Katliamın bağlamsız estetiği: Hiçbir Şey Yerinde Değil


Tasarım dünyasının buluşma noktası Akaretler Design Antiques Show Türkiye’nin en seçkin antika evleri, tasarım galerileri ve koleksiyonerleri, ADA-Akaretler Design Antiques Show ’un ikinci edisyonunda bir araya geliyor. Bilgili Holding’in sanat ve tasarıma olan tutkusuyla hayata geçirilen bu özel etkinlik, antika eserlerle çağdaş tasarımları buluşturarak katılımcılara, sanat ve zanaatkarlığın derinliklerini keşfetme fırsatı sunuyor. Nerede ve ne zaman? 1 Kasım ’daki önizlemenin ardından 2-9 Kasım ’da genel ziyarete açık Akaretler Design Antiques Show, Akaretler Sıraevler ’de. Dekorasyon ve tasarım dünyasında öne çıkan global mecra Maison Française işbirliğiyle düzenlenen etkinlikte, dünyaca ünlü tasarımcıların imzasını taşıyan dönem mobilyaları ve aksesuarlarından paha biçilmez antikalara kadar geniş bir yelpazede nadide parçalar sergileniyor. Estetik değerini aşarak hikayeleriyle ziyaretçileri geçmişle bugünün kesişimine doğru bir yolculuğa çıkaran eserlerle Akaretler Design Antiques Show , zamansız tasarım anlayışını modern dokunuşlarla birleştirerek sanat ve tasarım tutkunlarına ilham vermeyi amaçlıyor. Akaretler Design Antiques Show ile ilgili ayrıntılı bilgiye buradan erişebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Burak Çevik imzalı Hiçbir Şey Yerinde Değil, Altın Koza Film Festivali’nde “Kadir Beycioğlu Jüri Özel Ödülü”, “En iyi Yönetmen” ve “En İyi Sanat Yönetmeni” ödüllerini aldı. Film henüz vizyona girmeden “Bahçelievler Katliamı”nı konu edineceği için ilgi uyandırmıştı.
8 Ekim 1978'de 7 Türkiye İşçi Partili gencin ülkücü militanlarca katledildiği, siyasi tarihimizin hesaplaşılmamış pek çok sayfasından biri olan olayın beyazperdeye ilk kez nasıl aktarılacağı merakla bekleniyordu. Hâl böyleyken katliamın faillerinden Haluk Kırcı’nın da danışmanları arasında olduğu filmin tartışma uyandırması şaşırtıcı da sayılmazdı.
Yönetmen Burak Çevik ise film vizyona girmeden önce T24'ten Hazal Özvarış'a verdiği röportajda bu tartışmalara dair pozisyonunu önden belirlemişti: "Filmimi ülkücülere ya da solculara beğendirmekle ilgilenmiyorum."
Katliamın gerçekliğini estetik gerekçelerle bükmek
Film, eski bir televizyonun cızırtılı yayınından izlediğimiz bir haber bülteniyle başlıyor. Dönemin şiddet olaylarının aktarıldığı TRT yayınının ardından kamera, silahsız mücadeleyi savunan beş gencin kendi aralarında solun çeşitli fraksiyonlarına yönelik yürüttüğü tartışmalara dönüyor. Bir yandan da içlerinden birinin doğum günü kutlaması üzerinden, bunun bir burjuva âdeti olup olmadığına yönelik naif bir tartışmayı takip ediyoruz. Birbirlerine sürekli olarak "yoldaş" diye hitap eden bu gençler, sol ideolojinin naif ve çocuksu olduğu kadar karikatürize bir temsilini sunuyorlar.
Solcu gençlerden birinin sigara almak için dışarıya çıkmasıyla, filmin ikinci yarısına geçiş yapıyoruz. Tam da ortasına gelen bu noktada filmin isminin çıkmasından da anlayacağımız üzere film gerçek anlamda burada başlıyor. Bu noktadan itibaren filmin tek plandan oluşan ikinci yarısı boyunca iki ülkücü militanın eve girerek, silahsız gençleri işkenceyle öldürmesine şahitlik ediyoruz.

