İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.
İlk şakayı kim yapar?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisini pek çok insan gibi ilk gününde çok gülerek izledim. Gösterinin bazı yerlerinde enikonu gerçeklik algım ve zamanla bağlantım sarsıldı: “Bunu gerçekten dedi mi?”  

  • Unutmuşum. Aslında her şeyin ne kadar komik olabileceğini, her şeye gülmenin mümkün olduğunu, “Anladınız siz” demek yerine dümdüz şaka yapılabileceğini, unutmuşum.  

Deniz Göktaş’ın gösterisini biricik kılan şey, sanki son 13 yıldır yaşananların yaşanmadığı, otosansürün gerekli görülmediği, hiç kimsenin attığı tweet’ten korkmadığı, “Silivri soğuktur” esprisinin icat edilmediği, “Düşüncelerimi hapse girmeyecek şekilde ifade edemiyorum” lafının çok normalmiş gibi dilimize takılmadığı bir evrenden fırlamış gibi hissettirmesiydi. Çok uzak bir evrenden değil. Eski günlerden.

Türkiye’de bu zamana kadar şahit olduğumuz, "Aa, bu kadar da olmaz" dediğimiz bütün hukuk dışı olaylar peş peşe yaşanırken çıtayı nereye koyacağımı bir türlü kestiremediğim anlar oldu. O çıta sürekli esnedi. O kadar esnedi ki, doğal afetler, her günü doğal birer afet olan günlerimizi bölen "aksilikler"e dönüştüler. Yangın, deprem, kayyum, kadın cinayetleri, çocuk cinayetleri… Her şeyin durmadan şakasını yaptık. Hiçbir şey yeterince gerçek değilmiş ve her şey o kadar gerçekmiş ki ancak şakasını yaparsak delirmezmişiz gibi davrandık. 

Herkesin son derece normal bulduğu, aman başımıza bir iş gelir mi kaygısı yüzünden geliştirdiğimiz her şeyi şakaya vurma alışkanlığı, kimseyi suçlamak istemiyorum ama, çok uzun yıllardır bir baş etme stratejisi, neredeyse herkes için. Ben haberleri takip etmiyorum diyen için de, durmadan sarkastik gündem şakaları yapanlar için de.

Kanıksanmış güçsüzlüğün veya çaresizliğin en görünür olduğu yer, sosyal medyadaki bu hâl. Daha önce yazdığım "Nörobiyolojik Kıvılcımlar" yazısında, Amerikalı sosyolog Diane Vaugnan’ın "sapmanın normalleşmesi” (normalization of deviance) adını verdiği kavramdan söz etmiştim. Bir yapıda kuralsızlık ve ihlaller sürekli tekrarlandığında, sistem bunu "yeni normal" olarak kodlar ve kanıksar. Bizim kanıksadığımız normal, tekrarlanan adaletsizlikler üzerine sarkastik şakalar yapmaktı. 

Normal neydi? 

Deniz Göktaş, Truman Show filminin sonunda yaşadığımız duyguyu yaşattı bize. Hatırlatayım, filmin sonunda Truman, o suni gerçekliğin gökyüzünü yırtar, gerçek dünyaya adım atardı. Kanıksanmış olanın gerçekliğine o kadar inanmışız ki, aksini görünce şaşırdık. Biri çıktı ve otosansürsüz şaka yapmayı normalleştirdi. Sarkastik değil, gündemin hissettirdiği o çıkmazdan kaçmak için değil. Bildiğimiz, eski usul politik şaka yapıyordu. 

  • Uzun zamandır normal olan şey, hiçbir şeyin şakasının yapılamayacağıydı bize göre. Çünkü bir şey gülünebilecek hâle ancak herkes o meseleyle yüzleştiğinde gelir. Biz bu memlekette hiçbir şeyle şakasını yapacak kadar yüzleşmedik. 

Çünkü ilk şakayı, kendine gülebilen yapar. Arkadaşlar arasında yazılı olmayan bir kural vardır. Örneğin herkesin şişman olduğu bir grupta, zayıflıkla ilgili bir şaka yapılacaksa önce zayıf olan kendiyle ilgili bir şaka yapar. Kendine gülen, başkasına da gülme izni verir. 

Bu coğrafyanın insanına has, son derece zalim lakaplar, espriler vardır. Ofansif mizahın harman olduğu yerdir buralar, bakmayın. Ama Türkiye’de bir süredir ilk şakayı kim yapacak sorusu, kimin incineceğiyle değil, kimin başına ne geleceğiyle ilgili. Memlekette olan bitenlerle bir baş etme yöntemi olarak şakalar yapılıyor, ancak o şakaların da olası bir soruşturmaya neden olmayacak kadar üstü kapalı olması gerekiyor, gerekiyordu. 

Deniz Göktaş’ın gösterisinin bu kadar insana ulaşmasının sırrı bence, sadece komik olması değildi. O pervasızlığın tanıdıklığıydı. Bize normal bir ülkede yaşıyormuşuz gibi hissettirmesiydi yani. Mizah pervasız bir şeydir, o yüzden birden kahkaha atarsınız. Ancak senelerdir mizah bırakın pervasızlığı, ancak ima yoluyla yapılan, hatta biraz ileri gidince yapılamayan; şakayı yapana, şakaya gülene ceza verilen, şaka yüzünden açılan davanın duruşması takip edilen bir şeye dönüştü burada. 

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık.

