İlbay Kahraman ile Ayrıntı Yayınları: 'Yayıncılığı sürdürüyorsak biraz da gönül işi olduğundan'

"Ayrıntılar önemlidir" sloganıyla 1988 yılında kurulan Ayrıntı Yayınları, İlbay Kahraman'ın dümenin başına geçtiği 2008'den bu yana tam 2.000 kitap yayımladı. Yani neredeyse 3 günde 1 kitap. Kahraman'a göre "Murdoch, Robbins, Baumann ve Foucault gibi yazarları Türkçeye kazandırmak 38 yılın en büyük başarısı ama Vedat Türkali'nin yayıncısı olmak bambaşka bir gurur kaynağı."
İlbay Kahraman ile Ayrıntı Yayınları: 'Yayıncılığı sürdürüyorsak biraz da gönül işi olduğundan'

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Bu ülkenin vicdanını ve düşlerini taşıyan gençler 80'li yılları 12 Eylül darbesinin vurduğu prangaları kırma, o ağır ve kara örtüyü üzerlerinden atma çabalarıyla geçirdi. Sanat ve edebiyat, o dönemin gençleri için neredeyse bir terapiydi. Şiirin ve kurmacanın dev isimleri varlıklarıyla bile edebiyat ikliminde klima etkisi yaratıyordu.

O yıllarda edebiyat ve düşünce dergileri de altın çağını yaşıyordu. 60'lardan, 70'lerden beri devam edenler bir yana 80'li yıllarda edebiyatın, sanatın, düşüncenin nabzını tutan, Yazko Edebiyat, Yazko Felsefe, Çağdaş Eleştiri, Gösteri, Adam Sanat (90'larda buna bir de Adam Öykü eklenecekti) dergileri, sayısız yazar ve şair yetiştiren edebi mecralar oldu. Aynı dönemde önemli yayınevleri de kuruldu. Can, Yazko, Adam Yayıncılık gibi birçok büyük yayınevi kendi çekim alanlarını yarattı. 

Devlerle yarışma cesareti

O ortamı şöyle bir hayal edin... Bir yanda çağdaş dünya edebiyatının, özellikle Latin Amerika edebiyatının en önemli eserlerini dilimize kazandıran Erdal Öz'e ait Can Yayınları, öte yanda şık baskılı kitapları, antolojileri, İkinci Yeni şairlerinin lüks baskılı kitaplarıyla Adam Yayıncılık. Bir başka rafta ise Memet Fuat'ın kurduğu Yazko Edebiyat markalı birbirinden değerli kitaplar. 

1988 yılında "Ayrıntılar önemlidir!" sloganı ile yayın hayatına başlayan Ayrıntı Yayınları, işte böyle büyük bir rekabet ortamına gözlerini açtı. Bir boşluğu doldurmaktan ziyade, devasa yayıncılık konağına manzaralı büyük bir salon açmaktı Ayrıntı'nın yaptığı. Onun oluşturduğu büyük kitaplıkla düşünce ufkumuz bambaşka bir boyuta evrildi. Bastığı ilk kitabı Ivan Illich'in Şenlikli Toplum'uyla yayıncılığın farklı şenlik ateşlerini tutuşturdu Ayrıntı.

Büyük marka karizmasını kendi yaratır. 70'ler ve 80'lerde Cumhuriyet Gazetesi'ni "Cum"u gözükecek şekilde ceket cebine yerleştirmek bir kimlik ifşası olduğu kadar havalı bir eylemdi. 80'lerin sonlarında dinozor logolu Ayrıntı'dan çıkmış bir kitabı, bir kahve masasında kolayca görülebilecek biçimde bulundurmak da öyle.

O sahiden pek havalı dinozor logosunun altında binlerce kitap bastı Ayrıntı. Çağdaş ve klasik dünya edebiyatına, ulusal edebiyatımıza iz bırakan eserleri ve yazarları yayımladı. Son yıllarda bir de alt marka ekledi kendine Ayrıntı: Düşbaz.

