Kenan Doğulu ile Symphonity projesi üzerine: 'Kendimi eski bir Rus besteci gibi hissettim'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Kenan Doğulu’nun yaklaşık beş yıldır üzerinde çalıştığı “Symphonity” projesi Atlantis Yapım ve Doğulu Music işbirliğiyle 2 ve 3 Mayıs’ta İstanbul Kongre Merkezi’nde sahnede olacak. Doğulu ile performansı öncesi Zoom’da buluşuyoruz. Kenan Doğulu, 90’ların çoğu pop yıldızının aksine snopluktan çok uzak müzisyenlerden. 88 kişilik bir senfoni orkestrası ile şarkılarını seslendirme heyecanı ise onu adeta öğrencilik yıllarına döndürmüş…
Senfoni konserleri son dönemde çoğu sanatçının gündeminde. Sizin için artık büyük bir senfoni orkestrası ile konser verme vakti gelmiş miydi?
Konservatuvarda aldığım ilk eğitim klasik müzikti. Piyano bölümü ile başlamıştım. Klasik gitar bölümü açıldıktan sonra oraya transfer oldum. İlk bestelerimi hep piyano ile yapmaya başladım. "Aşk Oyunu", "Kurşun Adres Sormaz Ki" gibi gençken yazdığım şarkılarımın intro'larında hep klasik müzik tınıları vardı; piyano ile başlıyorlardı.
İlk günden itibaren hem biraz türkü hem de biraz klasik müzikle şarkılarımı harmanladım. O dönemde Türkçe sözlü pop müziğindeki bestelerde yola çıkış genellikle Türk sanat müziği ya da arabesk oluyordu. Bense türküleri baz aldım ve klasiğe de hep yakın durdum. Hatta şarkılarımın caza da uyarlanabilmesinin en önemli sebeplerinden biri o.
Klasik müzik dinlemekten, konserlerine gitmekten keyif alırım. Geçen ay Los Angeles'ta Disney Music Hall'da Gustavo Dudamel'in yönettiği bir konsere gittim; çok etkileyiciydi. Zaman zaman özel projeler için büyük orkestralar eşliğinde şarkılar söyledim. En son, İş Bankası'nın 100. yıldönümü konseri için Haliç'te, denizin üzerine kurulan bir sahnede sanatçı dostlarımızla bir gösterimiz oldu.

Son beş yıldır “Symphonity” projem için detaylı bir çalışma hâlindeyiz. Sonunda beklenen o gün geldi. İnanılmaz heyecanlıyız. Bu tip projeler Türkiye'de yapıldığında çoğu zaman iş biraz aceleye gelir. Sadece düz akor basan kemanlar ve beklendik, sürprizsiz aranjmanlarla tam olarak da bizi doyuracak bir müzik ve ses kalitesine ulaşamayız. Fakat biz en iyi sesin ve uyumun peşine düştük. Konserde çalacağımız şarkıların klasik düzenlemelerini Ercüment Orkut yaptı. "İhtimaller" caz projelerimde de beraber çalışıyoruz.
Özenle seçtiğimiz şarkıları nasıl başka bir dünyaya evirebilirizin peşine düştük. Ayrıca şefimiz, Lizbon senfoninin de başında olan büyük bir maestro, Antonio Pirolli. Onunla olmak heyecan verici.
Şarkılarınızın klasik versiyonlarını ilk kez duymak sizi nasıl hissettirdi?
Bazı şarkılarda gözlerim doldu ve gururlandım. Kendimi eski çağlardan efsane bir Rus besteci gibi hissettiğim anlar bile oldu. (Gülüyor.) Daha önce şarkılarım hiç bu şekilde çalınmadığı için nasıl bir sonuç çıkacağına dair kimsenin fikri yok. O yüzden ilk iki konseri dünya prömiyeri olarak adlandırıp bunu mümkün olan en prestijli konser salonlarına taşımak istiyoruz. Londra, Berlin, Avustralya… "Sydney Opera House'da çalabilir miyiz?", "Japonya'ya gidebilir miyiz?" kendimize bunları soruyoruz. Türk müziğinin de bu tarafını göstermek istiyoruz.
