Festivalden iz bırakan dört film

Volvo, iklim nötr hedefine doğru ilerliyor
Geçtiğimiz haftalarda Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanan ilk iklim yasasıyla Avrupa'yı 2050'ye kadar iklim nötr hâle getirmeyi amaçlayan ve üzerinde uzlaşma sağlanan Yeşil Mutabakat bağlayıcı şekilde hayata geçmiş oldu. AB'nin bu…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
1. OSLO ÜÇLEMESİNE VEDA: THE WORST PERSON IN THE WORLD
Cannes Film Festivali’nden En İyi Kadın Oyuncu (Renate Reinsve) ödülüyle dönen Verdens verste menneske / The Worst Person in the World, yönetmen/senarist Joachim Trier ve senarist Eskil Vogt’un Oslo Üçlemesi’nin son filmi. 2007’de Reprise'la başlayan ve 2011’de Oslo, 31 august.'la devam eden üçlemenin on yıl sonra gelen bu son halkası, tıpkı diğer halkalarda olduğu gibi senaryosu aracılığıyla hayatın küçük detaylarıyla sarmaladığı sıradan insanları epik öykü kahramanlarına dönüştürüyor. Oyunlar oynatıyor onlara ve bize; tanıdık hislerin aslında ne anlama geldiğini bazen o güven veren dış sese dikte ettiriyor bazen "Kendiniz yakalayın," diyor. Camdan sızan ışıklar bir başka süzülüyor, "Ya farklı olsaydı?"lar, ikinci şanslar, ayrılık acıları, erken vedalar... Boğazları düğümlendiğinde dahi kocaman gülümsetiyor üçlemenin tamamı. Hiç gitmediğim, görmediğim Oslo’nun, Trier’in balkonları ve pencerelerinden farklı göründüğünü hissettiriyor. On iki bölüm, bir prolog ve bir epilogdan oluşan bir aşk hikâyesi anlatıyor The Worst Person in the World. Filmin adındaki "dünyanın en kötü insanı"nınsa kim olduğu, hangimiz olduğu muallakta — belki de şöyle demek gerek: o kişinin hepimiz olduğu aşikâr.

The Worst Person in the World / Başka Sinema Ayvalık Film Festivali
2. BİR TÜRKİYE PORTRESİ: ÇATLAK
Fikret Reyhan, Çatlak adlı filmiyle Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nin ilk yılından itibaren, herhangi bir yarışma düzenlenmeksizin danışma kurulunun seçimiyle belirlenen KAV Yılın Yönetmeni Ödülü’ne bu yıl layık görülen isim oldu. Filmde büyük bir aile, oğullarından birinin yıllar önce aldığı borcun ödenmesi ya da kapanması için bir çözüm üretmek üzere bir araya geliyor. Bırakın aynı ülkeyi, şehri, aynı sokakta yaşayan insanların dahi onlarca toplumsal sınıfa ayrıldığı bir yerde o toplumun "portesini çiziyor" olmak çok zor ve iddialı. Fakat Çatlak’ta kıyısından köşesinden, sınıfından, ailenden bir şey bulmamak imkansız. Gerginliklerin çay koyarak giderileceğine emin olanlar; küçük hesaplar peşinde koşanlar; kapalı kapılar ardında dönen ikili tartışmalar; sindirilmiş cinsiyetçilikler, ırkçılıklar… Film, birbirine kenetlenmiş ve tek vücut olmuşçasına performans gösteren güçlü oyuncu kadrosu ve Romanya sinemasına ya da Nordik aile dramlarına göz kırpan yapısıyla yılın gerçekten de en iyilerinden.

Çatlak / Başka Sinema Ayvalık Film Festivali
3. RUSYA’DA BİR YERLERDE: COMPARTMENT NO. 6
Ya o Budapeşte’den Viyana’ya giden trendeki Céline, karşısında alkolik ve cinsiyetçi bir Jesse bulsaydı? Juho Kuosmanen’in Hytti nro 6 / Compartment No. 6’i hakkındaki, Variety’deki bir eleştiri, Richard Linklater’ın Before Üçlemesi’nin başlangıç noktası olan o tren yolculuğuna göndermede bulunarak bu filmin Before Sunrise’daki tanışmayı yaşamak umuduyla trene binenlerin gerçekten başına geleceklere daha yakın olduğunu söylüyor. Birkaç yıl önce Belirli Bir Bakış bölümünde ödül kazanan Kuosmanen’in bu kez Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında kendine yer bulan ve Jüri Büyük Ödülü’ne uzanan filmi, trende geçen bir yol hikâyesi. Arkeolog bir genç kadın, madenci bir genç adam, Rusya’nın karlı kış günlerinde trende karşılaşıyorlar. İlk görüşte nefret, birlikte geçen vakitle sıkı bir dostluk bağına evriliyor. Tıpkı bir önceki filmi The Happiest Day in the Life of Olli Mäki’nin yaptığı gibi, gülümseten anlarla doluyor, küçük detaylarla örülüyor, ters köşeye yatırıyor.

Hytti nro 6 / Compartment No. 6 / Başka Sinema Ayvalık Film Festivali
4. SPARKS’IN ZİHNİNE YOLCULUK: ANNETTE
Birkaç ay önce Edgar Wright imzalı belgesel The Sparks Brothers’ı izlemeye oturduğumda, tuhaf müzik ikilisi Sparks hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Fakat koltuğumdan kalktığım andan itibaren bir filmin yolunu gözlemeye başlamıştım: Annette. Leos Carax’ın Adam Driver, Marion Cotillard ve bir kuklayı buluşturacak müzikalinin tüm müzikleri ve şarkıları Sparks imzası taşıyacaktı. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nin açılışında kavuştuğum film, tüm beklentilerimi karşıladı. Etkileyici görselliği, özellikle Adam Driver’ın kendi sınırlarını zorladığı oyuncu performansları, tüm Sparks şarkıları gibi tuhaf — hatta kimi zaman rahatsız edici — şarkılarıyla ve bir rüyayla bir opera arasında gidip gelen hâletiruhiyesiyle… Benim gibi, Sparks’ın dünyasına bir belgesel süresince dahi hâkim olursanız, sizin de bambaşka bir deneyim yaşayacağınıza eminim.
Bu yazı 9 Eylül 2021 tarihinde Duende'de yayımlanmıştır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
12 Eylül Pazar sabahından herkese günaydın. Bu hafta sonu ajandada; Soli'nin Eskişehir turunun ayak sesleri, caz konserleri ve yeni keşfettiğimiz sergiler var.
12 Eyl 2021

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.