Köklü bir yayınevi olmak, aslında o dilin ve ülkenin de bir parçası demek. Bu yüzden ayrıntıların önemli olduğu bir serüvenin kırılma anlarında varlığıyla yayınevine büyük emek veren, yeni bir ivme ve enerji kazandıran kurucu isimlerden İlbay Kahraman ile bu maceranın yanı sıra, hızla değişen hayatın getirdiklerini ve daha da büyük bir hızla değişecek geleceği konuştuk.

Ayrıntı Yayınları'nın kırk yıla yaklaşan serüveninde olumlu ve olumsuz kırılma anları illa ki yaşanmıştır. Hiç "Bu iş sanırım yürümeyecek" dediğiniz umut kırıcı anlar oldu mu?

İlk kitabımızı yayımladığımız yıldan 2008'e kadar yayınevini yöneten ortağımız, o dönem tercihini butik bir yayınevinden yana koydu ve bu süre içerisinde 500 kitap yayımladı. 2008 sonrası yayınevini yönetmeye başladığımızda sadece çeviri kitaplar yayımlayan butik bir yayınevi olmaktansa yayıncılık hedeflerini genişleten ve telif kitaplar da basan bir kurum olmayı hedefledik ve 2008-2026 yılları arasında yaklaşık 2.000 kitap yayımladık. Umut kırıcı anlarımız hiç olmadı ama "Yayınevini başından beri yönetseydik" dediğim zamanlar olmuştur.

Ayrıntı'nın tarihi, 12 Eylül'le birlikte dizayn edilen yıllarla örtüşüyor. Sivas Katliamı, faili meçhuller, 28 Şubat süreci... Bu süreçlerin yayınevinin seçimlerine, yayın programlarına nasıl etkisi oldu?

Yayınevini kuranlar sosyalist insanlardır ve şu veya bu şekilde 12 Eylül yönetimiyle muhatap olmuşlardır. Dolayısıyla yayıncılığa başlarken düşünceleri doğrultusunda yayıncılık yapmayı hedeflemişlerdir. O yıllarda sol, dünya ölçeğinde de tartışılıyor ve çeşitli eleştirel yayınlar çıkıyordu. Ayrıntı da bu tartışmalardan etkilendi ve kitaplarını buna göre seçti. Yaşadığımız süreç kuşkusuz üzerimizde etkili oldu ama yayın çizgimizi çeşitli engellemelere karşın sürdürdük; özgürlük ve demokrasiden yana olan tavrımızı netleştirdik.

'Geçmişe takılıp kalmayı sevmem!'

Bu markayla özdeşleşmiş birçok yazar da var. Bize birkaçını sayabilir misiniz?

Elbette. Michel Foucault’nun, Zygmunt Bauman’ın, John Fowles’ın, Iris Murdoch’un ve Tom Robins’in bütün eserlerini biz yayımlıyoruz. Dolayısıyla onların bizimle anılması mutluluk verici. Benim "iyi ki yayımlamışız" diyebileceğim, hayranı olduğum bir yazarımız da var: Vedat Türkali.

Bunca başarılı işin arasında pişmanlıklar da var mı? Bir ukde kaldı mı içinizde?

Ben uzun yıllar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde çalıştım. Yayıncılık sonradan edindiğim bir uğraş. Yaptığım işleri layıkıyla yapmaya çalışırım ve geçmişe takılmayı sevmem. Cerrahpaşa’da da çok sevdiğim dostlarım ve anılarım var; ama keşke orada devam etseydim demedim. Yayıncılıkta da benzer duygular yaşıyorum. Daha önce (2010’da tasfiye ettiğimiz) bir matbaamız vardı, o matbaa şimdi de olsaydı iyi olurdu.

Binlerce yayınevi var. Bu sayı, okumaya pek de meraklı olmayan bu dilin insanları için fazla değil mi? Ayrıca onca meşakkatine rağmen insanlar yayıncılığa niye bu kadar meraklı? 