Şarkıların senfonik versiyonları aslında bir anlamda müziğin kaynağına geri dönmek gibi... Müzik kendi kendini tekrar eden, evrilerek değişip yenilenen bir sanat. Bu konserlerde şarkılar özle buluşacak ve gerçek müzisyen görmeyi özlediğimiz bu zamanlarda çok sesli, akustik vibrasyonla yüzde yüz canlı müzik herkese çok keyifli anlar yaşatacak. Gecikmiş bir hayali hayata geçiriyorum aslında. Yıllarca hayal edip şimdi yapma nedenimiz ise mükemmellik dürtüsü.
Bu konsere konservatuvardaki öğretmenlerimi de çağıracağım. "Buyurun hocam, bakın neler yaptık" diyebileceğimiz bir iş oldu. Artık sunma noktasına gelebildiğimiz için mutluyum.

Sizi en çok şaşırtan şarkı hangisi oldu?
Repertuvarı ağırlıklı olarak klasik müziğe uygun olan bestelerimden seçmeye gayret ettik. Bizi en şaşırtan "Kurşun Adres Sormaz Ki" oldu sanırım. Orijinal introsu da klasik piyanoyla başlayan bir eser olsa da Ortadoğu ezgileri taşıyan bir şarkı. Klasik yazıya bu kadar yakışması sürpriz oldu. "Yüzsüz Yürek", "Yaparım Bilirsin” dahil toplam 17 şarkı çalacağız. Hepsi birbirinden daha etkili ve sürprizlerle dolu.
Şarkılarınız oyun hamuru gibi. Caz formuna da girebiliyor, elektronik de olabiliyor. Görüldüğü gibi klasik yapıda da sizi şaşırtmamış...
Parçaları deforme etmek çok sevdiğim bir şey. Bugünlerde unuttuğumuz çok büyük bir gerçek var. Günlük hayatımızda artık iyi melodiler duyamıyoruz maalesef. Müzik, melodisiz çok eksik. Pop müzik dünyası bir-iki notaya kilitlenmiş durumda. İyi melodinin ne büyük bir cevher olduğu unutuldu.
Özellikle 90'lar ve 2000'lerdeki bestelerin melodileri çok daha iyidir mesela. Trendler de değişiyor elbet. Minimal bir ana melodi çizgisi var bugünlerde. Melodik yapısı kuvvetli olduğu zaman bir şarkıyı tek piyano, tek gitarla da çalsan etkili oluyor. Geriye dönüp kendi işlerimi bir müzisyen olarak analiz ettiğimde yakaladığım en büyük özellik melodilerin iyi olması. İyi melodi her enstrümandan iyi duyulur.
Sahnede 88 kişi olacaksınız. Gerçek bir orkestra var karşımızda. Bu kadar insanı biraraya getirmek zor muydu?
88 kişiden çıkacak ses için tek tek bütün o partisyonların yazılması işin en zor, bir o kadar da keyifli kısımlarından. Ercüment'e bu işi emanet ederken "Daha önce yapılan, gördüğümüz, duyduğumuz işlerden farklı olarak bu işte müzikal bir doyum ve keyif veren bir estetik hayal ediyorum" dedim. O da şahane bir iş çıkardı hayal gücü, kabiliyeti ve tecrübesiyle. Millî takım diyebileceğim bir müzisyen grubuyla çalışıyoruz. Türkiye'nin her yerinden önemli klasik müzik sanatçıları biraraya geliyor. Bu şampiyonlar ligi ekibiyle de çok iyi bir ses ve uyum yakalayacağımıza eminim.
İzleyici bu konseri sizin pop performanslarınız gibi ayakta göbek atarak bitirmeyecek herhalde...
Sonunda ayakta alkışlayacaklarını hayal etmek istiyorum ama hayır, sonunda göbek atmak yok. (Gülüyor.)
'Ara Beni Lütfen' umduğum ilgiyi görmemişti çünkü kimsenin şarj sorunu yoktu o dönem
Sizin dinleyiciniz yeniliğe açık mı?
