Kendine 'ihanet eden' bir festival: Berlinale tartışmaların gölgesinde başlıyor

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Berlinale, 2026’da yalnızca filmleriyle değil, geçmişten taşınan tartışmalarla da gündemde. Festival, bu yıl hem sanatsal hem politik bir sınavdan geçiyor. 12-22 Şubat tarihlerinde yönetmen Wim Wenders başkanlığında düzenlenecek Berlin Film Festivali’ne günler kala festival tarihinde yolculuğa çıktık; bu yılın seçkisine uzandık.
Her şey 76 yıl önce bir Hitchcock filmiyle başladı
Yer, Almanya’nın başkenti Berlin’deki Titania-Palast sineması. Takvimler 6 Haziran 1951’i gösteriyor. Savaşın sona ermesinin üzerinden altı yıl geçmiş olsa da Berlin’in geniş bölümleri hâlâ harabe durumunda. Yeniden inşa süreci başlamış, hayat yavaş yavaş normale dönmeye koyulmuş ancak şehir, 1920’lerdeki sanatla iç içe atmosferinden hâlâ fersah fersah uzakta. Buna rağmen, yıkıntılar içindeki Berlin’in bambaşka bir kalp atışı var.
Daha sonra Berlinale olarak anılacak Uluslararası Berlin Film Festivali, Alfred Hitchcock’un Rebecca filminin Titania-Palast’taki gösterimiyle başladı. Film 1940 yapımı olmasına rağmen, Almanlar için adeta bir kutlama galası niteliği taşıyordu. Seyirciler, filmin başrol oyuncusu Joan Fontaine’i büyük bir coşkuyla karşıladı. Fontaine’in gelişi, Berlinliler için yalnızca bir sinema etkinliği değil, dünyayla yeniden bağ kurmanın da simgesiydi. Harabeye dönmüş sokakların arasında festival, kentin yeniden ayağa kalkma arzusunu temsil ediyordu.

Altın Ayı
Festival şehre özlediği o ruhu getirmişti bile. Açık hava gösterimleri tıklım tıklım doluyor, kapanış gecesi havai fişeklerle kutlanıyordu. Berlin Ayıları adı verilen ödüller farklı türlerdeki filmlere verilirken seyirciler de favorilerini seçiyordu. Ödüllerin “ayı” olmasının nedeni ise doğrudan şehrin köklerinden geliyor.
- Şehrin armasından ve Almanca “ayı” anlamına gelen “Bär” kelimesinden esinlenen festival, bu sembolü 1951 yılında benimsedi. Bugün Altın ve Gümüş Ayılar, Berlin’deki yerel bir dökümhanede el işçiliğiyle üretilen, sembol ödüller hâline geldi.
17 Haziran’da festival sona erdiğinde, tüm eksiklerine rağmen Berlinale daha ilk yılında Berlin’in yeniden dünyaya kapısı olmuştu bile. Festival, kısa sürede Venedik ve Cannes ile birlikte anılmaya başladı; kendisini en başından “özgür dünyanın vitrini” olarak konumlandırdı. Kuruluşundan bu yana insan hakları, göç, savaş ve toplumsal cinsiyet gibi başlıklara odaklanan Berlinale, büyük festivaller arasında en politik kimliğe sahip etkinliklerden biri olarak biliniyordu.
Kendine ihanet eden bir festival
Ancak son dönemde bu büyük sözleri giderek daha fazla geçmiş zaman ekiyle eder olduk. Çünkü Berlinale, bir süredir tartışmaların ve eleştirilerin odağında. Nedeni, ilk günlerdeki misyonuyla taban tabana zıt görülen kararları ve uygulamaları.
2023 yılının Ekim ayında başlayan İsrail’in Filistin’i işgali, tüm dünyada kültür-sanat endüstrisini de etkisi altına aldı. Ancak kültür-sanat dünyası bu işgal karşısında ikiye bölündü. Söz konusu Gazze olunca İsrail lehine taraflı tutumlar ve kararlar dört bir yanı sardı. Almanya’da durum aşağı yukarı belliydi. İsrail’i destekleyen Almanya, savaşın ilk gününden beri Filistinli sesleri susturduğu, sansür uyguladığı, etkinlikleri iptal ettiği haberlerle gündemdeydi. Ülkede ifade özgürlüğü ve insan haklarının “kırmızı çizgileri” olduğunu savunan birçok kültür-sanat kurumu protesto edildi.
