Hayallere yer yok

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Albüm: alt-J, The Dream
Süre: 49 dakika
Plak Şirketi: Infectious Music
Kartonet: 2022 ne kadar bereketli bir yıl oluyor. Daha yıla başlayalı 50 gün olmadan yıl sonu listelerine göz kırpan albümler hayatımıza dâhil oldu. 2010’lu yıllara damga vurarak kariyerini başlatan alt-J’i de bu bolluğa konsept bir albümle katılırken gördük. Grup, beş senelik aranın ardından tüm albümlerinin prodüktör koltuğunda oturan Charlie Andrew imzasıyla yollarına kaldığı yerden devam etmiş. Müzikal kısmında bu sebeple önceki alt-J albümlerine göre sözlerdeki karanlığı öne çıkaracak “aydınlık” dokunuşlar – Happier When You’re Gone, Chicago ve Walk a Mile - haricinde çok farklı ya da cesur değişimler duyduğumuzu söylemem mümkün değil. Ancak Southampton merkezli sanatçı Joel Wyllie imzası taşıyan albüm kapağındaki kompozisyon; hayallerin, hayal kırıklıklarına nasıl dönüşebildiğini sözlerine taşıyan 12 şarkılık albümün anlatısına boyut katıyor. Bu esnada albümdeki bazı parçalar – Bane ile The Actor - kendi içlerinde, birbirlerine referans veriyor ve bunu göze parmak bir tavır yerine alegorinin gücüyle gerçekleştiriyor.

alt - J, The Dream
Neden dinleyelim? An Awesome Wave, This Is All Yours gibi albümlerle kariyerine başlayan bir grubun yeni bir albüm yayınlamış olması dahi aslında dinlemek için fazlasıyla geçerli bir sebep. Bir de bunu yaparken albümün ismine ve tamamına yansıyan atmosferi, yapboz gibi birleştirdiği bestelerle sununca, şimdiden yılın dikkat çekenleri arasına giriyor. Az ve öz deyiminin karşılığını Hard Drive Gold ve Walk A Mile'da Gus Unger-Hamilton’ın çaldığı bas gitarları dinlerken keşfedebiliyoruz. Yeri geldiğinde bas yürüyüşleriyle ritmi öne çıkarırken yeri geldiğinde minimal hamlelerle solo gitar gibi dikkat çeken kompozisyonlar kullanmayı tercih etmiş Hamilton.
Joe Newman’ın dingin vokallerinin etkisini biliyorken albümün tekinsizliğinin temel taşlarından biri olan gitar performansının da hakkını vermek lazım. Losing My Mind esnasında önce reverb ardından klavyeyle uyumlu partisyonları duyduktan sonra albümün önceki şarkılarında da hissettirmeden ne kadar kıymetli işler ortaya çıkardığını gösterip, dinleyicisine en az birkaç kez daha dinlemesi gerektiğini hissettiriyor. Ki hem bu şarkı hem de albümün tamamında yer alan koro kısımları, müziğin duygusunun öne çıkmama ihtimalini sonlandırıyor. Newman’ın performansının haricinde önceki alt-J albümlerine göre The Dream’in farkının, rollercoaster etkisi yaratıp, farklı ruh hâllerine hitap eden şarkıları bir potada eritebilme becerisi olduğu söylenebilir. Yine de pandemi döneminde üretildiğini ve grup elemanlarının çevrelerinden insanları kaybettiğini düşünmemiz lazım. Bu doğrultuda albüm farklı ruh hâlleri sunuyor olmasına rağmen grubun külliyatındaki en içe kapanık, en karamsar olarak tanımlanabilecek çalışma olarak kendine yer buluyor. Altında yatan sebepse hayallere yer olmadığını hem kendi hem de anlattıkları diğer insan hikâyelerinin soğukluğuyla karşılaşarak anlamaları…
Bu anlatıların hepsini ve daha fazlasını birkaç ay sonra İstanbul’da izleyebileceğimizi düşününce, albümden uzak geçen her günün bir şeyleri eksik bırakacağı fikriyle yüzleşiyor ve sizlerin de bu yüzleşmeye eşlik edeceğini umuyorum.
Benzer işler: Foals, Holy Fire & Metronomy, The English Riviera.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Son harikası Petite Maman'la gönlümüzü fetheden Céline Sciamma'yla sohbete oturuyor, oradan alt-J'in yeni albümünü keşfe çıkıyoruz. Yolda 90'lar partisine uğramayı da unutmuyoruz.
18 Şub 2022

YAZARLAR

Ant Arın Şermet
1998'de İstanbul'da doğdu. 2017'den beri spor, müzik ve sinema alanında yazıp konuşuyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Saraybosna Film Festivali’nin 32. yılında yarışmanın öne çıkanlarına, Balkan sinemasının yakın geçmişle ilişkisine ve festivalin en iyi filmlerine yakından bakıyoruz.

Olivia Wilde’ın "The Invite"ı, boşanmanın eşiğindeki bir çiftin evlerine misafir olan başka bir çift üzerinden arzuyu, evliliği, kadınlık deneyimlerini ve birlikte yaşamanın performatif hâllerini didikliyor. Tek mekana sıkışan film, seksin bir ilişkinin nedeni değil semptomu olduğunu söylerken asıl soruyu sonu bırakıyor: Bir ilişkiyi ayakta tutan şey arzu mu, alışkanlık mı, yoksa ilişkinin içinde kendin olabilmek midir?

Datça’nın doğası ve Akdeniz ruhunu cazla buluşturan DatJazz’ın ilk yılında festivaldeydik. Yunan ve Fransız kültürü arasında büyüyen genç sanatçı Melina ile buluştuk ve geleneksel ile moderni buluşturan Doğu Akdeniz müziği üzerine konuştuk.

Otobiyografik kurgu, memoir ve “dolaysızlık” estetiği çağdaş edebiyatın merkezine yerleşirken kurgu, hayal gücü ve başka dünyalar kurma iddiası giderek geri çekiliyor. Édouard Louis’den Karl Ove Knausgård’a uzanan bu yeni gerçekçilik, edebiyatı bir “otantiklik piyasası”na dönüştürürken okuru başka dünyaları tahayyül etmeye değil ona yalnızca empatiyle yaklaşmaya çağırıyor. Politik ve kültürel olarak alternatifsiz bırakılmış dünyanın edebiyattaki semptomları.

Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu konuştuk.




