İki kıta arasında 25 yıl: Orhan Refik Gorbon ile Bosphorus Cup’ın hikayesi

25 yıldır Boğaz’ın rüzgarını yarışın parçası yapan Bosphorus Cup’ın kurucusu Orhan Refik Gorbon ile İstanbul’un denizle ilişkisini ve yelken kültürünün değişen yüzünü konuştuk. İki kıta arasında geçen bu hikayede, bir şehrin denizle kurduğu bağın nasıl bir yarışa dönüştüğünü dinledik.
İki kıta arasında 25 yıl: Orhan Refik Gorbon ile Bosphorus Cup’ın hikayesi

Soli

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

Şehrin iki yakasını birbirinden ayıran ve bir yandan da birbirine bağlayan Boğaz, yüzyıllardır İstanbul’un gündelik hayatının merkezinde. 17-19 Eylül’de düzenlenen 25. Bosphorus Cup boyunca ise aynı boğaz, dünyanın farklı yerlerinden gelen yelkenciler için alışılmadık bir yarış parkuruna dönüştü: Sarayların, yalıların ve köprülerin arasından geçen birkaç saatlik bir rota.

2002’de tek günlük bir yarış olarak başlayan Bosphorus Cup, çeyrek asır sonra 45 teknede yaklaşık 500 yelkenciyi biraraya getiren uluslararası bir organizasyon hâlini aldı. Bir günlük yarıştan 25 yıllık bir organizasyona uzanan bu hikayenin arkasındaki isim ise Orhan Refik Gorbon.

Fotoğraf: Tara Karaçizmeli

Yarışın ikinci gününde, Adalar etabında Orhan Refik Gorbon’un teknesinde buluştuk. Ailesinden miras kalan deniz tutkusundan İstanbul’un yelken için taşıdığı potansiyele, Bosphorus Cup’ın geçirdiği dönüşümden şehrin denizle bugün kurduğu ilişkiye kadar uzanan bir sohbet ettik.

Denizle başlayan bir hayat

Şu an bir yatın güvertesinde, Boğaz’ın ortasındayız. Deniz sizin için nerede başlıyor: Bir spor mu, bir iş mi, yoksa bir hayat biçimi mi?

Benim için deniz hiçbir zaman yalnızca bir spor olmadı. Ailemde benden önce başlayan bir deniz kültürü var; çocukluğumdan beri teknelerin, yarışların ve Boğaz’ın içindeyim. Zamanla spor, iş ve hayat birbirine karıştı. Deniz benim için bir okul oldu. Sabırlı olmayı, hızlı karar vermeyi ve insan ilişkilerini denizde öğrendim.


Bir tekne nasıl seçilir? Bir yat sahibi için kararın belirleyicisi estetik mi, performans mı, yoksa tekneyle kurulan ilişki mi?

Bir tekne yalnızca teknik özellikleri üzerinden seçilmiyor. Performans elbette önemli ama teknenin çizgisi, dengesi, denizde nasıl hissettirdiği ve sizin kullanım biçiminize ne kadar uyduğu da kararın parçası. Bir süre sonra teknenizi çok iyi tanıyorsunuz; hangi havada nasıl davranacağını, neyi sevip neyi sevmediğini biliyorsunuz. O noktada ilişki biraz mekanik olmaktan çıkıyor. Tekne aynı zamanda güvenli bir araç; beni sağ salim bir yerden bir yere götürüyor.

Bosphorus Cup: 25 yılın hikayesi

2002’de ilk yarışı düzenlerken kafanızdaki resim neydi? Bu resim, bugün gelinen noktayla ne kadar örtüşüyor?

2002’deki temel hayalim İstanbul Boğazı’nı dünyaya yelken üzerinden göstermekti. İlk Bosphorus Cup bir günlük bir yarıştı. Bugün ise Türkiye’den ve dünyanın farklı ülkelerinden ekiplerin geldiği, üç güne yayılan ve uluslararası ölçekte takip edilen bir organizasyondan söz ediyoruz. İlk günden beri niyetimiz aynıydı: Bosphorus Cup’ın dünyanın en büyük spor etkinliklerinden biri olması. Bunu ilk günden beri biliyordum.

Bosphorus Cup’ın ilk yarışının, 2002 yılında tasarlanan ilk afişi.

Bu yıl Bosphorus Cup’ın İstanbul’a yaklaşık 50 milyon euro değer kattığını söylüyorsunuz. Bu değerin rakamlara sığmayan tarafı ne?