Bildiğim kadarıyla Kültür Bakanlığı'ndan sertifika almış yayıncı sayısı 5.000 civarında. Türkiye’de insanların kitap okumadığı bir efsane. 1980 öncesini dikkate alırsak taş çatlasa 200 yayınevinin olduğu; televizyon, tablet, dijital telefon gibi okumayı engelleyen unsurların bulunmadığı bir ortamla bugünü karşılaştırıp eleştirmek yanlış. Pekala vapurda, trende veya metroda kitap okuyan çokça insana rastlıyoruz ama bu durum istatistik verilerle desteklenmiyor. Biz satışlarımız üzerinden değerlendiriyoruz. 

Faal yayınevlerinin üçte biri her ay kitap yayımlasa onları nerede sergileyecek. Altı bin civarında kitapçı olduğu söyleniyor. Eskiden her kasabada en az bir kitapçı varken şimdi bu kadar fazla kitabı sergileyecek, okuyucuya tanıtacak, satacak kitapçılar nerede?  

Diğer bir sorun zincir mağazalar... İstedikleri kitabı sergiliyor, istemedikleri kitabı rafa koymuyor, fahiş indirim uygulamayan yayınevlerine bir çeşit boykot uyguluyorlar. İnternet satışlarında ise kargo sorunu var. Kısacası bu kadar çok soruna karşı yayıncılığı sürdürüyorsak biraz da gönül işi olduğundan.

Yayınevinin kurulduğu günlerden bugüne, okurun beklenti ve alışkanlıklarında ne gibi değişimler yaşandı?

Bu nereden baktığınızla ilgili bir soru. Bana göre okurun değişimi siyasi değişimlerle paralel. Bizim görevimiz okurlarımızın kafasındaki çekimser düşünceleri lehimize netleştirmek ve bunu tartışmaya açmak. '80 öncesi insanlar ideolojik yayınlara yatkınlık duyuyordu ve büyük bir açlıkla onları satın alıyordu. Şimdi dünyadaki değişimlere uygun olarak bu tür okumalar azaldı. Daha çok popüler kitaplar okunuyor. 

Eskiden okuyucuyu yönlendiren, gazetelerin kültür sayfalarında yazdıkları yazılar dört gözle beklenen eleştirmenler ve onların önerileri vardı. Kitapçılarda öğrencileriyle buluşan, onlara kitap tavsiye eden öğretmenler vardı. Şimdi bunlar yok ya da yok denecek kadar az. Televizyon, cep telefonu gibi cihazlar da okumaya ilgiyi azalttı.

'Yapay zeka üslup sorununu henüz çözemedi'

Müzik yapan yapay zeka starlarını dinlediğimiz günlerde edebiyatçı ve çevirmen robot fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Şimdilerde herkes bu soruyu soruyor; ama unuttukları bir şey var bu bilgileri bilgisayarlara yükleyen ve onları üretenler de insan. Çeşitli çeviri programları var ve bunların bazıları gerçekten iyi iş görüyor. Unuttuğumuz bir şey var biz bu çevirileri okuduğumuzda, hangi çeviriler çeviri programından geçmiş anlayabiliyoruz. 

Her şeyden önce üslup sorununu çözememişler ama yakın bir dönemde bu sorunu da çözeceklerine inanıyorum. Kurmaca kitaplarda üslup sorununu çözmekte zorlanırlar diye düşünüyorum ama diğer taraftan bilim de hızla gelişiyor. Benim bugünkü zekamla kavrayamadığım bir dizi gelişme var.

Bir de yayıncılıkta dijitalleşme meselesi var. Basılı kitapların tarihe karışma ihtimali var mı?

Dijital yayını öngörenler yayıncılığın kısa sürede buraya evrileceğini söylediler. İlk hedef yüzde 20 idi. Türkiye'de öngörülmeyen şey dijitalde de korsan yayıncılık olması. Bugün yayıncıların en çok şikayet ettikleri şey korsan yayıncılıktır. Dijital korsan (.pdf yayımı) bunun önemli bir kalemini oluşturuyor. Bu durum birçok yayıncıyı korkutuyor. Başka birçok sorun da var ama iyi tarafları da var: Kağıda bağlı olmaktan kurtuluyorsunuz. Türkiye’de kitap kağıdı üretimi olmadığı için dışa bağımlıyız. Aynı sorun matbaacılıkta da var.