Hiçbir Şey Yerinde Değil | Burak Çevik
Katliamın gerçekliğini estetik gerekçelerle büken bu bölüm boyunca, her ne kadar tali yollardan bir bağlam sunulmaya çalışılsa da esasında perdede seyrettiğimiz, bir grup "idealist ve masum" solcu gencin, yine inandığı değerler uğruna birilerini öldürmeyi göze almış "iki sağcı genç" tarafından katledildiği, şiddetin ön planda olduğu bir manzara. Burada manzara ifadesini kullanıyorum çünkü gençlerin katledilmesine giden süreç, ülkücü gencin tiradı ve sahne yerleştirmeleriyle seyirlik bir kompozisyona oturtuluyor. Ağzının içine kağıt sokulmuş ve yüzü masaya dayanmış, kafasını kaldırmasına izin verilmeyen iki solcu gencin arasından memlekete ve davasına dair tiratlar atan heybetli bir sağcı görüyoruz.
Birazdan öldüreceği gençleri aşağılarken, onu bu katliama götüren motivasyonu da histerik bir biçimde dile getiriyor. Burada sol-sağ çatışmasında ölen masum insanlara yönelik yine dönemin şiddet havasını izleyiciyle hissettiren başka cümlelere de rastlıyoruz. Kısacası film, cinayeti işleyenlerin politik arka planını ve rejimle ilişkisini göstermeye gerek duymadan, "inandığı değerler uğruna başkalarını öldürmeyi göze alan iki sağcı genç portresi" sunuyor.
Şiddetin özellikle tarihsel gerçeklerden uyarlanan anlatılarda oldukça güçlü bir bağlamsızlaştırma aracı olarak kullanıldığını söylemek mümkün. Holokost üzerine çekilen filmler etrafında uzun süredir devam eden tartışmaların geldiği noktada sinema dünyasının Glazer’in The Zone of Interest'ini büyük bir beğeniyle kucaklamasının arkasında da filmin kurbanın uğradığı zulmü, estetik formun dışında tutması vardı. Film her şeyden önce izleyicinin, bu zulme seyirlik bir formda ortak olmasını reddettiği için çok güçlü bir çerçeve sunuyordu.
Hiçbir Şey Yerinde Değil ise bunun tam aksi yönde, kurbanların gördüğü şiddeti filmin merkezine oturtuyor. Katledilenlerin dünyası klişelerle ancak bir "ön hikaye" olarak perdeye yansırken, katliamcı büyük tiratları, enerjisi ve motivasyonuyla filmin belkemiğinde duruyor. Hatta ülkücü katillerin diyaloglarında ve hareketlerinde onların da aynı siyasi iklimin kurbanları olduklarına yönelik göndermelere de rastlıyoruz.
Bu şiddet sekansları, kurban ve faillerin aynı şiddet döngüsünde eşitlendikleri bir kompozisyon yaratıyor. Böylece film yeni bir politik kanal, düşünsel bir perspektif ya da ilişkisellik açmıyor, aksine varolan nedensellikleri dahi silikleştiren bir noktaya evriliyor. Katliam ve şiddet de böylece modern sinemanın gelişmiş araçlarıyla sunulan seyirlik bir düzleme oturuyor.
Filmde özellikle solcu karakterlerin derinliksiz ve tekdüze bir karikatür olarak sunulması da şiddet estetiğinin işlemesini kolaylaştırıyor. "Gauchist", "yoldaş" gibi terimlerin enflasyonu, tartışmaların romantikliği, karşılaştıkları şiddet karşısındaki çaresizlikleri, solcuları dönemin basit birer figüranı ve kurbanı konumuna oturturken katilin konumlanması ve ajite tiradı, sağın o dönemden beri tekrarladığı argümanların bir kere de beyazperdeden kendisini duyurmasına olanak tanıyor.
Böylece katledilen insanlarının hikayeleri, dönemin “belirsiz” şiddet sarmalının arkasında “olağan” bir senaryoya indirgeniyor ve izleyenin sorgulamadan kapıldığı seyirlik bir anlatı evreni ortaya çıkıyor. Dolayısıyla film henüz hesabı görülmemiş korkunç bir katliamı ele alarak onu “aşkın” bir sanat anlayışının basit bir çıktısına dönüştürüyor.

Hürriyet gazetesinde katliamın haberi
Peki bir katliamın hikayesini kurmacayla dönüştürüp, hikayenin politik mahiyetini belirsizleştiren yönetmenin sorumluluğu nerede başlıyor, nerede bitiyor?
8 Ekim 1978'de beşi evde, ikisi ise yolda olmak üzere yedi gencin katledildiğini biliyoruz, ancak filmde estetik nedenlerle dört gencin öldürülmesine şahit oluyoruz. Bu konuda yönetmen, kendisini "bir belgesel çekmediğini" ifade ederek savunuyor. Ancak Türkiye'yi 12 Eylül darbesine götüren yolun en kritik köşe taşlarından olan bu olayın ilk temsilini beyazperdeye uyarlamak yine de belli bir politik ve ahlaki sorumluluk gerektiriyor.
Buradaki sorun, gerçeği olduğu gibi aktarmaktan ziyade, tarihsel kurmacanın politik mahiyetinde ortaya çıkıyor. Kurbanlar ile failler arasındaki ilişkileri bir şiddet sarmalının ortasında silikleştiren, tarihsel bağlamından koparan ve 12 Eylül’ün kitleleri hapsettiği apolitizmin kaba bir anlatısını sunan bir hikayeleştirme, bu sorumluluğu almak bir tarafa, tarihsel gerçekliği tabiri caizse “estetiğin mezesine” dönüştürüyor. Yönetmen de zaten röportajlarında konu katliamın politik mahiyetine gelince bu sorumluluğu peşinen reddediyor. Böylece Bahçelievler Katliamı, ortak hafızada kapladığı yerden çıkarılıp pazarlanabilir bir şiddet estetiğinin ilgi çekici bir nesnesine dönüşüyor.
Gerçeğe dönersek...
Her şeyden önce Türkiye’de siyasi iklim, halen 12 Eylül'ün izlerini taşıyor. 1980 darbesinden önceki dönemin ideolojiler uğruna hayatından olan "gençlerin uçarılıkları" ve “kardeşin kardeşi vurduğu” bir kesit olarak aktarılması da bizzat darbecilerin yerleştirdiği ve halen karşılık bulan bir söylem.