Tüketim alışkanlıklarının bize getirdiği hız feci bir noktada. Biz aslında biraz akıntıya karşı kürek çeken 3-5 tane cengaveriz. Kendim gibi birkaç kişi daha görüyorum etrafta. İnandığımız ve sevdiğimiz şeyi başkalarına anlatmaya çalışmak, yeni bir pencere açmak, riske girmek beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü pop müzik dinleyicileri klasik müzik seviyor olsalardı, klasik müzik konserine giderlerdi. Klasik müzikçiler de pop müzik sevselerdi pop konserine giderlerdi. İşte ikisini de sevenler burada olacak.
Hem "Ara Beni Lütfen" hem de Chopin dinleyen vardır diye düşünüyorum. O ortak müşterekte buluşturacağız insanları. Sadece Kenan şarkıları sevdiği için gelenleri değil klasik müzik sevenleri de ağırlamak istiyoruz. "Acaba bu neymiş, gidip bir bakalım" diyecekler ve çok sevecekler. Amacımız herkesin buluştuğu romantik bir müzik atmosferi yaratmak. Çünkü gerçek olan bir şey var, iyi müzik.
"Ara Beni Lütfen" demişken... Spotify'da 114 milyondan fazla dinlenmiş şarkı. 20 Reels baksam, 21'incisinde o parça var. 2006'daki bir şarkının şu an bile her yerde olmasının hissi nasıl?
Beren'in (Saat) anneannesinin lafıdır bu: "İkinci gürlük vakti". Hayatta verilen ikinci şans gibi. Festival albümünde "Çakkıdı", "Aşk Kokusu" gibi 5-6 tane hit olmuş şarkı vardı. "Ara Beni Lütfen" umduğum ilgiyi görmemişti. O dönem cep telefonları herkesin hayatında hayati önem taşımıyordu. Bir insanın şarjının bitmesi ne kadar büyük bir problem olabilirdi ki? Bu durum kimsenin o kadar da derdi değildi. Ama şimdi, "Belki de şarjın bitti" naif bir Pollyannacılık taşıyan tekno romantik bir ruh hâli.
İlk değil bu, daha önce de oldu benzer durum. O yüzden artık şaşırmıyorum. Eski bir şarkımın tekrar listelere girmesi yepyeni bir şarkı çıkarmışım kadar büyük mutluluk yaratıyor bende. Son dönemde cover işler de yükselişte. Belki de demin konuştuğumuz gibi melodilerin azalması, sözlerin yüzeyselleşmesi insanların ister istemez eskiden yapılmış şarkıları keşfetmesine ve onlara daha çok sarılmasına sebep oluyor.
Bence siz çok da geçmişte yaşamayan ve nostalji sevmeyen bir müzisyensiniz. Hep daha da ileriye, hep yeni müzik üretmeye gayret ediyorsunuz...
Sürekli yaptıklarını ve başarılarını anlatıp nasihat verir pozisyona geçtiğin zaman yeni bir şeylere cesaret etmen zorlaşıyor. Yavaşlama, köhneleşme, eskime hissi doğuyor içinde insanın. Aslında sırf bu yüzden bile sevmiyorum hiç kendimi anlatmayı. Konuk olmamı istedikleri seminerler, söyleşiler, paneller de ilgimi çekmiyor. Aktifim, yoğunum, konuşarak değil yaparak geçirmek istiyorum zamanımı.
Başardıklarım yaşanmamış gibi bir heyecanda durabilme gayretinde olmaya çalışıyorum. Hep yeni bir şey deniyorum. Söylediğim lafı bile tekrar etmemeye gayret ediyorum. Genç müzisyenler gelip bana diyor ki: "Bir sürü şarkı yaptım. Ama hepsi birbirinden farklı. Ben hangisini söylemeliyim?" Ben de diyorum ki: "Benim de yıllardır en büyük problemim bu kardeşim. Ne tarzda olursa olsun yeter ki yap. Çünkü yapmazsan yok!"

Şarkılarıma baktığın zaman pop rock, R&B, rap, elektronik, caz gibi birçok tür görürsün. Bunun böyle olması da çok hoşuma gidiyor. Bir kesim tarafından tamamen savunulmuyorum belki ama her kesimden ufak ufak yol arkadaşları buluyorum kendime. İyi oluyor ya da olmuyor. Bu da hep göreceli zaten.
