'Işık ve İp': Han Kang'ın yazı masasına bir davet

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Günlük, mektup, biyografi okumayı oldum olası çok severim. Romanlarda, öykülerde, yazarların türlü hünerlerle inşa ettiği fantastik dünyalarda gezinmek pek güzeldir. Fakat yazarın bir karakterin kılığına girmediği, söylemek istediklerini kendi dilinden anlattığı kurmaca dışı kitapları okurken de ufalıp yazarın beyninin kıvrımları arasında gezindiğimi hayal ederim.
Yazarın hayranlıkla okuduğumuz kitaplarını neden ve nasıl yazdığını, yazarken aklından ve kalbinden geçenleri bizzat kendisinden dinlemek bir okur olarak çok şanslı hissettirir bana kendimi. Han Kang’ın Türkçede son yayımlanan kitabı Işık ve İp’i okurken hissettiğim gibi...
- April Yayınları’ndan Göksel Türközü çevirisiyle yayımlanan kitap, yazarın Nobel ödülü konuşmasıyla başlıyor; şiirleriyle devam ediyor ve onu sarıp sarmalayan, ufacık evinin güneş görmeyen bahçesinde büyütmeye çalıştığı bitkiler için tuttuğu günlük notlarla tamamlanıyor.
Işık ve İp’te Han Kang okurlarını nazikçe evine davet ediyor. İlk sayfalardan itibaren sanki ayakkabılarımızı usulca çıkarıp içeri giriyoruz. Başımızı kaldırınca kitabın sayfalarına iliştirilmiş fotoğraflarda da gördüğümüz minik bahçesine ilişiyor gözümüz. Bahçe kuzeye baktığı için pek güneş almıyor. Fakat Han Kang’ın doğru köşelere yerleştirdiği aynalardan yansıyan ışıkla hayata tutunan leylak, kartopu çalısı, ağustos zambağı ve yılansakalını görüp gülümsüyoruz. Yazar, aynaların açısını birkaç günde bir, bazen de günde birkaç kere değiştirirken dünyanın ne kadar hızlı döndüğünü fark ettiğini anlatıyor bize. Ne çok emek, ne çok sevgi var güneşin yansımasında dans ederek büyüyen bu bahçede.

Bahçenin hemen iç tarafında Han Kang’ın yazı masası var. Çukurda olmanın nasıl bir şey olduğunu hissetmek için altına kıvrılıp yan yattığı masa. Her sabah gün doğmadan bu masaya oturduğunu, bir mum yakıp buzdolabının fişini çektiğini, her sabah aynı minik fincanda çay içtiğini anlatıyor biz misafirlerine. O fincanın da şimdi Stockholm Nobel Müzesi’nde sergilendiğini öğreniyoruz bir yandan da albümünden seçip gösterdiği fotoğraflarla.
Uzun yürüyüşlerinde aklına takılan, yazmaya başlarken kendine sorduğu ve yazdıkça derinleşen soruları bu kez bize yöneltiyor; biz de çayımızı yudumlarken o soruların içinde kendimizi buluyoruz:
Şimdiki zaman geçmişe yardım edebilir mi?
Yaşayanlar ölenleri kurtarabilir mi?
ya da daha olgunlaşmış haliyle,
Geçmiş, şimdiki zamana yardım edebilir mi?
Ölenler yaşayanları kurtarabilir mi?
Bizler ne kadar sevebiliriz? Bizim sınırımız nereye kadar? Ne kadar sevmeliyiz ki sonunda insan kalabilelim?
Genelde Han Kang'ın kitaplarını bitirdiğimde zihnim günlerce susmaz. Karakterler içimde kendi aralarında dertleşmeye, beni de dertlendirmeye devam eder. Işık ve İp öyle olmadı. İlk defa Han Kang okurken dinlendiğimi hissettim. Kitabı bitirdiğimde içimde hüzünden çok tuhaf bir huzur duydum. Bu kitabıyla, aynalarını güneşe göre çevirip bahçesini yaşatmaya çalışan yazar, biz okurlarını da aynı sabırla ışığa doğru çeviriyor gibi geldi bana.
Daha önce Han Kang önerdiğimde, çok hüzünlü diye bana sitem eden sevgili arkadaşlarıma bir de bu kitabı okumalarını tavsiye edeceğim. Çünkü aslında Işık ve İp, yazarın şimdiye kadar yayımlanmış diğer kitaplarını da birbirine bağlıyor. Yazar içtenlikle nasıl ve neden yazdığını anlatırken, daha önce okuduğumuz acılar, kayıplar ve yaslar anlam buluyor. Yani o ortak hüznün nereden geldiğini biraz daha iyi anlıyoruz.
Yazıyı, Han Kang’ın henüz sekiz yaşında yazdığı şiirin dizeleriyle sonlandıralım:
"Aşk nedir ki?
Kalplerimizi birbirine bağlayan altın ip tabii ki.
Göğsümün içinde küt küt atan kalbim.
Bizim kalplerimiz arasında.
Onları bağlayan altın bir ip, parlayan bir ip."
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.