Bugünün Türkiyesi’nde Deniz Göktaş’a kahraman, cesur yürek muamelesi yapılmasının nedenini gayet iyi anlıyorum. Ancak Deniz Göktaş’a sonunu düşünmeyen bir kahraman değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Sonunu bilen ama başka bir ihtimale inanan bir kahraman gibi... Deniz Göktaş’ın bu kadar çok izlenmesi, sevilmesi bir işaret. Milyonlarca izlenip sadece 185 kişinin CİMER’e şikayet etmesi bile bence bize bir şey söylüyor. 

Timothy Synder, Tiranlık Üzerine kitabında, “baştan itaat” kavramından söz eder. Otoriter rejimlerin gücünün büyük kısmının dayatılmadığını, aslında halk tarafından gönüllü olarak verildiğini savunur. İnsanlar iktidarın kendilerinden ne isteyebileceğini baştan tahmin edip, baştan uyum gösterirken iktidara neyi yapabileceğini “öğretir.” 

Türkiye’de yıllardır sosyal medyadan birlikte takip ettiğimiz gündem, her gün yeni bir şok olarak düşüyor akışımıza. Her bir şok, her bir adaletsizlik sonunda birer şakaya, içeriğe dönüşüp hızla tüketiliyor. “Şaşırdık mı?” ezberi aslında tam da buradan kaynaklanıyor. Biz şaşırmadıkça, “Yaptım çünkü yapabiliyorum” anlayışı hâkim oluyor. Ben Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına şaşırdım. Şaşırma hakkım kenarda dursun istedim. 

Öte yandan şaşırmadım elbette, nerede yaşadığımın farkındayım. Bir vatandaş olarak, şaşırma hakkımız mahfuz kalsın istiyorum. Her şeyin şakası yapılabilsin istiyorum. Zira mümkün olduğunu biliyorum. Şaka yapmak suç değil, şakayı şikayet etmek de normal değil. Bu yüzden de Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisi, neyin normal olduğunu hatırlamak için bir ilaç gibi.

Mizah, her zaman politik bir ifade aracı olmuş, her zaman. Yine yüzleşmediğimiz, konuşmadığımız, sadece iki kutba ayrıldığımız ve giderek aramızdaki uçurumun derinleştiği 2013’ten beri mizah bir tehlike unsuru. "Orantısız zeka" yakıştırmalarını, fenomene dönüşen duvar yazılarını düşünün… Mizah o zamandan beri tehlikeli, o zamandan beri ülkenin bir tarafına ait.

Deniz Göktaş, haşema giyenleri hakir görenlerle alay ettiği esprisini dahi savcılık ifadesinde açıklamak, savunmak durumunda kaldı. Mizaha dair var olan bu önyargı o kadar baskın ki, daha dinlemeden suçlanıyor şaka yapanlar. Sosyal medya, komedyenlerin yargılanmasını, cezalandırılmasını, hak ettiklerini bulmasını isteyenlerle dolu. Halbuki şakalar, gülmek, yüzleşmek, normalleştirmek içindir. Halleder, güler ve geçersiniz. Ve evet, her şeyin şakası yapılabilir. 

Bir şeye körü körüne inanan birini inandığının tersine ikna etmenin çok zor olduğunu biliyorum. Bu yazıyı Deniz Göktaş’ın gösterisinde dinî değerlerle alay ettiğine inanan biri okuyacak mı, emin değilim. Sadece şunu hatırlatmak isterim. Biz, kocaman bir ülkede, birbirinden çok ayrı düşünen, çok ayrı düşen bir halkız ama buralarda en sert şakalar bile kimsenin gönlünü incitmez. Kolu olmayana çolak derler ama çolak dedikleri insanın iki kola ihtiyacı varsa oradadırlar. Buralarda herkes, herkesle birlikte, alınıp darılmadan da gülmeyi bilir. Eski fıkralara bir göz atsanız kâfi.

Gülmek nefes almak gibi, kimsenin hak iddia edemeyeceği kadar insani bir şey. Birlikte gülebilmek bu yüzden imkansız değil, anlaştıktan sonra. Bir gün mutlaka.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Sinem Dönmez

Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

Antalya’da iklim sınavı: COP31’in başarısını nasıl ölçeceğiz?

Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi, Türkiye için sadece uluslararası bir zirveye ev sahipliği yapma meselesi değil. İklim finansmanı, adil geçiş, emisyon azaltımı ve çoktaraflı işbirliği başlıklarında somut ilerleme sağlanması, Türkiye'nin küresel iklim diplomasisindeki rolünün de önemli bir göstergesi olacak. COP31’in başarısını, açıklanan taahhütlerin sayısı değil, ülkelerin somut kararlar alıp bunları uygulamaya dönüştürme kapasitesi belirleyecek.

Pelin Cengiz

·

06 Kas 2026

Antalya’da iklim sınavı: COP31’in başarısını nasıl ölçeceğiz?
AngstAngst
∙

HİKAYE

DOSYA: İklim finansmanında özel sektörün rolü #1

COP31’e günler kala, iklim diplomasisinin en önemli gündem maddelerinden biri yine finansman. Yeni düzenlemelerle birlikte Türkiye’de özel sektörün iklim finansmanında daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekecek gibi görünüyor.

Alev Karakartal

·

06 Kas 2026

DOSYA: İklim finansmanında özel sektörün rolü #1
AngstAngst
∙

HİKAYE

COP31’e doğru iklim finansmanı: 1,3 trilyon dolar nereden gelecek, nereye gidecek?

COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pelin Cengiz

·

02 Kas 2026

COP31’e doğru iklim finansmanı: 1,3 trilyon dolar nereden gelecek, nereye gidecek?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Vartan Estukyan

·

29 Eki 2026

Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

Pelin Cengiz

·

28 Eki 2026

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat