Lizbon’dan sevgilerle: Bullion

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Arama motoruna girdim ve Lizbon yazdım. Görüntü kalitesini yüksek olarak değiştirdim ve fotoğraflar arasında dolaşmaya başladım. Yeterli olmadı. Daha bireysel çekimlerin peşine düştüm. Farklı platformlarda bakınmaya devam ettim. Şehrin güneşle olan ilişkisini pek sevdim. Dar sokaklarında dolaştım, renkli binalarının önünden geçtim, denize açılan balkonlarında sohbete daldım. Daha doğrusu hepsini hayal ettim. Yüzüme yerleşen gülümsemeyle Nathan Jenkins’in 2018 yılında arkadaşlarının 1987 model Renault 9 Super’ına atlayarak Portekiz kıyılarında yaptığı gezinin ardından neden Londra’daki yaşamını Lizbon’a taşımak istediğini anlamaya çalıştım. Geride kalan yaz aylarının hüznünü kendime saklayıp Jenkins’in Bullion mahlasıyla ürettiği müziğin izinden gitmeye karar verdim. Kim bilir belki tüm yollar Lizbon’a çıkıyordur. Neden olmasın?

Asi pop duruşu: Nathan Jenkins’in hem prodüktör kimliğiyle hem de Bullion projesiyle sergilediği asi pop duruşunun temeli çocukluğuna dayanıyor. Sıkça yatak odasında vakit geçiren Jenkins, alt katta bulunan babasının çalışma odasından yükselen Annie Lennox, The Pet Shop Boys ve Madonna şarkılarına uzun bir dönem eşlik etti. Babasını iş stresinden uzaklaştıran pop müzik, Jenkins’in zihninde ise kalıcı bir yer edindi.
Türler arası flört: Doğup büyüdüğü Batı Londra’nın müzik akışına kendini kaptıran Jenkins, şehrin titreşimle beslenen sokaklarında ve gece kulüplerinde kafasında çalan tanımsız tınılara arkadaş bulmaya çalıştı. The Beach Boys ile J Dilla’yı buluşturduğu 2007 tarihli mashup albümü Pet Sounds in the Key of Dee, bir anda Bullion adının duyulmasını sağladı. Farklı tarzlar arasında yaptığı yolculuklardan tutarlı dışavurumlarla geri dönen Jenkins, solo çalışmalarını kısık ateşte tutup Paul Epworth, Sampha, Nilüfer Yanya, LISS ve Westerman gibi isimlere prodüktör olarak eşlik etti.
Kötü alışkanlıklar döngüsü: Farklı projelere yaptığı yaratıcı dokunuşlardan çok keyif alan Jenkins, epey bir süre göz önünde olmak istemedi. Boş zamanlarında alan açtığı solo kariyeri 2012 yılına kadar teklilerle ilerledi. 2012’de Pop, not slop sloganıyla kurduğu DEEK Recordings isimli plak şirketiyle müzikal bağımsızlığını kazanan Jenkins, bu tarihten itibaren laboratuvar görevini üstlenen kısaçalarlarının yanı sıra Rooster ve Loop the Loop albümleriyle türler arasındaki denemelerini sergilemekten kaçınmadı. 2018 yılında “Kendimi ve gerçekte kim olduğumu düşünmem gerekiyordu." itirafının ardından yaptığı “Londra’da kötü alışkanlıklar döngüsünde sıkışmıştım ve gerçekte kim olduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bence etrafınızda daha az insanın olduğu ve çevrenizde tanıdık olan daha az şeyin olduğu sessiz bir yere geldiğinizde, gerçekten kendiniz hakkında daha çok şey anlayabilirsiniz.” şeklindeki çıkarımının ardından Lizbon’a taşındı.
Melankolik bir liman: Geçtiğimiz şubat ayında John Berger kitaplarından esinlenerek ortaya çıkardığı We Had A Good Time kısaçalarıyla güneşli Lizbon günlerinin ilk yaratımını gerçekleştiren Bullion, pop müziğe göz kamaştırıcı bir yaratıcılık ve renk kattığını tekrardan kanıtladı. Thom Yorke’un In The Absence Thereof… çalma listesinde tanıştığım Bullion, rezonanslarla dolu gündelik hayatta sakin ve melankolik bir liman olarak bizleri selamlıyor. Ben yine Lizbon fotoğraflarındayım. Bu sefer yanımda Bullion var.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Ayna nöronların hilesi, Fazıl Say'ın Suya Yazılan'ı, Sagopa Kajmer'in Yunus EP'si.
11 Eyl 2020

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
“Brat summer”ın dans pistindeki isyanının üzerinden iki yıl geçti. 2026 yazında Z kuşağının pop yıldızları bu kez ayrılıkları, ölümü, kaygıyı ve dünyanın sonunu anlatıyor. Olivia Rodrigo’dan Phoebe Bridgers’a, Gracie Abrams’tan Charli xcx’e uzanan “sad girl summer”, yalnızca pop müziğin yeni trendi değil, savaşlar, iklim krizi ve gelecek kaygısıyla büyüyen bir kuşağın da ruh hâli.

Sema Kaygusuz’un "Saf Canavar"ı uzak bir geleceğin distopyasını değil, bugünün büyütülmüş ve ürkütücü ölçüde tanıdık bir suretini anlatıyor. İnsan olmanın sınırlarından hafızaya, rüyalardan yapay zekaya, insanmerkezciliğin kibrinden edebiyatın iyileştirici gücüne uzanan sohbetimizde Kaygusuz’la, kendi ifadesiyle “şimdinin kabusu, geleceğin enkazı” üzerine konuştuk.

Aşırı zenginlikten aşırı yoksulluğa, açgözlülükten fanatizme, mükemmeliyetçilikten bitmek bilmeyen arzularımıza... Psikanalist ve yazar Adam Phillips, "Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet"te çağımızı kuşatan aşırılıkların izini sürüyor. Belki de mesele çok fazla istememiz değil: “Kendimiz için çok fazlayız; açlıklarımızda ve arzularımızda, kederlerimizde ve bağlılıklarımızda, sevgilerimizde ve nefretlerimizde fazlayız.”

Şiddet, yok sayılma, erken yaşta evlilikler, engellenen kariyerler ve erken ölümler... Arabeskin kadınları, onları sürekli geride bırakmaya çalışan bir sistem içinde kendi kulvarlarını açtı, popüler kültürün damarlarına sızdı. Cansever’den Bergen’e, Dilber Ay’dan Esengül’e uzanan bu hikayeler, arabeskin acısını yalnızca şarkılarıyla değil, hayatlarıyla da sırtlanan; ölümleriyle dahi bu dünyanın onlara reva gördüğü vedanın tatsızlığını görünür kılan kadınları anlatıyor.

Yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz ama belki de asıl sorun insanın çoktan bir makineye dönüşmesindedir. Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse bu yarışı elbette makine kazanacak. Peki insanın değeri ne kadar ürettiğinde değil de sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekteyse? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkanlar için üç kitaplık bir reçete.



