüm dünyasında dağılan planları olan bir adamın hikayesinde olduğumuzu yeniden hissedebiliyoruz.

Mekanlar ve zaman zaman yüzler silikleşirken Kahraman’a sinen bunalımlı sıkıntılı ruh hâli şarkı seçimlerinde de kendini gösteriyor. Psychic TV'den Just Drifting bunun bir örneği. Kahraman “aşırı bunalım” şarkıların olduğu listesine dalmadan önce duyuyoruz Psychic TV'yi. Sonra devamı geliyor elbette. Şimdi Elif’in Kahraman’ın uyurken çektiği fotoğraftayız. Sadece bunun romanda bir bölümü kapattığını söyleyerek devam edelim.

İşler karmaşıklaşırken elinde bir türlü ilerleyemediği kitabı ve kafasında dönen kitap fikirleriyle bir kafede oturan Kahraman, The Vaselins'den  Molly’s Lips şarkısının Nirvana versiyonunu duyuyor. Kahraman şarkı için şunları söylüyor: “Çocukluk arkadaşıma rastlamış gibi bir his. Aynı anda hem neşeli hem hüzünlü. Sadece iki akordan oluşan kısacık şarkıyı hiç kımıldamadan dinledim.”

Uykusuzluk karakterimizin daimi derdi demiştik. Yine bir gece uyumak için kulaklığını takıyor ve The Strokes'un ilk albümünü (Is This Itaçıyor Kahraman. 2000’li yılların ikonik albümü ve kapağı yine bize kahramanımızın müzik zevkine ve onu uyutmasını beklediği alternatif rock müziğin tarihine bir örnek niteliğinde. İhtiyacı olanın bu olduğundan emin gibi hissediyoruz albümden bahsederken. “Neredeyse tek notalık, inadına monoton gitar riff’lerinin üzerinde küstah bir acıyla serbestçe gezinen vokali dinliyorum” diyor. Uykuya dalmasına yardımcı oluyor mu, sorusunun cevabı ise romanda. Bir hikayenin içindeyken kendini ona kaptırmana yarayan bölümlerden biri bu bence. Çünkü tam bu noktada okur da kendine şu soruyu sorabilir elbette: “Ben uyumak için hangi grubun albümünü açardım?” Hatta daha da spesifikleştirir ve romana sadık kalırsak hangi grubun ilk albümü, diye de sorabilir, kendi işimizi zorlaştırabiliriz. Herkesin içinden cevap vermesi gereken yerdeyiz.

Kahraman yine yayınevinin kapısında. Editörüyle kitabının gidişatını konuşmadan önce beklerken radyodan duyduğu Bruce Springsteen'den The River şarkısı hızlı bir liste yapmaya yönlendiriyor onu. İçinden “nehir” geçen şarkıları düşünüyor. Kahraman’ı bu listeye The River şarkısının mızıkalı girişi getiriyor. Neler var bu listede dersek bazıları şöyle: Talkings Heads – Take Me To The River, REM – Find The River, The Tea Party – The River bazıları. Listeye eklenen diğer nehirli şarkıları meraklısına bırakıyorum.

Sona geldiğimizde kitabın taslak adıyla “İstanbul Kitabı” olarak bir kitapçının rafında görüyor Kahraman. Kitabın içeriğinde ve kendisinde nelerin değiştiğiyse okura bıraktığımız cevaplar olarak kalsın. Ama kitabını gördüğünde duyduğu şarkıyı buraya not edelim: Vaya Con Dios'tan Just a Friend of Mine. Şarkı 1988 çıkışlı ve belki de roman boyunca pek de bahsetmeye ihtiyaç duymadığım tarihleri bu noktada belirtmeyi önemli buluyorum. Roman boyunca güncelle ilişiği olmayan müzik seçimleriyle kendini ve hayatını belli bir rutinde belli bir zamanda tutan karakterimiz kendisinin seçmediği mekanlarda, radyolarda duyduğu şarkılarla bambaşka duygulara sürükleniyor. Kendi seçimleri ise onu hep güvende tutuyor. Just a Friend of Mine şarkısı yaşamı boyunca hüzün duygusuna kapılmamaya özen gösteren kahramanımızı taslak adıyla birlikte pek çok şeyi şekil değiştiren kitabına bir kitapçıda bakarken yakalıyor. Belki de yaşamın değişmeye zorunlu döngüsünün yarattığı duygular bir noktada herkesi yakalıyor der gibi.

Yazıyı bitirmeden romanda geçen ama bu yazıya almadığım pek çok şarkı, film ve kitabın olduğunu da eklemeliyim. Tüm bunlar Kahraman’ı olduğu gibi gerçekte de bazılarımızın hayatla bağını tutmasına yardımcı olmaya devam edecek. Son sözü romanda bölüm başlarında bulunan alıntılardan biriyle yapalım:

“Hayali kafamda hükümler süren,

Görmez gözlerime görün İstanbul.”

– Âşık Veysel, Sevgisi İçimde

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto İstanbulAposto İstanbul

BÜLTEN SAYISI

☄️ Aida Garifullina, XJAZZ!

Yeni yılın heyecanı Aida Garifullina ile sürüyor, yılın ikinci haftasını şehirle hemhal olarak geçiriyoruz.

07 Oca 2025

☄️ Aida Garifullina, XJAZZ!

YAZARLAR

Ayşe Selin Altan

Müzik yazarı. 7 Haziran 1992 İstanbul doğumlu. 2020 yılında açtığı "thanks for the memories" adlı müzik sitesinde hem geçmişte hem günümüzde izlediği müzisyenlerin konserlerini yazmaya devam ediyor. Aynı zamanda Salon İKSV'de Mekân ve Operasyon Sorumlusu olarak görev alıyor.

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

Ayça Örer

·

29 May 2026

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu
Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?
Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gözde Akyüz

·

19 Nis 2026

Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni
Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Şerif Yenen

·

10 Mar 2026

Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?
İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...

Gökhan Tan

·

10 Şub 2026

İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor