Kayıp bir mevsimin yasını tutmak: Kış matemi

Dışa dönüklüğün başarı sayıldığı, eylemselliğin, aktifliğin övüldüğü, hız odaklı bu çağda, kışı kaybetmek aynı zamanda “içerisini” kaybetmek anlamına da gelebilir mi? Çünkü kış geldiğinde canlılar içe dönmeye, içe çekilmeye bir nevi hak kazanırlar. Zira yeniden yeşerebilmek için buna ihtiyaç vardır.
Kayıp bir mevsimin yasını tutmak: Kış matemi

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Kar kürelerini bilirsiniz. Benim için bir kar küresini ters düz edip uzun uzun ona bakmak bir masalın içine yerleşmeye benzer. Kar yağdığında evin perdelerini sonuna kadar açıp bir battaniyenin altında sanki bir kar küresinin içindeymişçesine hissetmek de hayattaki büyük hazlardan biri olabilir benim için. Evler ancak kar yağarken bir kar küresine dönüşüverirler çünkü.

Tabii kalmadı artık o lapa lapa yağan karlar, o karlara ev sahipliği yapan kışlar. Kış dediğim sanki çok yakın bir gelecekte bir nostalji anlatısına dönüşecek. Kar yağarken okulların tatil edilmiş olmasına yeni nesil asla inanmayacak.

Yaz kapıdayken nereden çıktı şimdi bu “kış yazısı” diye soruyorum kendime. Amacım kışçılar, yazcılar tartışmasına girmek değil ancak bu yıl bir türlü gelemeyen, yaşanamayan kış, dört mevsimi yaşamaya alışkın bizler için ne gibi tehlikeler barındırıyor? Hayatımızdan kış eksildiğinde kendimize dair neyi kaybetmiş olacağımızı merak ediyorum. 

Ben çok yakında “kış depresyonu”nun tanımının değişeceğini düşünüyorum. Kış depresyonu, kışın girilen bir depresyon türü olmaktan çıkacak da kışın yaşanamayışından doğan bir depresyona dönüşecekmiş gibi. Bunun semptomlarını da hep beraber yaşayıp göreceğiz. Kışın kaybı bizi kolektif bir yasa sürükleyecek kuşkusuz. Aslında bu yas türünün adı çoktan konuldu bile: Ekolojik yas. Bu kavram üzerine uzun süredir yazılıp çiziliyor.

  • Nedir? Ekolojik yas (eco-grief), 1940'ta Aldo Leopold tarafından doğal afetler, orman yangınları, iklim değişikliği, soyları tükenen türler, buzulların erimesi, su kıtlığı, hava kirliliği gibi olaylara karşı verilen psikolojik bir tepki olarak tanımlanıyor. 

Ekolojik yas, üzerinde yaşadığımız gezegende değer verdiğimiz hayati şeylerin beklenen ya da beklenmedik kaybı neticesinde hissedilen duygular aslında. Ekolojik yas süreci, sadece doğanın ya da canlıların doğrudan kaybıyla değil, bu kayıpların yaşam tarzımızda meydana getirdiği olumsuz değişikliklere gösterilen tepki olarak da ortaya çıkabiliyor.

Buzul cenazeleri

Bu yıl ayılar kış uykusuna yatamadılar, yatanlar da kısa bir süre sonra uyandılar. Kış uykusuna yatamayan ayıların metabolizmalarında zayıflıklar gözlemlendi. Bazı derelerde su seviyesi sudaki canlı hayatını çok ciddi bir şekilde tehdit eder hâle geldi. Tarımsal kuraklık nedeniyle gıda krizinin kapıda olduğunu biliyoruz. Ağaçların, çiçeklerin yalancı baharlarla kafası allak bullak. Buzullar birer birer çekip gidiyorlar dünyamızdan sonsuzluğa doğru. 

Durumun vehametine dikkat çekmek amacıyla bir süredir eriyen buzullar için önce İzlanda’da, sonra da İsviçre Alpleri’nde buzul cenazeleri düzenlenmeye başlandı.

1890’da İzlanda’daki Okjökull buzulunun 16 kilometrekare büyüklüğünde olduğu, 2012 yılında ise bu rakamın ne yazık ki 700 metrekareye kadar düştüğü tespit edildi. Okjökull buzulunun erimesinden dolayı aralarında İzlanda Başbakanı'nın da bulunduğu 100 kişi, buzulun bulunduğu tepeye çıkıp onu anmak için buraya bronz bir anıt koydular. 

İsviçre İklim Koruma Derneği'den Alessandro Degiacomi, ülkenin kuzeydoğusundaki Glarus Alpleri'nde yer alan Pizol adlı buzulun kütlesinin çok önemli bir kısmını kaybettiğini ve artık bilimsel olarak buzul olarak sınıflandırılamayacağını belirtti. Bunun sonucunda siyahlar giymiş doğaseverler uzun bir yürüyüşün ardından Pizol dağının 2.700 rakımlı noktasındaki eriyen buzula ulaştı. Avusturya ve Lihteştayn sınırına yakın bir noktada bir papaz ve birkaç bilim insanı, buzul anısına Alp borazanları eşliğinde konuşma yaptı. Ardından buzul anısına bir çelenk kondu. 

Pizol, elbette İsviçre Alpleri'nde tamamen eriyen ilk buzul değil. Zurich ETH Üniversitesi'nden buzul bilimci Matthias Huss, İsviçre'de 1850 yılından bu yana 500'den fazla buzulun tamamen yok olduğunu ve bunlardan 50'sinin isimlendirilmiş olanlardan olduğunu belirtti.

Soğuğun iyileştiriciliği

Malumunuz soğuk hemen her şeyi muhafaza eden bir özellikte hatta tedavi ediciliği bile var. Söz gelimi buz, yaralı bir bölgeye temas ettiğinde kan taşıyan damarları büzer. Sonuç olarak buradaki kanama azalır. Ayrıca buz, darbelerin acısını da yatıştırır. Darbe sonucu oluşabilecek morarmaları da önler. Kış mevsiminin acaba ıstırap içindeki ruhlarımıza iyi gelen bir yanı var mıdır? Yağan karın huzur vermesinin, içimizdeki acıyı yatıştırmasıyla bir ilgisi olabilir mi? 

İngilizcedeki freeze (donmak) kelimesi zamanı, ilerlemeyi, bir filmi durdurmak anlamına da gelmektedir. Soğukta zaman neredeyse durur, hayat yavaşlar. Elbette tüm diğer canlılar gibi insan da bu yavaşlıktan nasibini alır. Belki kış uykusuna yatmaz ama içindeki ısıyı ve enerjiyi korumaya alır. Onu har vurup harman savurmaz. 

Soğuğun kaya gibi sertleştirdiği pek çok şey vardır. Soğukta hiçbir şey çürümediğinden, ölüler için de yaşayanlar için de zaman durmuştur. Soğuk bir nevi eşitler; canlıyla cansızı, iç dünya ile dış dünyayı… Bir sonraki mevsime varabilmek için, soğuk en çok sabretmeyi öğretir sanki. İnsanın durabilme becerisini geliştirir.  

Dışa dönüklüğün başarı sayıldığı, eylemselliğin, aktifliğin övüldüğü, hız odaklı bu çağda, kışı kaybetmek aynı zamanda “içerisini” kaybetmek anlamına da gelebilir mi? Çünkü kış geldiğinde canlılar içe dönmeye, içe çekilmeye bir nevi hak kazanırlar. Zira yeniden yeşerebilmek için buna ihtiyaç vardır. Kışın olmadığı bir gezegende, kışın uğramadığı bir ruhsallıkta yaralarımızı ne saracak? İçeride duramazsak dışarıda nasıl var olacağız?

Kışın kış gibi yaşanmadığı bir gezegende görüyoruz ve biliyoruz ki bahar da bahar gibi yaşan(a)mıyor. Hatta bahar hiç yaşanmıyor, çat diye yaz geliveriyor. Geçiş alanlarımız azalıyor. Buzul cenazelerinden sonra kış cenazesinin olasılığı içimi fazlasıyla ürkütüyor. Kışı kaybetmek istemiyorum.

İşte bu da ekolojik anksiyete. Kim ne derse desin ben kışı savunmaya devam edeceğim.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Dijital çağ kolonyalizminin yeni adı: Plastik atık sömürgeciliği

Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Pelin Cengiz

·

17 Ağu 2026

Dijital çağ kolonyalizminin yeni adı: Plastik atık sömürgeciliği
AngstAngst

HİKAYE

Ödünç tercihler: Çok şey seçiyoruz, peki ne kadarına biz karar veriyoruz?

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?

Metin V. Bayrak

·

16 Ağu 2026

Ödünç tercihler: Çok şey seçiyoruz, peki ne kadarına biz karar veriyoruz?
AngstAngst

HİKAYE

COP31 hakkında bilmediklerimiz: İklim Zirvesi’ne başkanlık etmenin maliyeti nedir?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Pelin Cengiz

·

12 Ağu 2026

COP31 hakkında bilmediklerimiz: İklim Zirvesi’ne başkanlık etmenin maliyeti nedir?
AngstAngst

HİKAYE

Dünyaya doğru yürümek: Neden yürümeye sahip çıkmalıyız?

Yürümek yeni keşfedilmiş değil. Daha iyi olmak için öğrenilmeyi ve başarılmayı bekleyen uğraşlardan biri hiç değil. Tam tersine, insanın dünyayla ilişki kurmasının en eski biçimlerinden biri. Şimdi ona yeniden dönmemizin nedeni de bu kadar basit: İnsana özgü ortak bir eylemi ve onun gücünü yeniden hatırlamak.

Elif Bayram

·

12 Ağu 2026

Dünyaya doğru yürümek: Neden yürümeye sahip çıkmalıyız?
AngstAngst

HİKAYE

Özgün değiliz, hiçbirimiz: Aynının cehenneminden kaçış

Bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz. Yapay zeka milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazdığı için aynı dili üretiyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?

Tuğçe Isıyel

·

09 Ağu 2026

Özgün değiliz, hiçbirimiz: Aynının cehenneminden kaçış