Güle güle anti-aging!

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Doğal olana yönelim bu kadar artmışken, insan biyolojisinin temel işleyişine karşı savaş vermek gerçek bir tutarsızlık örneği. Radyo, gazete, televizyon, internet, sosyal medya derken dozu giderek artan bir reklamcılık anlayışıyla yaş almayı ve beraberinde getirdiği değişimi bir anksiyete sebebine dönüştüren koca bir pazar var. Kozmetik endüstrisi uzun zamandır, özellikle “30 yaş üzeri kadın” hedef kitlesiyle kalıplaşmış güzellik standartlarını anti-aging ürünler vasıtasıyla empoze ediyor. 1927’de ABD’de anti-aging olarak sınıflandırılabilecek ilk hormon içeren krem satışa çıktığından beri hızla yükselen pazar ve bu pazarın altını çizdiği mesajdan rahatsızlık duyanlar arasında neyse ki, sektörün içindeki kurumlar da var.
Londra merkezli bağımsız, multi-disipliner vakıf Royal Society for Public Health; sanat, eğitim ve bilim alanlarında destek sağlayan yardım kuruluşu Calouste Gulbenkian Foundation iş birliğiyle bir bildiri yayımladı. Bildiride, kozmetik dünyasında sık sık kullanılan anti-aging kavramı sebebiyle, bireyin doğumla başlayıp ölümle sona eren hayat akışında, belli bir evreden sonrasına negatif bir anlam yüklendiği belirtiliyor. Vakfın düzenlediği bir araştırma sonucunda kadınların yarısı, erkeklerin ise çeyreği genç görünme baskısını üzerlerinde hissediyor. Mesele yaşlanmanın önüne geçmek olduğunda çağlar boyunca farklı güzellik anlayışlarına uyum sağlamak durumunda hissettirilen kadınlar, tartışmasız sektörün asıl üzerine oynadığı taraf.
Güzel, genç ve orantılı bir fiziğe sahip kadının “ideal” kabul edildiği zihniyeti besleyen anti-aging pazarı, kadınların gündelik yaşamlarına kadar etki eden davranışlara sebep oluyor. Yaşını paylaşmak istemeyenler, yaşa dair şakalara ve yorumlara ekstra hassasiyet gösterenler, 20’li yaşlar geride kaldığında her doğum gününü kalp kırıklığıyla kutlayanlar hepimizin çevresinde gözlemleme şansı bulduğu örneklerden birkaçı. Görünüm olarak çizgi ve kırışıklıklardan kaçınarak 20’li yaşlara tutunma çabası, deneyim, bilgi ve gözlem anlamında kat kat ileride olan ileri yaştaki bireylerin toplumun göz ardı ettiği üyelerine dönüşmesine de önayak olarak yaş ayrımcılığını destekliyor.
Covid-19 karantina döneminde pek yakından şahit olduk yaş ayrımcılığına. 65 yaş üzeri sokağa çıkma yasağının olduğu dönemde sokağa çıkanların yüzüne telefon kamerasını doğrultup alay veya hakaret edenleri izledik. Birey olmanın ötesinde, yaşıyla, cinsiyetiyle, görünüşüyle tanımlanan insanlar için çözüm buna zemin hazırlayan, günlük hayatımıza, kullandığımız dile nüfuz eden faktörlerin farkına varmak. Yüzyıllar boyunca süregelmiş davranış biçimlerini ve yaklaşımları hızla yok etmek etmek güç; ancak farkındalık ve bu farkındalıkla çarkın dışında kalabilmek bireysel anlamda bir kazanç. Algı bozukluğuna yol açan anti-aging kavramının sektörden silinmesi hızla gerçekleşmese de, bahsettiğimiz bu çarpık bakış açısına dikkat çeken bir adım. Halbuki, hayatı olduğu gibi, yılları geldiği gibi sevebilmek; savaş vermektense kucaklamak ne rahatlatıcı; ne asi...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Moda, topluma ve çevreye olan yükümlülüklerini yerine getirebiliyor mu? Bizim sormamız gereken sorular neler?
09 Ağu 2020

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Dünyada her ay 2 milyardan fazla kadın regl oluyor. Bu durum kadın fizyolojisinin doğal bir parçası olsa da tıp literatüründe en az araştırılan konulardan biri. Bu görmezden gelme hâli, milyonlarca kadının güvenli hijyen koşullarına, hijyenik ürünlere ve doğru bilgiye erişemediği daha geniş bir tablonun parçası. "Ölümcül körlük" yazı dizisinin ikinci bölümünde regl tabusunun hastalıkların teşhisini geciktirmekten okulda ve işyerinde ayrımcılığa uzanan görünmez sonuçlarını kadınların tanıklıklarıyla ele alıyoruz.

Müfredatı, sınav sistemini, okul yapılarını ve öğretim araçlarını sürekli reformlardan geçiriyoruz. Fakat eğitimde karşılaştığımız hemen her güçlüğü yine okulun içinden, okulun dili ve araçlarıyla çözmeye çalışıyoruz. Oysa reformdan önce okula hangi gözle baktığımızı, öğrenmeyi neden okulla özdeşleştirdiğimizi ve çocuğu bir özne olarak görüp görmediğimizi sorgulamak gerekiyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün son raporuna göre El Niño fenomeni, gelecek aylarda yağış ve sıcaklık düzenlerinde büyük etkiler yaratacak; sel, kuraklık ve aşırı sıcaklık riskleri artarak ortaya çıkacak. “Son 40 yılın en güçlü El Niño’su” olabileceği belirtilen bu durum için dünya genelinde olağanüstü hazırlık çağrıları yapılıyor.

Bazen birini o an biraz tedirgin etmek ya da yüzleşmekten çekindiği bir gerçeği sakince paylaşmak, uzun vadede hem ona hem de ilişkiye sunulabilecek en içten ve yapıcı katkı oluyor. Belki de esas mesele, ne patavatsızca her şeyi ortaya dökmek ne de çekinip sessizliğe gömülmek… Nezaket görüntüsü altında kendi rahatımızı mı, yoksa karşı tarafın ve ilişkinin gerçek gelişimini mi düşündüğümüzü kendimize dürüstçe itiraf edebilmemiz gerekiyor.

Tıp, uzun yıllar erkek bedenini temel alarak araştırdı, hastalıkları tanımladı ve teşhis kriterleri geliştirdi. Bunun sonucun ise kadınların özellikle bazı hastalıklarda daha geç veya yanlış teşhis alması, tedaviye erişimde eşitsizlik ve yalnızca kadınları etkileyen sağlık sorunlarının yeterince araştırılmaması oldu. "Ölümcül Körlük" dizisinin ilk yazısı, tıbbın cinsiyet körlüğünün nasıl oluştuğunu ve bunun kadın sağlığı üzerindeki sonuçlarını inceliyor.