Burada yalnızca yarış günü yapılan harcamaları hesaplamıyoruz. Yurt dışından gelen ekiplerin konaklamasından gastronomiye, ulaşımdan tekne ve ekipman lojistiğine, teknik hizmetlerden kurumsal etkinliklere kadar geniş bir ekonomik hareketlilik oluşuyor. Bu yıl 45 teknede 500 yelkenciyi ağırlıyoruz; sporcuların yaklaşık yarısı yedi farklı ülkeden geliyor. Yerli ve yabancı yaklaşık 30 bin kişinin dahil olduğu Bosphorus Cup ekosisteminin yalnızca bu yıl İstanbul’a yaklaşık 50 milyon euro değer kattığını hesaplıyoruz.

25 yıla baktığımızda ise 20 bini aşkın yelkenci Bosphorus Cup’ta yarıştı, 15 milyondan fazla İstanbullu yarışları izledi ve organizasyon bugün yaklaşık 700 milyon kişilik bir medya erişimine ulaşıyor. Konaklama, turizm, hizmet sektörü ve İstanbul’un uluslararası marka değerine yaptığı katkıyı da düşündüğümüzde, çeyrek asırda yaratılan toplam etkinin neden çok daha büyük olduğunu görmek mümkün.


Asıl rakama sığmayan taraf ise şu: İstanbul Boğazı’nda yelken yapan teknelerin bir fotoğrafı, dünyanın diğer ucundaki bir insana İstanbul’u yeniden gösterebiliyor. Bunun turizm ve şehir algısı üzerindeki değerini yalnızca euroyla ölçmek mümkün değil.

Bosphorus Cup’ı dünyanın önemli yelken yarışlarından biri yapan Boğaz’ın kendisi mi, yoksa 25 yılda oluşan birikim mi?

Boğaz bize dünyada çok az yarışın sahip olduğu doğal bir avantaj veriyor. Cowes’un, Fastnet’in, Middle Sea Race’in kendi tarihi ve karakteri var. Bosphorus Cup’ın farkı ise dünyanın en güçlü şehir manzaralarından birinin tam ortasında gerçekleşmesi.


Ama yalnızca güzel bir parkura sahip olmak yetmiyor. Uluslararası sporcuların tekrar gelmesi, yarışın sportif standardı, organizasyon kalitesi, medya gücü ve 25 yılda oluşan gelenek de bu konumu yarattı. İstanbul bize sahneyi verdi; bizim görevimiz o sahneye yakışan bir yarış yaratmaktı. Temeller sağlam olunca büyümek daha kolay oldu.

25 yılın en zor anı hangisiydi? Devam etmeyi sorguladığınız bir yıl oldu mu?

25 yıl boyunca değişen ekonomik koşullardan seçimlere kadar çok farklı dönemlerden geçtik. Virüs yıllarında bile yarışa ara vermedik; 2020’de Bosphorus Cup yapıldı. Sadece 2013 yılında politik sebeplerden yarıda bırakmak zorunda kaldık.

Bizi gerçekten engelleyen tek konu rüzgar. Rüzgar olmazsa çok zorlanıyoruz.


Boğaz’ı bir günlüğüne yarış parkuruna çevirmek nasıl bir organizasyon gerektiriyor?

Boğaz, yaşayan ve son derece yoğun bir su yolu. Dolayısıyla burada yarış düzenlemek sıradan bir parkur organizasyonu değil. Kamu kurumları, deniz trafiği, güvenlik ve yarış yönetiminin çok iyi koordine edilmesi gerekiyor.

İlk yıllarda anlatmaya çalıştığımız şey şuydu: Biz Boğaz’ı kapatmak değil, birkaç saatliğine İstanbul’un dünyaya açılan güçlü bir vitrini hâline getirmek istiyoruz. Bugün yelkenlilerin iki kıta arasında yarıştığı görüntü Bosphorus Cup’ın en güçlü sembolüne dönüştü. Ayrıca Boğaz’da yelkenlileri görmek dev tankerleri görmekten daha estetik. Çok da çevreci bir spor. İstanbul’a böyle bir gün armağan ettiğim için çok mutluyum.

Kupanın tasarımından el değiştirme ritüeline bütün detaylara bu kadar önem vermenizin arkasında nasıl bir yaklaşım var?

Büyük organizasyonları yalnızca yarış sonuçları değil, zaman içinde oluşturdukları kültür de yaşatıyor. Can Yalman’ın tasarladığı ve Kapalıçarşı ustalarının elinde üretilen gümüş kupa iki kıta arasındaki rekabeti simgeliyor. Kazanan ekip kupayı bir yıl taşıyor, sonra geri getiriyor ve yeni şampiyona devrediyor.

