Küçük mucizelerin erbabı Kübra’nın öyküsü: 'Gözbağcı'

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Siz isteyin biz yok edelim!”
Seyirciyi hep gülümseyen dudaklarının içinde incelttiği, samimi bir sesle içeri buyur ediyor Kübra. Seyircinin yerleşmesini beklerken, onları küçük temaslarla tek kişilik oyununa ısındırıyor. Yukarıda tırnak içinde yazan "slogan" tamamen onun icadı. Az sonra kapağını kaldıracağı ayaklı, ahşap valizinin üstünde beliriyor bu cümle. Kendi işlemiş. Daha iyisini bulana kadar, sloganı bu.
Düğünlerde, özel günlerde, kutlamalarda numaralarını yaparak ekmek parasını kazanmaya çalışıyor. Numaraları da az sonra bu ahşap valizin içinden birer birer çıkacak. Karşımızdaki, en fazla 20’lerinin sonunda gösteren bu Ankaralı genç kadın bir "sihirbaz". Büyücü ya da hokkabaz da diyebilirsiniz. Anları uçuşturan küçük mucizelerin erbabı diyelim biz. Ona sorarsanız, mesleği "gözbağcılık"…
İlk bakışta, yaşama neşeyle tutunmaya çalışan bir sihir erbabı, Kübra. Dış görünüşüne—her yerini kapatan uzun elbisesine, başındaki örtüye—takılırsanız hakkında, bu ülkede, toplumda çizilmiş kalın sınırlar hasebiyle kafanızda bir yargı belirebilir hızlıca. Ama tam öyle değil Kübra’nın öyküsü. Ne ilk anda sanıldığı gibi neşeli bir öyküsü var ne de başörtüsü, ilk andan sanılabileceği bir kalın sınır çiziyor "diğerleriyle" ve hayatla arasına.

