Kalbini attıranların peşinden giden bir iletişimci: Uğur Yüksel


Türk Eğitim Vakfı , eğitimi yarıda kalan gençler adına soruyor: Bu Çanta Kimin?
#BuÇantaKimin? Size #BuÇantaKimin?
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Uğur'u keşfetmek. Uğur, "sineması olmayan bir kasabaydı" dediği Nazilli'de doğmuş ve 17 yaşına kadar orada yaşamış. Sinemada izlediği ilk filmi hatırlamıyor ama Anayurt Oteli'nin hafızasındaki ilk film olduğunu söylüyor. Nazilli'de çekilen film için tüm mahallenin kasabada seks filmleri gösterilen sinemada bir araya geldiğini hatırlıyor: "Sinemaya ilk girdiğim andı ve benim için çok büyüleyici bir şeydi. Ne izlediğimi tabii ki anlamadım. Hikâyesi benim anlamamı bekleyen bir şey değildi. Ben de zaten ona bakmıyordum, Nazilli'ye bakıyordum."
"Ne bulursam izliyordum." Uğur 90'ların sonları ve 2000'lerin başını kendisi için bu cümleyle özetliyor. Benim için 2000'lerin tamamı diyebileceğim o dönemi çok iyi tanıyorum. Kendini arayan, kendi kimliğini kabul etmeye çalışan bir gencin sinemayla ilgilendiğini fark etmesi, geleceğinde sinemayla ilgili bir şeyler yapmak istediği konusunda aydınlanmasının müthiş bir dönem olduğunu hatırlıyorum.
Merak. "Sinema özelinde bir iletişimci olmak var mıydı aklında?" diye soruyorum. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, Gezici Festival ve Ankara Film Festivali derken, başkentin üç büyük festivalinde de çeşitli görevler üstlenmiş, gönüllü çalışmış Uğur. Sinemayla, sanatla ilgili bir şeyler yapmak istediğini bilerek ama ne yapmak istediğini bilmeden: "Şarkıcı olmayı bile düşünmüş olabilirim, zihnimden geçmiş olabilir ama 'Ben bir iletişimci olacağım.' cümlesi asla aklımdan geçmedi. Aslında biraz yol getirdi beni [buraya], merakım getirdi." diyor. Bu bana tanıdık geliyor.

Uğur, "Buradan ne tarafa doğru yürüsek?" sorusunun yanıtını arıyor. | Fotoğraf: Deniz Sabuncu
Çok adım geriden. 2012'nin son günleri, yoksa 2013'ün mü? Ben !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali için gün sayarken, Uğur'la Mars Entertainment'ın Maçka G-mall'daki ofisinde buluşuyoruz. (G-mall artık yok.) O günkü toplantının tarihini belirlediğimiz e-posta; yapacağımız onlarca, belki yüzlerce işbirliğinin ilk adımı oluyor. Onu tanıdıkça; uzmanı olduğu iletişimin, sadece temsil ettiği festival, kurum ve sanatçılara özel olmadığını anlıyorum. Yaptığım işi iyileştirmek, birlikte çalıştığımız durumları güzelleştirmek için benimle de çok iyi iletişim kuruyor Uğur yıllar içinde. Film gösterimlerinde, basın toplantılarında, festivallerde, konserlerde, partilerde bir araya geliyor, gelmeye devam ediyoruz.
!f ruhu, !f ailesi. "Biraz !f ruhu övelim mi?" diye soruyorum. "Tabii ki." diyor, "Her zaman. Hatta sadece onu konuşalım." Hem bizi bir araya getiren hem de Uğur'un "Benim bütün hikâyemin çok önemli bir parçasını oluşturduğu için ve beni yetiştiren bir okul olduğu için çok ayrı bir yerde duruyor." dediği !f hakkında konuşmaya başlıyoruz. O festival artık yok. Ama !f ruhu dendiğinde, !f'lik film dendiğinde hâlâ ne olduğunu anlayan binler, yüz binler var bu kentte. "Bu bir iletişim başarısı mı?" diye sorduğumda net bir cevap veriyor: "Asla değil. Bir iletişimci olarak, asla değil." !f'in yarattığı özgür dünyanın, bir aradalık hissinin, "başka bir dünya" arzusunun yokluğunu çok hisseden bir izleyicisi, takipçisi olarak !f ruhunu benim gibilerin organik bir şekilde oluşturduğunu biliyorum. Özlüyorum !f'i ve özlediğim her şeyde Serra (Ciliv) ve Pelin (Turgut) kadar, Uğur'un da dâhil olduğu tüm !f ekibinin çok büyük katkısı olduğunu hatırlıyorum. İyi ki varlar.