Kötü yorumlara takıldığınız anlar oluyor mu?
Mark Zuckerberg hayatımıza “like” ve “dislike” hareketini soktuğundan beri aslında bu kutuplaşma ve "ben bunu beğenmedim"ler başladı. Emeğe saygı diye bir şey vardı. Biraz daha anlayışlı oluyordu insanlar ama şimdi herkes kendini jüri üyesi gibi hissettiği için bir anda tü kaka ilan edilebiliyorsun. O noktada özgün olanın ayakta durması gerektiğini, az da olsa seveni olduğunda bununla mutluluk duyulması gerektiğini düşünenlerdenim.
Arem ve Arman, "Abi senin için 'Şarkı tutsun, listelerde ilk 10'a girsin, listeleri alt üst etsin' fikri gerçekten önemsiz mi?" diye sordu. Hakikaten önemsiz. Kategorize edilmek, yarışmak, hırslanmak benim için hiçbir zaman cazip olmadı.
Bu hep mi böyleydi? Mesela 20'lerinizde hiç bunun stresini yaşamadınız mı? Sonuçta siz de nepo baby'siniz...
Burası kısmen doğru ama ilk albümlerimde bile bu hissi yaşamadım. Çünkü kendimce iyi müzik yapıyordum. Herkes tarafından sevilecek, en popüler olacak şeyi de yapmak bana o kadar cool gelmiyordu. Mesela Kral TV Müzik Ödülleri'nde müziklerini çok da sevmediğim meslektaşlarımla hep aynı anda aday olurduk ve ödülleri hep onlara verirlerdi. "Alsınlar zaten" diyordum. Hiçbir zaman nicelikle ilişkim çok iyi olmadı. Ben hep nitelikli müzik yapmak istedim kendimce. Yapabilenlere de hep saygı ve hayranlık duydum bu arada.
90'larda bilgisayar ile müzik yapmak ilk moda olduğu zamanlarda çıkan 3. albümüm tamamen canlı çalınmıştı mesela. Erkan Oğur, Gürol Ağırbaş, Aydın Karabulut, Erdem Sökmen ve bir sürü üstat çalardı kayıtlarımda. Bu Ozan ve benim için çok önemliydi. Müziği ve müzisyeni korumak, ruhlarını işe yansıtmak müziği müzik yapardı. "Kandırdım", "Gelinim", "Hiç Bana Sordun Mu" gibi hitler o albümden çıktı mesela. O dönem risk gibi gözüküyordu.
'Biz pop müziğin kurallarını yazan jenerasyonuz'
Sizin sahneniz sosyokültürel birliktelik de sağlıyor. Yaptığınız pop müziğin toplumsal anlamda birleştirici bir yanı olduğunu düşünüyor musunuz?
7’den 70’e ve her sosyokültürel kalabalığa hitap eden şarkılar yapmışız yıllar içinde. O şarkı bir kesime, bu şarkı bir başka gruba, bu ise şu yaş grubuna hitap etsin diye planlanarak yapılmıyor ama doğası gereği, ulaşacağı kalp neredeyse gidip onu buluyor. Şarkılarım genel olarak pozitif, motive edici ve birleştirici bir hava taşıyor. Kolektif bir yapıdalar. Şiirlerim çoklu, eş anlamlı kelimelerle farklı kişilere başka hisler yaşatıp herkesin kendine göre yorumlayabildiği açıklıktalar. "Ne Yaparsan Yap, Aşk ile Yap", "Ne İstersen O", "Şans Meleğim", "İlk Adımı Sen At", "Yaparım Bilirsin" gibi... Arabesk kültürü, yalnızlık, ajitasyon, drama, hayal kırıklığı ve depresyon da ülkemizin acı gerçekleri maalesef.