Anadolu'dan gelip başarılı bir gelecek düşleyen bir gencin önce ailesinin yüklediği fikir ve önyargılardan sıyrılması gerekiyor. Siz nasıl yaşadınız bu değişimleri? 

Aslına bakarsanız aynı kişiyim ben ama eğitim düzeyim yükseldikçe sorular sormaya ve cevaplar aramaya başladım. Dinde aykırı soru soramazsınız. "Allah birdir ve Hz. Muhammed onun elçisidir" denildiğinde bunun aksini iddia edemezsiniz veya sorgulayamazsınız. Sorguladığınızda sizi dinin dışına iterler. Kabul ederseniz Müslüman, reddederseniz kafirsinizdir. Bu en azından benim ailemde böyleydi. 

Sonra biyoloji okumaya başladım, insanlığın ya da insansı maymunların iki milyon yıllık bir öyküsü olmasına karşın dünyadaki yaşamın 3,5-4 milyar yıl önce başladığını öğrendim ve bunun inançlarımla bağdaşmadığını gördüm. Ben aynı kişiyim ama düşüncelerim değişti.

Metropol hayatına, değişimin ritmine ayak uydurmak zordur, hele ki imkanlarınız kısıtlı ise. O yılların anıları ve izleri var mı üzerinizde?

Ben kentte büyüdüm ama doğduğum kent (Muş) o zamanlar 15 bin nüfuslu bir kasabaydı. Hemen herkes birbirini tanırdı ve mahallede arkadaşlarımız birbirimize kültürel baskılar uygulardık. Örneğin okullarda öğretmenlerin baskısıyla İstanbul ağzıyla konuşurduk ama mahalleye geldiğimizde yörenin ağzına dönerdik. Ekonomik durumumuz da iyiydi. İstanbul’a yoksullaşarak geldik. Babam iflas etmişti ve benim küçük kentteki ayrıcalıklarım metropolde kaybolmuştu. Üniversitedeki arkadaşlarım benim bu yeni ortama adapte olmamda çok yardımcı oldular. 

Nasıl?

Sinemaya, tiyatroya, konserlere gitmeye başladık. Sadece yöresinin türkülerini dinleyen birinin birden bire Joan Baez, Cem Karaca, Ruhi Su dinlediğini ve sevmeye başladığını düşünün. Şimdiki gençlik bunun büyük bir değişim olduğunu düşünmez ama benim için çok büyük bir değişimdi. Düşünce yapımda da böyle oldu. Ortaokuldan itibaren düzenli gazete okuyan, elinden kitap düşmeyen bir çocuktum. İnce Memed’i ortaokul ikide okumuştum ve oradaki başkaldırıyı doğal olarak görmemiştim. Üniversitede doğduğum toprakları Abdi ağaların yönettiğini öğrendim. Artık daha çok okuyor ve öğrendiklerimi tartışabiliyordum. Bunlar beni değiştirmeliydi ve elbette değiştim.

'Halk politika üretmez'

68 kuşağının inanç ve umutları, 90'lardan itibaren erozyona uğradı. Buradan geriye bir dönüş umabilir miyiz?

Bir sosyalist olarak inanç kavramını kullanmaktan kaçınıyorum. İnanç soyut bir kavram. Toplumun dinamikleri ise somut, elle tutulabilir şeyler. Önce bugünlere nasıl gelindiğini, üzerimizden geçen silindirin ağırlığını geç fark ettiğimizi, sonra bu silindirin uluslararası ölçekte de kendini hissettirdiğini söylemeliyim. 

Karşıt güçler bu işlerin eğitimle başlaması gerektiğini biliyor ve buna göre örgütleniyordu. Biz onların bu argümanlarına karşı güçlü bir muhalefet oluşturamadık ve okulları onların denetim ve yönetimine terk ettik. Halkta da devrimcilere güven azaldı, alternatif oluşturamadık veya oluşturduğumuz alternatifleri geliştiremedik. Ama umudumu asla yitirmedim. Zaman zaman yazık ben görmeyeceğim ama torunum görecek düşüncesiyle teselli buluyorum. “Devrim, bir gün mutlaka” olacak. 