Milliyet gazetesinin Kırcı'nın nikahına da değinen, Ağar'la ilgili bir haberi | BBC Türkçe
Bu söylem aracılığıyla açıkça farklı politik talepleri olan politik gruplar aynı potada eritildi ve geçmişle sahici bir hesaplaşmanın önü kesilerek darbeye ve sonrasındaki döneme meşru bir zemin hazırlandı. Bahçelievler Katliamı’nın faillerinin de içinde olduğu dönemin karanlık isimleri ise adil bir yargılama sürecinden geçmedi, hatta devletin farklı kademelerinde görevlendirildi. Aslında filmde aşırı vurguyla eşitlenerek yansıtıldığı gibi iki farklı kamptan ziyade, devlet destekli paramiliter örgütlerin sahneye çıktığı bir gerçeklik söz konusuydu.
Hiçbir Şey Yerinde Değil ise 12 Eylül’ün kendisinden önceki dönemi “şiddet sarmalıyla” eşitleyerek oluşturmaya çalıştığı meşruiyeti besleyen bu çerçeveden çıkamıyor. En azından yönetmenin kurmaca saflarına tutunup kendi estetik dünyasını azade kılmaya çalıştığı gerçek bu.
DÜZELTME VE TEKZİP
"Sayın yetkili,
1 Kasım 2024 tarihinde üyelerinize mail olarak gönderdiğiniz 'Anora, Hiçbir Şey Yerinde Değil' başlıklı mailin içeriğinde yer alan, Enes Köse'nin yazdığı 'Katliamın bağlamsız estetiği: Hiçbir Şey Yerinde Değil' başlıklı yazıda doğru olmayan, kritik bir hata mevcuttur.
Filmin danışmanları arasında Haluk Kırcı'nın yer aldığı belirtilmiş olmasına rağmen bu doğru değildir. Bu durum filmin jeneriğinde de sabittir. Filmin iki danışmanı bulunmaktadır. Tanıl Bora ve Naci Emre Boran.
Yazıda yer alan: ''Hâl böyleyken katliamın faillerinden Haluk Kırcı’nın da danışmanları arasında olduğu filmin tartışma uyandırması şaşırtıcı da sayılmazdı.'' cümlesi kamuoyunu doğru olmayan bir şekilde bilgilendirmiştir. Politik düzlemde tartışılan bir film için bu kritik hatanın filmin yapımcılarına maddi ve manevi zararları olma potansiyeli mevcuttur.
Bu nedenle filmin yönetmeni ve yapımcısı olarak, tekzip usulüne uygun olarak, bu maili aldığınız tarihten itibaren 3 iş gün içinde, bu hatanın ve mağduriyetin giderilmesini ve yazının aynı mail listenize (aynı kişilere) tekrardan ve tekzip edilerek iletilmesini talep ediyorum. Bunun yanında ayrıca sitenizde yer alan yazının ve bu yazıyla ilgili sosyal medya gönderilerinizin de da aynı şekilde tekzip edilmesini talep ediyorum.
İyi çalışmalar dilerim,
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Sean Baker’ın Altın Palmiye ödüllü filmi "Anora" ve Burak Çevik’in gösterimdeki filmi "Hiçbir Şey Yerinde Değil" incelemeleri.
01 Kas 2024

YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

"Bir şey olmak zorunda mıyız? Hayır, ama amaçsızca nehirde akarken karşımıza çıkacak her şeye hazırlıklı olacak kadar da olgun muyuz?" Bibliyoterapi'de hayat amacı peşine düşmeden yalnızca var olarak hayatta kalan karakterlere odaklanan üç kitaplık bir reçete var bu hafta.

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026