İstanbul'da doğup büyümüş olmak belki müzikal anlamda şarkı sözlerime kentsel bir yaklaşım getirmemi sağladı. Fakat genlerimden gelen Doğululuk sebebiyle toprak kokan ve hüzün dolu bestelerim de kariyerimin önemli bir parçası. O tarafımı kaybetmek istemiyorum. İlk albümden bugüne hep Doğu ve Batı müziğini birleştirici bir bakış açısıyla çalışmalar yaptık. Murat Yeter'in Folk albümü için geçen hafta çıkan "Halay" şarkımız mesela… Bu tarz şarkılarımı düğünlerde, geçen arabalarda, teknelerde, barlarda, doğum günlerinde duyduğum zaman "İyi ki yapmışım" diyorum.
90'lar popunun altın dönemini de yaşadınız. O dönemin sanatçıları olarak sizden sonraki jenerasyona nasıl bir müzik endüstrisi bıraktığınızı düşünüyorsunuz?
Biraz iyimser konuşmak istiyorum çünkü biz pop müzik dünyasının gerekliliklerini ve kurallarını yazan jenerasyonuz. Bütün sözleşmeler, konserler, kulisler, teknik istekler… Hepsi bizde test edildi. Bizden önce tamamen alaycı, el sıkılarak yapılan düzensiz işler, geleceğini garanti altına almayan düşüncesizce verilmiş kararlar vardı. 1990-2000 yılları arasında bu işin kitabının yazılmasının ilk dönemlerine denk geldik diyebilirim. Kendimi teknik olarak iyi çalışmış, faydalı olmuş, başarılı, yapıcı ve üretken buluyorum.
'Herkes çok sabırsız, hemen para kazanalım, ünlü olalım istiyorlar'
Şu an nasıl bir müzik endüstrisi gözlemliyorsunuz, yani hâlâ iyimser misiniz?
Müzik "şu an ne tutuyorsa onun benzerini yapalım" seviyesine indi ve bunun için de biraz üzgün, kırgın ve kızgınım. Çünkü yeni ses, yeni bir bakış açısı duyma pratiğimiz çok azaldı. Bu müzik tarzı trap'le başladı. Birbirine benzeyen işler yapma mecburiyetini hissetmek, bizde olumsuz bir etki yarattı. Dünyada da durum çok parlak değil ama az da olsa hâlâ arada dikkat çekebilen başarılı çıkışlar olabiliyor. 86 milyon insanız ama radyoyu açtığımız zaman hep birbirine benzeyen şeyler duyuyoruz.

Bu kısırlık ve boyun eğmişlik, bana biraz cesaretsiz geliyor. Herkes çok sabırsız. Hemen para kazanalım, ünlü olalım istiyorlar. Müzik dediğin şey kendini yavaş yavaş büyütmek, anlatmak, tanıtmak ve paylaşmaktır. Dinleyicinle zaman içinde bir aile olabilmektir. Müziği müzik için yapanların adedi azaldı. Virtüözler azaldı. Enstrüman yapımcıları azaldı.
Justin Bieber'ın sahnesini gördünüz mü Coachella'da?
Gördüm ve çok sevdim. Eski çağlarda ateş başında toplanan insanları eğlendiren kişiler vardı. Bu bizim zamanımızda işte kumsalda oturup gitar çalmak gibi… Tek başına insanlara iyi vakit geçirtebilme gücü ve yeteneği. Müziğini kaynağına döndürmesi, dünyaya bunu empoze ediyor olması, gösterişten uzak kendi öz benliğiyle sahnede tek başına on binlerce kişiye böyle bir şov yapmış olması takdire şayan bir şey.
Büyük müzik şirketlerinin esiri olmak zorunda kalan insanların yaşadıkları travmalar, bütün bildikleri kuralları değiştirecek, yıkabilecek kadar güç sahibi olmadan atlatılabilecek şeyler değil. Justin Bieber da çocukluğundan bugüne gelene kadar yaşadığı her şeyi artık kafasından atabilecek pozisyona geldi ve kendi müziğini, istediği şekilde sundu. Coachella'da bugüne kadar izlenmiş en büyük konseri kendi başına, menajersiz satmış olması da ilginç. Sabrina Carpenter ayrı bir hikaye. Coachella'daki şeylerin çoğunun farkındayım, daha önce bir kere daha gittim. Roger Waters ve Prince vardı o sene. Son zamanlarda YouTube'da yayımlanmaya başladığından beri de hemen her şovu seyrettim.