Takvimler 2024’ü gösterirken festivalin 74. edisyonu tartışmalarla başlamıştı bile. Festival yönetimi Almanya’nın aşırı sağ AfD partisinin üyelerinin açılış gecesine davet edilmesi kararı nedeniyle tepki çekmişti. Yönetim, tepkiler üzerine festivale bir hafta kala açıklama yaparak davetiyeleri geri çektiğini duyurmuştu. Berlinale gergin başlamıştı ve bu gerginlik festival boyunca devam edecekti.

No Other Land'in yönetmenleri Yuval Abraham ve Basel Adra.
Nitekim ödül gecesi de gergin bir atmosferde geçti. İsrailli ve Filistinli yönetmenlerden oluşan bir kolektif tarafından yönetilen No Other Land festivalde En İyi Belgesel Film Ödülü’ne değer görüldü. Basel Adra, Hamdan Ballal, Yuval Abraham ve Rachel Szor’un dört yılda çektiği filmin ödül konuşması gecenin öne çıkan anlarındandı.
Kudüslü gazeteci Yuval Abraham’ın konuşması salonda büyük destek gördü, sosyal medyada gündem oldu. Abraham "Bu topraklarda istediğim yere gitmekte özgürüm. Basel, milyonlarca Filistinli gibi, işgal altındaki Batı Şeria’ya hapsolmuş durumda” ifadesini kullanmıştı. Törenden sonra Abraham sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla konuşması nedeniyle İsrail’deki televizyon kanallarında antisemitizm suçlamasıyla hedef gösterildiğini, ölüm tehditleri aldığını açıkladı.
Ödül töreni konuşulmaya devam ederken Kültürden Sorumlu Devlet Bakanı Claudia Roth, 74. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin ödül törenindeki açıklamaları “şoke edici derecede tek taraflı ve derin bir İsrail nefreti” diye yorumlamıştı. Törende yönetmenlerin konuşmalarını alkışladığı görülen Roth, Bakanlığın sosyal medya hesabından resmî bir açıklama yayımlayarak alkışın kime gittiğini de açıklamıştı:
"Ödül töreninde Claudia Roth’un alkışları bölgede siyasi çözüm ve barış içinde birarada yaşama lehinde konuşan Yahudi-İsrailli gazeteci ve yönetmen Yuval Abraham’a gitti."
Berlinale’ye tepkiler 2025’te de devam etti
Şubat ayında yapılan 74. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde yaşananlar, festivale yönelik boykot çağrılarını daha da şiddetlendirdi. Filistin İçin Sinema Emekçileri (Film Workers for Palestine) Kasım 2024’te festivale başvurmayı ve katılmayı düşünen sinemacılara hitaben 13-23 Şubat tarihlerinde 75. kez düzenlenecek festival için bir çağrı yaptı:
“Berlinale’ye eserinizi göndermeyi aklınızdan bile geçirmeyin.”
İsrail’e Akademik ve Kültürel Boykot için Filistin Kampanyası (PACBI) öncülüğünde, uluslararası film çalışanları ve Berlinli aktivistlerden gelen boykot çağrıları da durmaksızın devam etti.
Festival yönetimi, açılışa sayılı günler kala yayımladığı bir açıklamayla yükselen tepkileri yatıştırmayı hedefledi. Berlinale’nin yeni direktörü, ABD’li Tricia Tuttle imzasını taşıyan metinde, İsrail-Filistin meselesine ilişkin hem protestoların hem de karşı gösterilerin ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirildiği vurgulandı. Tuttle, 2024 Aralık’ında Guardian’a verdiği demeçte, bazı sanatçıların İsrail'in eylemlerine yönelik eleştirilerin antisemitizm olarak kınanacağından endişe duyduğunu söylemişti.