Bu çözülmenin sebeplerine dair ne söylenebilir? Bütün bu olan bitenlerde halkın tercih ve isteklerinin de rolü yok mu?

Başlangıçta ülkenin siyasi olarak oluşturduğu ortama güncel öneriler taşıyan telif kitaplar yayımlayamadık. Kapitalizmin dünya genelinde ürettiği politikalar tek merkezli olarak uygulanırken bizler buna tek merkezli yanıtlar bulamadık. Yayıncılık dünyasında da bu böyle oldu. Sermaye şirketleri krizden etiklenmemenin veya az etkilenmenin yollarını ararken çözümü halkın sırtına yüklediler. Biz yayıncılar ortak çözümlerimizi üretemedik. Birçok yayınevi bireysel çıkış planlayarak krizin ortasında kaldı. Halk politika üretmez, üretilen projelere inanarak destek verir. Önemli olan halkın çıkarlarının nerede olduğunu gösterebilmektir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Soner Can

Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Ötekilerin Arkeolojisi: İsmail Gezgin ile kadim çağlardan bugüne zamanın labirentlerinde

Yazar, akademisyen ve arkeolog İsmail Gezgin ile belli başlı kitaplarının ışığında kadim zamanları, yakın geçmişi ve bugünü konuştuk. Sıra kitabı "Ötekilerin Arkeolojisi"ni irdelemeye gelince, İsmail Gezgin "Yoksulluk bir uygarlık icadıdır" diyor ve "modern zamanlar"ı yargılayıp mahkum ediyor.

Soner Can

·

24 Tem 2026

Ötekilerin Arkeolojisi: İsmail Gezgin ile kadim çağlardan bugüne zamanın labirentlerinde
DuendeDuende

HİKAYE

Yıldız Tozu | Isabelle Huppert'in düşünce laboratuvarı

Oynadığı filmlerin türleri değişir, çalıştığı yönetmenler değişir, sinemasal anlayışlar değişir; lakin “Isabelle Huppert sineması” hep aynı sorunun etrafında döner: İnsan, kendi arzusu, iktidarı, korkusu ve özgürlüğüyle baş başa kaldığında kim olur? Bu yüzden onun filmografisi, son yarım yüzyılın ahlak, arzu, güç, sınıf ve özgürlük üzerine kurulmuş, muazzam bir sinemasal düşünce laboratuvarıdır.

Mehmet Sindel

·

24 Tem 2026

Yıldız Tozu | Isabelle Huppert'in düşünce laboratuvarı
DuendeDuende

HİKAYE

The Odyssey: Dönecek ev yok

Christopher Nolan uzun süredir merakla beklenen Odysseia uyarlaması "The Odyssey"de hikayeyi sözcüklerden ziyade aksiyonla anlatıyor. Dolayısıyla kitapta çok daha kurnaz, kibirli ve hatta yer yer zalim bir karakter olan Odysseus, filmde içsel çatışma ve çelişkiden yoksun bir kahramana dönüşüyor.

Aslı Ildır

·

22 Tem 2026

The Odyssey: Dönecek ev yok
DuendeDuende

HİKAYE

Esir alınan yaratıcılık: Müzisyenler sosyal medyada görünür olmak zorunda mı?

Günümüzde bir müzisyen aynı anda içerik üreticisi, pazarlama ve sosyal medya uzmanı da olmak zorundaymış gibi davranılıyor. James Blake, müzisyenlerin şarkılarını duyurmak için görünür olma çabasıyla ilgili sesini yükseltti ve Türkiye'den Ceylan Ertem ve Jehan Barbur gibi isimler de onu destekledi. Peki sanatçılar, sosyal medyada yeterince görünür değillerse yok mu sayılıyorlar?

Eda Solmaz

·

20 Tem 2026

Esir alınan yaratıcılık: Müzisyenler sosyal medyada görünür olmak zorunda mı?
DuendeDuende

HİKAYE

2026 sinemasında yolun yarısı: Yıl sonunda hangi filmleri hatırlayacağız?

Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

Emre Eminoğlu

·

17 Tem 2026

2026 sinemasında yolun yarısı: Yıl sonunda hangi filmleri hatırlayacağız?