Ekip kültürü ve mekânsal birliktelik üzerine

Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
“Space is the body language of organizations.” -Scott Dorley & Scott Witthoft.
Bu yazıyı pandemi döneminde sıfırdan ofis inşa edip küçük bir ekiple %100 ofis çalışması (tüm sosyal mesafe ve hijyen kurallarına uyarak) yapmaya gayret eden bir kişiden okuyorsunuz. Zoom aramalarının ve Trello board'larının yapamayacaklarını son iki ayda hiç bu kadar yakından deneyimleme şansım olmamıştı.
Bir kez daha söylemeye gerek olmasa da Covid-19 dönemi; kurumsal kültürün 9-5 standartlarını, işin kendisine değil işteki bürokrasiye oynayan dinamiklerini, statükoyu korumaya yönelik hiyerarşilerini teker teker gün ışığına çıkardı. Çoğu şirket, uzaktan çalışma ütopyasına ve “bu bir e-posta olabilirdi” yakarışlarının çözümüne sonunda kavuşmuş durumda. İsteyen evini mini bir ofise çeviriyor, isteyen en rahat ettiği coğrafi bölgelerden çalışıyor.
“İş” kavramının yaşamınızda tam olarak ne anlama geldiğine göre bu senaryo size gerçekten de bir ütopya gibi gelebilir. Farklı şirketlerle proje bazlı çalışan bir freelancer için belki de daha keyifli bir çalışma biçimi düşünülemez. Peki “iş”in ortada hiç olmayan bir ürünü hayata geçirmek anlamına geldiği küçük, orta ölçekli girişimler için bu düzen gerçekten ne ifade ediyor? Bir girişimi bir müzik grubu gibi düşünüp hayal ediyorum: John Lennon ve Paul McCartney’nin yalnızca Google Drive üzerinden birbirlerine şarkı sözü ve beste gönderdikleri bir dünyada Beatles nasıl parçalar yayınlardı?
Uzaktan çalışma kültürünün bir müzik grubu gibi bir girişim için de oldukça sağlıksız ve verimsiz, hatta yaratıcılıktan ve heyecandan uzaklaştıran bir yapısı olduğuna inancım tam. Bu inancımın temelinde ekip kültürün temellerini atarken altını çizmemiz gereken şu kavramlar yatıyor:
1. Mutlu kazalar: Hiçbir Trello kanban'ı ya da Zoom toplantısı, yemek aralarında rastgele gelişen sohbetlerdeki yaratıcı kazalara imkân tanımıyor. Her dakikanın belirli bir amaç için kullanıldığı çevrim içi toplantıların oluşturduğu “halledip kapatalım” psikolojisi yerine serbest sosyal ortamın sohbet rahatlığı en uçta kalan fikirlerin, “buna ne gerek var” denilen denemelerin ve kelimenin tam anlamıyla inovasyonun filizleri hâline geliyor.
2. Sürekli ve serbest fikir dolaşımı: Mutlu kazalara imkân tanıyan bu dolaşım yalnızca koridor aralarında veya bir mutfak masasının etrafında değil, ofisin her köşesinde gerçekleşebiliyor. Birinin tahtaya yazdığı bir cümleden yeni ürünler doğabiliyor ya da ofise o gün ziyarete gelen bir üçüncü kişi hiç tanımadığı bir insana yepyeni fikirler verebiliyor. Bu fikir dolaşımı eşyalara, alanın kendisine ve hatta alanın kamusal temaslarına sıçrıyor.
3. Konfor alanı dışında iletişim ortamı: Çevrim içi toplantıların iletişim yetilerimizi olumsuz etkilediği bir gerçek. Tüm mimik, jest ve duygular eşliğinde bir insanla iletişim kurmak çoğu insan için bir hayli güç olabilir. Tam da bu güçlük kişinin kendi fikirlerini, çalışmasını ve ekip içi konumunu sorgulamasına imkân tanıyor. Eğer doğru kullanılabilirse bu durum kişisel öğrenme yolculukları için büyük bir itici güç. Ofisin en büyük faydalarından biri gerçek hayatın duygusal zekâ ve iletişim yetileri üzerinden yaşandığını kişiye öğretiyor olması.
4. Ortak yaşamsal değerler için bir pratik alanı: Bir grup ya da şirket ortak değerlerini çalışma dinamiği dışında nasıl yaşayabilir? Aktif çalışma saatleri dışında geliştirdiği pratiklerle. Bu pratiklerin ortadan kalkması salt aktif çalışma dinamikleri bazında bir kültür ortaklığını getirirken muhtemelen orta ve uzun vadede ortak değerlerin unutularak bireysel değerlerin baskın konuma gelmesine sebep olacaktır. Beatles’ın üyeleri Beatles sonrasında güzel albümler çıkarmış olsalar da hiçbir zaman grubun birlikte olduğu albümlerin yanından geçemediler.
5. İletişimi ve yaratacılığı besleyen bir alan tasarımı: Yaşadığımız alanlar tüm kişiliğimizi şekillendiriyor. Çalıştığımız ofisler de tüm şirketimizi. Bir şirketin kendi alanına sahip olmaması, tüm kültürünü kullandığı çevrim içi araçlarla şekillendirmesine yol açıyor. Hâlbuki mutlu kazaların, serbest fikirlerin, konfor alanı dışına taşmaların ve ortak değerlerin yaşanması için farklı odaların, koridorların, mutfak köşelerinin, mobilyaların, alçak ve yüksek, rahat ve rahatsız, yumuşak ve sert sandalyelerin şekillendirdiği mekânlara ihtiyacımız var.
Uzaktan çalışma kültürü, belirli meslek grupları ve bürokrasinin hâkim olduğu kurumsal şirketler için bir ütopya gibi görünse de gerçek sanat ve gerçek inovasyon için büyük bir yanılgı. Bana kalırsa küresel bir salgın hastalığın zorunlu kıldığı bu pratikler, içinde bulunduğumuz zamanlarda kaçınılmaz olsa da normal zamanlarda bakacağımız büyük resimde bir girişimin, bir müzik grubunun, bir sanatçı topluluğunun distopyası.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
31 Ağustos sabahından herkese merhaba. Bu hafta gündemimizde Fed'in yeni para politikası, gizemli teknoloji şirketi Palantir'in halka arzı ve bankacılık ile hava yolu sektörlerindeki işten çıkarmalar var.
31 Ağu 2020