'Bir şey yapmaktan korkar olduk sahne kıyafetleri yüzünden bile gencecik kızlara soruşturma açılıyor'
Türkçe sözlü müzik yapan yeni nesil müzisyenler müziklerinin arkasındaki öyküyü güzel yazamıyorlar mı?
Yazmanın da tadı kalmadı ki. Bir şey söylemekten, şakasını yapmaktan, sözünü yazmaktan korkar, çekinir oldu herkes. Müstehcen dans şovları var diye ya da sahne kıyafetleri yüzünden gencecik kızlara soruşturmalar açılıyor. Mabel Matiz ikircikli bir laf yazdığı için karakola çağrılıyor. Halbuki türkü tarihçemize baktığımız zaman türkülerde ne laflar edilmiş, neler yazılmış. Sonra neden dünya starı çıkaramıyoruz diyorlar. Güney Kore mesela? O kadar güzel destek oldu ki Blackpink diye bir fenomen çıktı; K-pop diye bir akım başladı.
Bizdeki en büyük eksik aslında tavır problemi. Mesela sahnede seksi olmak da ayıp. Sahnede aşırı olmak da yasak. Halbuki dünyada liberal bir özgürlük sonrası geliyor başarı. Londra'ya gittiğimizde etraftan ilham alıyoruz mesela. New York, Los Angeles ya da Japonya'da reklam panoları bile bize farklı geliyor. Özgür hissetme ruh hâlinden. Kreatif herkes sürekli otosansürle yapıyor işini. Bu müzisyenleri de etkiliyor tabii ki.
Şarkıyı bitirdikten sonra otosansür yaptığınızı fark ettiğiniz anlarınızı yakaladınız mı hiç?
Ben hep tehlikeli sularda yüzdüm. Mesela 10. Yıl Marşı'nı revize ettiğim zaman da buna tabu gözüyle bakılıyordu. Bu tip şeyler modernize edilmezmiş gibiydi. İkinci yüzyıl için şarkı yazdığımda da kullandığım kelimelere dikkat etmem gerekti. Durumun ve zamanın gerekliliklerine ayak uydurmak zorunda hissettiğim ve kendimi otosansüre uğrattığım oluyor, itiraf etmem lazım. Herkesin de böyle düşündüğüne eminim. Provokatif bir şarkı sözü de yazamıyorsun artık. Maalesef otofiltre oluyor. Bu çok tehlikeli de bir şey. Çünkü fikir başlamadan daha kendin kesiyorsun başını. O zaman gideceği, ulaşacağı yerde havada kalıyor ve vazgeçiyorsun. En kötüsü de bunun normalleşmesi ve boş vermek.
Siz hiç vazgeçecek gibi değilsiniz. Ama bazen "Evet ben de yaş alıyorum" deyip bir şeylere geç kalma telaşı içerisine girdiğiniz oluyor mu?
Oluyor tabii ki. Ben mesela hâlâ global hit yapamadığım için hayıflanıyorum. Çünkü 20-30 yaş arası önüme çıkan fırsatları değerlendirmedim ve kıymetini bilmedim. Aynı zamanda da Türkiye'deki kariyerime dair gerçekten çok koşturuyordum. Büyük Türkiye turneleri yapıyordum. Yıl içinde en az 100-110 konser veriyordum. Özel organizasyonlar, gece kulüpleri, barlar, beach club'lar, festivaller, televizyon programları… O dönem dünyaya açılmaya zaman ayırıp konsantre olamadım. Bu da kendime kızdığım noktalardan biri. Yeni jenerasyonun yaşla çok bir ilgisi yok. "Kaç yaşındaymış o adam?" diye sormuyorlar, sevdikleri müziği dinliyorlar. O yüzden kendimde bir yaş bariyeri hissetmeyip global bir hit yapma hayalim de sürüyor.
İngilizce mi olur o şarkı? Günümüzde dil bariyeri de kalktı. Bad Bunny örneği var.