Bu yüzden kupa bizim için yalnızca bir ödül değil. Her yıl el değiştirirken Bosphorus Cup’ın hafızasını da taşıyor. O kupaya baktığımda yalnızca yeni şampiyonu değil, geride kalan 25 yılı da görüyorum. Bu kupaya dokunmak ve onu kaldırmak çok az yelkenciye nasip oldu; ileride de böyle olacak.


Türkiye’de yatçılık ve yelken kültürü

Türkiye’de yatçılık ve yelken kültürü 25 yılda nasıl değişti?

Bugün sporcular çok daha fazla uluslararası yarış takip ediyor, teknolojiye ve performans verisine daha hâkim, farklı sınıflarda yarışma fırsatına daha kolay ulaşıyor. Tekne teknolojileri ve yarış yönetimi de çok ilerledi.

Benim başladığım dönemde ise birçok şeyi deneyerek öğrenmek zorundaydınız. Ama değişmeyen bir taraf var: Yelkende hâlâ iyi ekip olmak, denizi okumak ve doğru zamanda doğru kararı vermek gerekiyor.

Yelken hâlâ bir “elit sporu” olarak mı algılanıyor?

Böyle bir algı var ama yelkenin özüyle çok örtüştüğünü düşünmüyorum. Optimist’e baktığınızda çocuk yaşta başlayan, kulüpler aracılığıyla yetişen çok geniş bir sporcu kitlesi görüyorsunuz.

Asıl mesele denize erişimi ve eğitimi artırmak. İnsanlar yelkenle tanıştıkça bunun yalnızca belirli bir sosyal grubun yaptığı bir spor olmadığını görüyorlar. Bosphorus Cup’ın kıyıdan izlenebilmesi ve gençleri yarışın parçası yapmamızın nedenlerinden biri de bu.


Türkiye’nin yatçılıkta gerçek potansiyeli ne?

Türkiye’nin kıyıları, koyları, iklimi ve tekne üretim kabiliyeti düşünüldüğünde potansiyelimiz çok büyük. Bodrum, Göcek, Marmaris ve Çeşme zaten uluslararası yatçılık dünyasında bilinen destinasyonlar.

Bence bundan sonraki adım, marinadan yarış organizasyonuna, bakım ve üretimden gastronomi ve turizme kadar bütün bu yapıyı tek bir denizcilik ekonomisi olarak görmek. Türkiye yalnızca teknelerin geldiği bir ülke değil, Akdeniz yatçılığının merkezlerinden biri olabilecek kapasiteye sahip.

Yeni nesil yelkenciler için ekosistemi nasıl görüyorsunuz?

Yetenek konusunda hiçbir şüphem yok. Çok iyi genç sporcularımız var. Asıl mesele onların sporda kalmasını sağlayacak sürekliliği yaratmak.

Bu yıl 12-13 Eylül’de Haliç’te düzenlediğimiz Optimist yarışlarında 7-15 yaş arasındaki yaklaşık 70 genç yelkenciyi Bosphorus Cup’ın bir parçası yapıyoruz. Bizim için bu yarışlar Boğaz yarışı kadar önemli; çünkü bu sporun geleceğini bugünün çocukları oluşturacak.

Bir çocuğun bugün Optimist’le başladığı yolculuğun yıllar sonra büyük bir teknede ya da uluslararası bir yarışta devam edebilmesi gerekiyor. Yelken sevgisi her geçen gün daha çok yayılıyor.


Yabancı yelkenciler İstanbul’dan ne alıp gidiyor?

En çok duyduğumuz cümlelerden biri, “Böyle bir yerde daha önce yarışmadık” oluyor. Çünkü aynı anda hem teknik olarak zorlayıcı bir parkurdasınız hem de sarayların, yalıların, köprülerin ve iki kıtanın arasından geçiyorsunuz.

25 yılda Bosphorus Cup’ta 20 bini aşkın yelkenci yarıştı ve bunların yaklaşık yarısını yabancı sporcular oluşturdu. Yabancı ekiplerin önemli bir kısmının yıllar içinde tekrar tekrar gelmesi bizim için çok değerli. İstanbul onlar için artık yalnızca yarışmaya geldikleri bir şehir değil; yeniden yaşamak istedikleri bir deneyime dönüşüyor.

