
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
"Bu kıyafet nereden geliyor acaba?" diye sordun mu hiç kendine? Markaları şeffaflığı konusunda sorgulayan “Who made my clothes” hareketi gibi protest bir yaklaşımdan bahsetmiyoruz. Sahiden nerede üretildiğini merak ederek etiketine baktığın oluyor mu kıyafetlerinin? Karşılaştığın ülke Çin, Endonezya, İspanya, Malezya her neresiyse seni şaşırtıyor mu? Markayı bağdaştırdığın imajdan uzak geliyor mu kıyafetin üretildiği yer? Aslına bakarsan, hikâye etikette gördüğün ülkeden çok daha farklı bir noktadan başlıyor. Kıyafetlerin sana ulaşmadan -abartmıyoruz- küçük bir dünya turu atıyor.
ETİKETLERE GÜVENEBİLİR MİYİZ?
Üretildiği yer, ürünün içeriği, kullanım talimatları; bir kıyafetin etiketi onun kullanma kılavuzu, dünü, bugünü, yarını. Ancak şeffaf bir tutum sergilemeyen markalar ürün etiketlerini de aynı doğrultuda hazırlıyor. Keza, etikette yazan üretim yeri kıyafetin son hâlini aldığı nokta. O noktaya gelene kadar işin arka planında büyük bir organizasyon var.
Hikâyenin en başında pamuk tarlaları var, hangi ülkede yetiştirildi bu pamuk? Nerede iplik hâlini aldı? İplikler nerede kumaşa dönüştü? Kumaşlar nerede boyandı, desenler nerede oluşturuldu? Son hâlini alacağı fabrikaya -etikette yazan yere- geldiğinde, üründe kullanılacak fermuarlar, düğmeler, pullar ve daha onlarca detay nereden geldi?
Endüstride sürdürülebilirlik ve şeffaflık adına bir diyalog ve hareket başlatan Fashion Revolution, bir paylaşımında bu konuda önemli bir rapordan bahsediyor. BBC News, 2017’deki bir araştırmasında bizim sorduklarımıza benzer sorular soruyor ve Zara’nın bir elbisesinin üretim hikâyesinin peşine düşüyor. Elbisenin etiketinde üretim yeri olarak Fas yazıyor; artık biliyoruz Fas sadece son durak. Yolculuk pamuğun ipliğe dönüşmesiyle Mısır’da başlıyor, iplikten kumaşa geçiş için Çin’e, boyanmak üzere İspanya’ya gidiyor ürün. Fas’ta kumaş kesilip, dikilip son hâlini alarak İspanya’ya geri dönüyor. Ve İspanya’daki Zara depolarından 93 ülkedeki mağazalarına dağıtılmak üzere yola çıkıyor. Tüm süreçlerin doğa üzerindeki etkisi, tüm yolculukların yarattığı karbon ayak izi konusunda şeffaf olunabilir mi?
ŞEFFAFLIK DERKEN?
Endüstride şeffaflıktan bahsederken sadece bu son duraktaki fabrikanın endüstriyel gelişmişliğinden, sürdürülebilirlik konusundaki çabasından ve çalışanlar için sağladığı koşullardan bahsedilmiyor, bu üretim zincirinin her halkasının içinde bulunduğu koşullar konusunda şeffaf olmaktan bahsediliyor. Son halkadaki fabrika konusunda düzgün bir seçim yaparak, şartların berbat olduğu bir pamuk tarlasından, pamuk temin etmek -dürüst olmak gerekirse- düzenbazlık oluyor. Markasına farklı bir imaj oluşturmak için sürdürülebilirlik başlığı altında koleksiyon çıkartmak ve bu yolla tüketicinin gözünü boyamakla benzer politika. Şeffaflık da sürdürülebilirlik gibi, içi boşaltılan bir konsept ve kelime olma yolunda mı yoksa?
Yine de küçük hesaplar peşinde, büyük paralar kazanmaya oynayan şirket ve markalar, sonuna kadar minimum çabayla maksimum insanı kandırmaya çalışırken farkındalığı yüksek, bilinçli tüketicilerin sayısı arttıkça dengeler onların aleyhinde değişmecek. Tek sorun, tüketicilerin bilinçlendiği bu süreç içinde, markaların doğanın canını okumaya devam ediyor olmaları…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Dilara, İstanbul'u fethedebildi mi? Peki ya markalar, küçük oyunlarıyla müşterilerini fethedebiliyor mu?
14 Şub 2021

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir zamanlar hayatın akışı içinde kendiliğinden gerçekleşen karşılaşmalar giderek programlanan, paketlenen ve satın alınan hizmetlere dönüşüyor. Kiminle, nerede ve nasıl karşılaşacağımızı belirleyen sosyal altyapılar artık teknoloji şirketleri, hospitality sektörü ve üyelik sistemleri tarafından şekillendiriliyor. Peki daha pürüzsüz bir sosyal yaşam uğruna farklı olanla karşılaşma ihtimalinden tümden vazgeçiyor olabilir miyiz?

Bir zamanlar birbirimizin sesini duymak için telefon açıyorduk; şimdi aramadan önce mesaj atıyor, sesli mesajlarımızı telefona dikte ettiriyor, mesajı anlamayınca yapay zekaya soruyor, cevabı da ona yazdırıyoruz. İletişim hiç olmadığı kadar hızlı ve kolay hâle gelirken birbirimizi dinlemek külfete dönüşüyor; arada da makineler bizi dinliyormuş gibi yapmayı öğreniyor.

Akıllı saatler ve uyku takip cihazları, dinlenmeyi puanlanması, optimize edilmesi ve başarılı olunması gereken bir projeye dönüştürdü. Oysa ki uyku, insanın kontrolü elinden bırakmadan yapamadığı az sayıdaki şeyden biri: Kovaladıkça kaçıyor, ölçtükçe bozuluyor, üzerine titredikçe nevroza dönüşüyor.

Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?