Bu boykot, eleştiriler ve açıklamalar eşliğinde festival zamanı da geldi çattı. Yaşam boyu başarılarından dolayı Onursal Altın Ayı Ödülü alan Tilda Swinton da festivale katılacağı için eleştirilen isimlerden biri olmuştu. Swinton boykotun güçlü bir eylem olduğunu söylese de festivaldeki varlığının bir dayanışma fırsatı olduğunu belirtti. Törendeki konuşmasında da bu dayanışmayı olabilecek en güçlü şekilde gösterdi Swinton. Oyuncu, “Devlet destekli ve uluslararası alanda göz yumulan kitlesel katliam şu anda dünyanın birden fazla yerinde terör estiriyor. Bunlar gerçekler ve yüzleşilmesi gerekiyor. İnsanlık dışı suçlar gözlerimizin önünde işleniyor” diyerek Gazze’de devam eden şiddeti ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Filistinlileri yerinden etme planlarını sert bir dille eleştirdi.
Swinton, “Savaş suçlularıyla iyi geçinen, açgözlülüğe bağımlı hükümetlerin kayıtsızlığına karşı herkesle koşulsuz dayanışma içindeyim” ifadeleriyle salondan büyük alkış aldı. Festival boyunca çeşitli isimlerden Gazze’ye destek açıklamaları gelmeye devam etti.
Gözler 2026 edisyonunda
2024 ve 2025 boyunca biriken tartışmalar, eleştiriler ve krizler, Berlinale’nin üzerindeki gölgeyi dağıtmak yerine daha da yoğunlaştırdı. Festival, bir yandan politik mirasıyla yüzleşmeye çalışırken diğer yandan aldığı kararlarla kendi kurucu iddialarını sorgulatmaya devam etti. Şimdi gözler 2026 edisyonuna çevrilmiş durumda.
76. kez, 12-22 Şubat tarihlerinde yönetmen Wim Wenders başkanlığında düzenlenecek Berlin Film Festivali için geri sayım başladı. Festivalin direktörü Tricia Tuttle, yarışma seçkisine ilişkin yaptığı açıklamada “Bu yıl Yarışma Bölümü’nde sevilecek bir film bulamayan, sinemayı sevmiyor demektir” diyerek beklentileri yükseltti. Yarışmadaki 22 filmin 20’si dünya prömiyerini Berlinale’de yapacak. Bu yıl festivalde Pamela Anderson, Juliette Binoche, Amy Adams ve Elle Fanning gibi birçok uluslararası yıldız da yer alacak.
Gelelim Türkiye’den yapımlara…
Altın ve Gümüş Ayı için yarışacak 22 film arasında Türkiye’den İlker Çatak ve Emin Alper’in yeni yapımları da var. İlker Çatak ve Emin Alper’in yeni filmleri Ana Yarışma’da Altın Ayı için yarışırken, Burak Çevik, Dalya Keleş ve Banu Sıvacı’nın yapımları da Forum ve Forum Expanded bölümlerinde dünya prömiyerlerini yapacak.
Almanya adına yarışan üç filmden biri olan Sarı Zarflar, İlker Çatak imzası taşıyor. Almanya-Fransa-Türkiye ortak yapımı film, bir gecede işini kaybeden Ankaralı bir sanatçı çiftin, idealleriyle hayatın zorunlulukları arasında sıkışan hikayesini anlatıyor. Filmin başrollerinde Özgü Namal ve Tansu Biçer yer alıyor.
Emin Alper’in Ana Yarışma’daki filmi Kurtuluş oldu. Mardin’de çekilen ve Türkiye-Fransa-Hollanda ortak yapımı olan film, köyüne geri dönen, yerinden edilmiş bir aşiretin hikayesine odaklanıyor. Oyuncu kadrosunda Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan ve Özlem Taş yer alıyor. Alper, 2019’da Kız Kardeşler filmiyle de Berlinale yarışmasında yer almıştı.
Bu yılın Onursal Altın Ayı ödülü Michelle Yeoh’a verilirken Altın ve Gümüş Ayı sahipleri 21 Şubat’taki törende açıklanacak.
Berlinale’de durum böyle… Festival ya bu eleştiriler eşliğinde yoluna devam edecek ya da “özgür dünyanın vitrini” olma iddiasını yeniden tanımlamak zorunda kalacak. Bekleyip göreceğiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ilgaz Gökırmaklı
Kültür-sanat editörü.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