Geleceği parlak bir oyuncu: Deniz Ekinci
Genç ekiplerden Animus Tiyatro’nun yeni oyunu Gözbağcı, başörtülü bir kadın sihirbazın, doğumundan oyun zamanına kadar olan öyküsünü anlatmaya niyetleniyor. Sertaç Sayın’ın yazıp Melih Salgır’ın yönettiği, sade ama işlevsel bir tasarımla sahnelenen bu tek kişilik oyun, iyi bir fikri ve gelecekte adını sahnelerde çok daha fazla duyacağımızı fark ettiren bir oyuncuyu buluşturuyor sahnede. Sayın’ın kağıda düşen fikri pek çok açıdan cezbedici, tezatlıklarını en baştan sunarak meraklandırıyor: Kamusal alanda, özel günlerde sihirbazlık yaparak hayatını kazanmaya çalışan, sempatik, neşeli bir başörtülü genç kadın.
- Salgır’ın rejisi ve Kübra rolündeki Deniz Ekinci’nin performansı gerçek "sihirbazlık numaralarını", Sayın’ın öyküsüne dengeli bir şekilde yerleştiriyor. Üstelik oyun, açılış sahnesinden itibaren seyirciyle sıcak bir iletişim kurmayı, finale giden yol boyunca seyirciyi sık sık güldürüp, aralarda da şaşırtıp sürekli zinde tutmayı başarıyor. Bu açıdan fikir, metin, oyunculuk ve yönetmenlik, çemberi layıkıyla tamamlıyor diyebiliriz.
Kübra’nın bize, sandığımız kadar neşeli bir öykü anlatmayacağını çok kısa sürede fark ettirerek düğümlerini atmaya başlıyor oyun. Ses efektleriyle, arkadaki renkli panoya yansıyan ışık oyunlarıyla baş gösteren kulak çınlamaları ve Kübra’nın geçmişindeki en önemli kişileri tamamen unutma arzusu, öykünün ilk merak çentiklerini atıyor. Kübra bize öyküsünü; doğumundan, bir imam tarafından yuvaya teslim edilmesinden ve ardından dini bütün bir ailece evlat edilmesinden başlayarak kronolojik bir sırayla anlatmaya başlıyor.
Kübra’nın, dolayısıyla yazarın, muzip bir dili var; dinlerken dikkat kesilmemek mümkün değil. Ki zaten çocukluğundan ve ilk gençliğinden anlattığı her kesiti, türlü sihirbazlık numarasıyla sarıp sarmalıyor Kübra. Hem onu bugüne getiren yolu hem de sihirbazlığa nasıl merak sardığını canlı bir dille anlatıyor böylece. (Keşke aralarda, tek kişilik oyunların düşebildiği bir "tuzak" olan, “Onu mu? Anlatçam, anlatçam onu da…” vb. ifadelerine hiç gerek duyulmasa…)
Kostüm tasarımı da 'sihirli'
Kübra’nın hayatında belli dönüm noktaları/kişiler var: Sihirle ilk tanıştığı mekan olan çocuk yuvası, ona tüm zorlukları Kur’an’dan alıntılarla aşmayı telkin eden, başını örttüren, sihre merakınaysa şiddetle karşı çıkan annesi, ilk gençliğindeki flörtleri ve ailesinin seçtiği kocasıyla yaşadığı zorlu evlilik hayatı… Tüm bunları anlatırken en acılı yolları bile hep özgün bir mizah ve sihir marifetiyle hafifletiyor Kübra. Kübra’yı dinlerken, onu buraya getiren yolculuğunu anlatışına eşlik eden kulak çınlamalarına ve şu anda neyi/neden unutmak istediğini de çözmeye çalışıyoruz seyirci olarak.
Esin Nazlı Çınar’ın kostüm tasarımı, Deniz Ekinci’nin vücudunun, kıyafetinin gizli saklı köşelerine minik sürprizler yerleştirmiş. Oyunun mizahına yaratıcı fiziksel birer katkı, bu detaylar. Seyirci için pek eğlenceli anlar yaratılmış böylece.
Lakin bizi taze bir fikirle ve geleceği parlak bir oyuncuyla buluşturan Gözbağcı’nın metni, yer yer fazla pişmiş bir yemek tadı veriyor. İzlerken/dinlerken birden fazla yerde, gereğinden fazla ateşte kalmış bir yemekle karşılaşmış gibi hissediyorum, “Şuralarda biraz altı kısılsaymış keşke…” diye geçirdiğim anlar yaşıyorum.
Öte yandan hikayenin bütününde de, her ne kadar finali yine sürprizli bir dille yapmayı başarsa da "unutmak/kulak çınlaması" merakının yanıtı yeterince güçlü gelmiyor. Çocuk yuvası anekdotlarının ağırlığı, öykünün geneline fazla geliyor. Kübra’nın çocukluk kahramanı/ilhamı olarak bahsi geçen karakter ya da kocasıyla ilişkisi gibi daha hayati parçalar yeterince ağırlık koyamıyor anlatıya. Ama mesela "seküler", "solcu", "fantezi oğlan" isimlerini takarak anlattığı flört denemeleri çok daha düşünülmüş espriler, benzetmeler, toplumsal tespitler içeriyor. Kübra’nın "gözbağcılık" yapamadan duruşu, her engele inat içinden coşkun bir akar su gibi sızarak çıkan bu tutkusu, oyuncunun da maharetli yorumu sayesinde çok akıcı anlatılabiliyorken; ara ara tekrar ettiği “Ben nereye aitim?” sorusunun altı tam dolmuyor.

Salondan iyi duygularla uğurluyor
Deniz Ekinci, naçizane fikrimle, biraz daha demlenip işlenmeye ihtiyaç duyan metin içinde seyirciyi hemen her anda yakalamayı başarıyor. Sadece duru, ikna edici bir anlatıcı oyuncu olarak ya da yer yer yaptığı, yakınlarının taklitlerde değil, hatta bence onlardan da daha fazla, seyirciyle kurduğu doğal iletişimle yapıyor bunu. Oyunun en büyük avantajı olan sihirbazlık damarı ise ritmi zaten her an yukarıda tutuyor.
Gözbağcı seyirciyi mutlu hissettiren, salondan iyi duygularla uğurlayan bir oyun. Genç ekiplerin üretimini takip etmeniz üzere, tüm muzipliğiyle sizi bekliyor.
Not almalı: Gözbağcı 6 ve 7 Mart’ta, saat 20.30’da Kadıköy’deki Pax Sahne’de.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Bahar Çuhadar
Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...