İstanbul ve deniz

İstanbul deniz tarafından yaratılmış bir şehir ama İstanbulluların büyük kısmı denize yalnızca kıyıdan bakıyor. Bu mesafeyi nasıl kapatırız?

İstanbul’un paradokslarından biri bu. Üç tarafımız deniz, Boğaz şehrin tam ortasından geçiyor ama gündelik hayatımızda denizle ilişkimiz olması gerekenden daha sınırlı.

Bunu değiştirmek için insanları denize çıkaracak daha fazla neden yaratmalıyız: yelken kulüpleri, amatör yarışlar, çocuk programları, deniz ulaşımı, kıyı etkinlikleri… Denize bakmakla denizin üzerinde olmak arasında çok büyük fark var. İstanbul’un denizle yeniden tanışması gerektiğini düşünüyorum.


Bosphorus Cup’ı da bu yüzden yalnızca teknelerin yarıştığı bir organizasyon olarak görmüyoruz; kıyıdaki insanın da yarışın heyecanına dahil olduğu bir şehir deneyimine dönüştürmek istiyoruz.

Boğaz’ı denizden görmek, karadan görmekten nasıl farklı?

Karadan baktığınızda Boğaz bir manzara; denize çıktığınızda ise şehrin içinde hareket eden bir koridora dönüşüyor. Akıntıyı, rüzgarı, kıyının şeklini ve yapıların birbirleriyle ilişkisini çok daha farklı görüyorsunuz.

Benim için sabah erken saatlerin ayrı bir güzelliği var. Şehir henüz tam uyanmamışken Boğaz’da olmak, İstanbul’un başka bir yüzünü gösteriyor.

Denizden gelen bir hikaye

Denizle ilişkiniz nasıl başladı? Sizi denize bağlayan ilk anı hatırlıyor musunuz?

Benim hikayem aslında benden önce başlıyor. Büyük amcam Prof. Dr. Bedii Gorbon, Galatasaray Kulübü’nden 1937 Türkiye Kürek Şampiyonu ve Atatürk’e kürek çektiren bir sporcuydu. Büyükbabam Prof. Dr. Rebii Gorbon ise 1935’ten itibaren İstanbul’da yelken yapan bir yüksek mimar ve Gorbon Seramik’in kurucusuydu.

Ben yelkeni ailemizin Sürtük, Destur, Kıymık ve Kupa Kızı isimli teknelerinde öğrendim. Sonrasında Boğaziçi Üniversitesi Yelken Takımı’nı kurdum; Fastnet’ten Newport-Bermuda’ya kadar dünyanın önemli yarışlarında yer aldım. Dünyanın en iyi ekipleriyle, en zorlu şartlarda yarıştım.


Bu yüzden Bosphorus Cup benim için yalnızca kurduğum bir organizasyon değil; aileden gelen deniz kültürünün bir devamı.

Yelken bir sabır ve rüzgarı okuma işi. 25 yılda deniz size hayat hakkında ne öğretti?

Denizde her şeyi kontrol edemeyeceğinizi çok hızlı öğreniyorsunuz. Rüzgarı değiştiremezsiniz, akıntıyı durduramazsınız; yapabileceğiniz şey koşulları doğru okumak ve elinizdekini en iyi şekilde kullanmak.

İş hayatında da çok farklı değil. Bazen planınızı değiştirmek gerekir ama hedefinizi kaybetmemelisiniz. Ayrıca insan ilişkilerini de öğretti.


Tek başınıza denize açıldığınızda ne düşünüyorsunuz? Teknede kalabalık mı seversiniz, yalnızlık mı?

İkisinin de yeri ayrı. Yarışta ekiple birlikte hareket etmekten, herkesin aynı hedef için çalışmasından büyük keyif alıyorum. Ama denizde yalnız kalmanın da çok başka bir tarafı var. Tek başına olunca hayatın doğal akışını daha yakından hissedebiliyorsunuz.

Bundan sonrası

Bosphorus Cup’ın 50. yılında nerede olmasını istiyorsunuz?

Bosphorus Cup’ın 50. yılında İstanbul Boğazı’ndaki yarışın sportif açıdan daha da büyümüş, dünyanın farklı coğrafyalarından güçlü ekiplerin düzenli olarak katıldığı ve çok daha geniş bir uluslararası izleyiciye ulaştığı bir noktada olmasını istiyorum.

Bunun için yalnızca yarışın kendisini değil, etrafındaki bütün yapıyı geliştirmek gerekiyor. Çocukları yelkenle buluşturan BC Optimist Regatta programıyla genç sporcuları daha erken yaşta bu kültürün içine almak da bu vizyonun önemli bir parçası. İzleyiciyi yarışa daha fazla dahil etmek ve organizasyonu kalıcı iş birlikleriyle güçlendirmek de aynı şekilde önemli.