YAZARLAR

Pareto
İş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir insanın “Ne iş yapıyorsun?” sorusuna iki cümleyle cevap verip daha fazlasını anlatma ihtiyacı duymamasıyla bir markanın neyi söyleyip neyi geride bırakacağını bilmesi, aynı olgunluk eşiğine işaret ediyor. Sadelik; hiçbir şey bilmemenin getirdiği bir sığlıktan değil, aksine çok şey bilip hepsinin ağırlığını tarttıktan sonra lüzumsuz olanları arkada bırakabilme cesaretinden geçiyor.

Nike’ın marka adı, onlarca yıldır “spor” kelimesiyle neredeyse eş anlamlıydı. Bu başarı, şirketi uzun yıllar borsanın favorileri arasında tuttu. Fakat son birkaç yılda ivme şaşırtıcı bir hızla tersine döndü ve şirket, yaklaşık 18 yılın ardından S&P 100 endeksine veda etmek zorunda kaldı. Peki ne oldu da dünyanın en güçlü spor markalarından biri, bu denli hızlı bir düşüşe sürüklendi?

Reklamcılık artık dikkat ekonomisinden niyet ekonomisine geçiş yapıyor. ChatGPT’nin test ettiği Sponsorlu Ajanlar, markaların tüketicinin karar verme konuşmasına doğrudan katılmasını sağlayan yeni bir katman açıyor. Kişiselleştirilmiş iknanın birim maliyeti neredeyse sıfıra inerken mesele, anlatının nerede durduğu ve kimin adına konuştuğunun her aşamada görünür olup olmamasında düğümleniyor.

Arama deneyimimizin yapısal olarak değişmeye başladığı aşikar. Artık sadece bilgi aramıyoruz, aynı zamanda alım kararlarımızı da yapay zekaya danışıyoruz. Ancak yeni denklem yalnızca GEO’dan ibaret değil: Araştırmalar, tüketicilerin yapay zeka önerilerinde hâlâ bağımsız insan deneyimine ve güvenilir üçüncü taraflara ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Markalar için de esas mesele, algoritmada görünmek kadar, algoritmanın güvendiği üçüncü taraf dünyasında sahici, tutarlı ve organik bir yer edinebilmekte yatıyor.

Matcha, protein barlar, iki malzemeli Japon cheesecake’i, Gigi Hadid makarnası, çiğ köfte suşi… Yiyecek trendleri, artık sosyal medyanın etkisiyle çok daha hızlı yayılıyor. Tedarik zincirleri ise bu hıza ayak uydurmakta zorlanıyor. Talep, dijital hızda büyürken çiftlikler ve fabrikalardaki tarım ve gıda üretimi, fiziksel sınırlar içinde kalıyor.