Dil bariyeri azaldı. Şimdi hibrit diye bir şey var hayatımızda. İspanyolca, Türkçe, İngilizce birbirine girince de tamam. Türkçe pop dediğin zaman onun için de Güney Kore örneği bize yol gösterebilir. Bütün dünya çocuklarına Korece öğretiyorlar şarkılarla. Onu da göz ardı etmemek lazım. Benim üç kız yeğenim o şarkıların Korece kısımlarını ezbere söylüyor.
'Ailemizde birincil olan kadının mutluluğudur'
Bir şarkı bittiğinde ilk kime dinletirsiniz?
Şu anda stüdyoda yalnızsam ilk kediler duyuyor. (Gülüyor.) Evdeysem Beren tabii ki. Çocukken Ozan (Doğulu) duyardı ilk zaten. Aynı evde yaşıyorduk. Hatta bir dönem aynı odada. Sonra annem ve anneannem ve Canan dinlerdi. Ardından yan komşumuz Mine Hanım. O beni uyarırdı, "Dün akşam yaptığın şarkı kesin tutacak" diye. Aslında dört A&R kadından geçiyormuş şarkılarım.
Belki o yüzden çok da seksist şarkılarınız yok.
Hatta hiç yok, 90'lardakiler de dahil. İki dedem de askerdi ve albaydı. Amcam albay, bir eniştem yarbay, diğer eniştem MİT’te görevliydi. Etrafımızda eril bir sistem hakimdi. Seksist şakalar çok yapılırdı. Ama kadınlar da güçlüydü ve evde onların borusu öterdi. Bir tek babam müzisyen olmuş o ailenin içerisinden. Milliyetçi ruhla büyütülmüş biriyim. O yüzden marşlar ve ülke sevgisi o yaşlarda da öne çıkmıştı ama sonrasında erkekler gidince babasız kaldık. Annemin iki kız kardeşi, halaları, anneannem, babaannemle. Ergenliğimizde kadınlarla büyüdük. Kız kardeşim benden 10 yaş küçüktür. Babamızı çok genç yaşta kaybettiğimiz için de kız kardeşimize kendi kızımız gibi baktık. Genç yaşta para kazanmaya başladığımız için sorumluluk bilincimiz biraz erken arttı.
O yüzden ailemizde birincil olan kadının mutluluğudur. Asistanım Zeynep'le eski şarkılarda seksist bir laf yazmış mıyım diye aradık ve bulamadık geçenlerde. En fazla "Kız sana hayran olsunlar, yemeyip sabaha bıraksınlar" lafını demişim. Ama sonraki cümlesini "Yollarına paspas olsunlar" diye bitirmişim. Şarkılarıyla ilgili bana fikir soranları da bu konuda özen göstermeleri konusunda titizlikle uyarıyorum.

Şef Antonio Pirolli ise bu proje ile ilgili şunları söyledi:
"Hayatım boyunca klasik müzik ile uğraşan bir orkestra şefi olarak ilk defa böyle bir projenin içinde yer alıyorum. Gördüğüm kadarıyla son zamanlarda birçok pop şarkıcısı, şarkılarının birçoğunu klasik müziğe uyarlıyor. Kenan Doğulu çok iyi bir besteci.
Şarkılarının senfonik olarak yorumlanması da çok güzel bir fikir. Bu konuda da düzenlemesini yapan Ercüment Orkut’u tebrik ediyorum. Böyle güzel şarkıların klasik müziğe uyarlanması ayrı bir renk katıyor. Bütün parçalar çok güzel düzenlenmiş ama ‘Kurşun Adres Sormaz ki’, ‘Olmaz’, ‘Pamuk’, ‘Kirli Beyaz Kedi’ benim en beğendiklerim oldu."
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

"Bir şey olmak zorunda mıyız? Hayır, ama amaçsızca nehirde akarken karşımıza çıkacak her şeye hazırlıklı olacak kadar da olgun muyuz?" Bibliyoterapi'de hayat amacı peşine düşmeden yalnızca var olarak hayatta kalan karakterlere odaklanan üç kitaplık bir reçete var bu hafta.

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026