Bosphorus Cup’ın 10 yıl içinde dünyanın en büyük spor etkinliklerinden biri olacağına inanıyorum.

Boğaz’da yelken açmayı bir kez bile denememiş bir İstanbulluya ne söylersiniz?

Rüzgar gücüyle ilerleyen bir tekne; motor yok, egzoz yok. Tamamen çevreci, sessiz, sakin. Hem İstanbul’u dinlemeye hem de kendinizi dinlemeye vakit var. Doğru kararları almak için çok güzel bir platform.

Yelken yapmak zor değil ve çok büyük bir okul. Denemeye değer.


Makalede kullanılan tüm fotoğraflar Tara Karaçizmeli, Burak Büstündağ ve Nikos Alevromytis’e aittir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Soli

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

YAZARLAR

Orhun Canca

Aposto'nun kurucu ortağı ve CEO'su.

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

İLGİLİ OKUMALAR

SoliSoli

HİKAYE

Eylül sakinliğinin bir adım ötesi: Dünyanın en sessiz adaları

Kalabalıklardan, sıcaktan ve gürültüden kaçınmak isteyenlerin tatil zamanı Eylül geldi. Bu dönemde tatiler çıkan kişi sayısının giderek artması Süper Eylül trendini de beraberinde getirdi. Peki dinginlik arayışını bir ileri safhaya taşıyanlar nerelere gidebilir? Örneğin dünyanın en sessiz adalarına. Uydu ve harita verilerini kullanarak yapılan analiz sonucu belirlenen dünyanın en sessiz adaları.

Deniz Aytekin

·

13 Eyl 2026

Eylül sakinliğinin bir adım ötesi: Dünyanın en sessiz adaları
SoliSoli

HİKAYE

Binalar neden artık eskisi gibi 'süslü' değil?

Tarihin ve toplumsal olayların binaları nasıl değiştirdiğini ve geçmişin detaylı mimarisinden bugünün daha sade yapılarına nasıl geldiğimizi Erginoğlu & Çalışlar Mimarlık kurucu ortağı Kerem Erginoğlu ve SO? Mimarlık ve Fikriyat kurucu ortağı Sevince Bayrak’la birlikte inceledik.

DAC İstanbul

·

13 Eyl 2026

Binalar neden artık eskisi gibi 'süslü' değil?
SoliSoli

HİKAYE

Kopenhag ve Malmö: Bir köprünün iki ucunda pub ve bar rotası

Carlsberg’in dev üretim merkezinden Mikkeller’in craft biralarına, üç yüz yıllık barlardan aquavit ve gløgg’a: Öresund’un iki yakasındaki Kopenhag ve Malmö’yü barları, biraları ve yerel içkileri üzerinden keşfetmek isteyenlere dört günlük bir rota.

Talha Ö.

·

06 Eyl 2026

Kopenhag ve Malmö: Bir köprünün iki ucunda pub ve bar rotası
SoliSoli

HİKAYE

'Süper Eylül' trendi: Yaz tatilleri uzuyor mu?

ABTA'nın her yıl yayımladığı seyahat trendleri raporunun sonuncusunda üst sıralarda alışık olmadığımız bir terim yer alıyor: Super September, yani Süper Eylül. Eylül ayında yurt dışı tatiline çıkmayı planlayanların oranı giderek artıyor. Bu yükselişin ardında ise üç temel motivasyon yatıyor: Sıcaklardan kaçma, boşalan plaj ve sokaklar ile uçak ve konaklama fiyatlarının düşmesi.

Deniz Aytekin

·

06 Eyl 2026

'Süper Eylül' trendi: Yaz tatilleri uzuyor mu?
SoliSoli

HİKAYE

Yaratıcıların galaksisi: Şehirler arası bir komünite olarak TOURIST

Son yılların en belirgin kültürel eğilimlerinden biri, kürasyona dayalı yaratıcı komünitelerin yükselişi. Berlin'den New York'a, Londra'dan İstanbul'a, insanlar artık kitlesel platformların anonim kalabalığı yerine kendilerine benzeyen, aynı kafadan, yaşam tarzına yakın hissettikleri insanlarla bir araya gelmeyi tercih ediyor.

03 Eyl 2026

Yaratıcıların galaksisi: Şehirler arası bir komünite olarak TOURIST