Uğur ve Emre, Kurtuluş sokaklarında !f ruhuyla kenetleniyor. | Fotoğraf: Deniz Sabuncu
İletişim değil, rehberlik. 2015 yılında Uğur ve Zaferhan'ın (Yumru) kurduğu ZU, Yeşim Ustaoğlu ve !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'yle başladıkları film, kültür ve sanat iletişimini yıllar içinde birçok festival, kurum, film ve sanatçıyla sürdürdü. Ben de bugüne kadar Duende'de okuduğun satırların bazılarını ZU sayesinde yazdım, Keşif Sineması'nda dinlediğin seslerden bazılarıyla ZU sayesinde bir araya geldim. Uğur bir kişi ya da kurumla çalışmak için karşısındakinin "o filmin yolculuğunun tüm iletişiminin yürütülmesinde bir rehberin olması gerektiğini gören ve görebilecek olan bir vizyona" sahip olmalarının etkili olduğunu söylüyor. Sanatçıların basın ve halkla ilişkilerini yapmaktan öte, kariyer inşalarında yanlarında durmaktan, onlarla yürümekten zevk aldığını söylüyor. "Arada bunu hatırlayıp kendimle gurur duyuyorum." diyor ve ekliyor: "Sevmediğim ya da kalbimi attırmayan hiçbir şeyin yanında olmamışım." İşte tam da işine de yansıyan bu özelliğinden dolayı ben de onunla gurur duyuyorum.
Uğur'la keşfetmek. Uğur 1930'lardan bir filmi "hayatımı değiştiren ve unutamadığım bir keşif." diye benimle paylaşıp yönetmenini konuşmayı önerdiğinde hiç tereddüt etmiyorum. Uğur'un sinema zevkinin !f'in büyük bir parçası olan Keş!f çizgisinden geldiğini biliyorum çünkü. Tıpkı Keşif Sineması ismi gibi...
Şairler, sanatçılar ve ölüm. Cocteau'yla nasıl tanıştığını sorduğumda, "Genet okuyarak." diyor Uğur: "Genet'yle tanışınca da Cocteau'yla tanışıyorsun aslında." Dönemin kuir yönetmen ve sanatçılarından, Jean Genet ve Jean Cocteau'dan, ikisinin ayrıştığı ve benzeştiği yerlerden konuşuyoruz. "Rönesans insanı" Cocteau'nun The Blood of a Poet (1932), Orpheus (1950) ve The Testament of Orpheus (1960) filmlerinden oluşan üçlemesinde Orfe ve Evridiki'nin hikâyesini kullanması, aklıma ister istemez Céline Sciamma'nın The Portrait of a Lady on Fire'ını getiriyor. "Kuir yönetmenlerin Orfe ve Evridiki mitiyle olan bu saplantısını n'apıcaz?" diye soruyorum. Uğur, "Bütün sanatçılar aslında ölümü merak ediyorlar." diyerek bu durumun kuirlikten çok sanatçı olmakla ilgili olduğunu düşündüğünü söylüyor ve ekliyor: "Cocteau aslında ölümü yenmeye çalışmıyor, ölümü anlamaya çalışıyor."
Diyor ki...
[!f'in] en büyük gücü başka bir şey yapıyor olmasıydı. Biz bu ülkede başka bir şey yapmaya ya da görmeye çok alışık değiliz. Başkaymış gibi olan ya da başka diye tarif ettiklerimizin tam da öyle olmadığını, aslında onun başka bir şeyin şekil değiştirmiş tekrarı olduğunu deneyimlediğinde görüyorsun. Ama !f gerçekten de [ortaya] olmayan bir şey koydu. Hep "başka bir dünya" arzusu vardı ama dünyanın bir tarifi yoktu. Ama [şunu] biliyorduk: O dünyanın içinde özgür olduğumuzu, kendimiz olduğumuzu.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Uğur Yüksel'le iletişim, !f ruhu ve avangart sinema üzerine. | Keşif: Jean Cocteau
07 Ara 2022

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




