Maceraperest bir mimar, şanslı bir çilekeş: Arif Hikmet Koyunoğlu

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Cumhuriyet dönemi mimarlık tarihinin en kuvvetli figürlerinden, modern Türkiye’nin inşa sürecinde yeni bir mimarlık dili oluşturma projesinin aktörlerinden biri Arif Hikmet Koyunoğlu. Dağınık bir alanda kurulmaya çalışılan “millî” mimari dilin üretiminde onun ve Mimar Kemalettin, Vedat Tek, Giulio Mongeri, Ernst Egli gibi isimlerin arayışları öne çıkar.
Bugün Ankara Resim Heykel Müzesi’ne ev sahipliği yapan eski Türk Ocağı Binası, Hariciye Vekaleti, Çocuk Esirgeme Kurumu binası ve Etnografya Müzesi gibi yapılarıyla Ankara’nın bir başkent olarak yeniden inşasında da rolü vardır. Yine bugüne ulaşamayan birçok sivil mimari yapıda imzası bulunur. En çok ve çoğunlukla da sadece mimarlığıyla bilinir. Oysa Koyunoğlu’nun çocukluğundan itibaren sürdürdüğü, zorunlu veya keyfî birçok uğraşı, mesleği var: Ahşap ve taş işçiliği, aşçılık, nalburluk, madencilik, tüccarlık, fotoğrafçılık ve dahası...
İstanbul Enstitüsü’nde açılan Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi sergisi, mimarın çektiği fotoğraflar üzerinden onun çokyönlü kişiliğini inşa ederken uğradığı duraklara ve hayatının dönüm noktalarına dair keşif heyecanı yüksek bir izlek sunuyor.
İlk fotoğraf makinesi
Arif Hikmet Koyunoğlu’nun mücadeleyle dolu yaşamı onu dibe çekmemiş aksine maceracı ruhunu ortaya çıkarmış. Henüz iki yaşındayken babası Gebze’ye sürgün edilen Arif Hikmet, yedi yaşına kadar burada yaşıyor; okula gidiyor, özel ders alıyor ve evin aşçısından hamurişi yapmayı öğreniyor. Resme ilgisi de bu dönemde başlıyor. İstanbul’a tekrar döndüklerinde Mekteb-i Osmani’ye yazdırılıyor. Burada resim öğretmeni Agah Efendi ile çalışıyor, ressam Hoca Ali Rıza’dan özel dersler alıyor.
- Bir yandan boş zamanlarında atletizmle ilgileniyor. Annesi Fatma Virditer Hanım, onu zor şartlar karşısında dayanıklı olması için epey zorluyor.
13 yaşında ilk fotoğraf makinesini alıyor ve ilk fotoğraflarını çekiyor. Cam negatif. Arif Hikmet’in bugün İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde açılan sergisinde gördüğümüz fotoğrafları, cam negatif sayesinde bu kadar net. Bu yaş, aynı zamanda hayatın gerçek zorluklarıyla da tanıştığı yaş oluyor. Aile ekonomisi kötüleşiyor, hayat mütevazı bir hâl alıyor. Arif Hikmet, fotoğrafçılığı Abdullah Biraderler’den öğrenen Boğos Tarkulyan, nam-ı diğer Febüs Efendi’nin Cadde-i Kebir’de konuşlu ünlü Phébus Fotoğrafhanesi’nde çırak olarak çalışmaya başlıyor. Babasının ölümünün ardından eğitim masrafını kendi üstleniyor. Henüz 14 yaşında. Sonraki yıllar kırtasiye malzemeleri, kalıpla desen bastığı tülbentleri satarak geçiyor.

Arif Hikmet Koyunoğlu'nun Demaria-Lapierre & Mollier marka kamerası
Sanâyi-i Nefise Mektebi’ne giriyor, mimarlık okuyor. 18 yaşında arkadaşlarıyla bir spor kulübü kuruyor, dersler veriyor. Mimari yapıları incelemek için Anadolu gezisine çıkıyor; yürüyerek Balkanlar’a gidiyor. 19 yaşında gönüllü olarak Balkan Savaşı’na katılıyor. Zorlu savaş koşulları onu köylü kılığında saklanmaya ve aşçı olarak çalışmaya zorluyor. Lezzetli helvasını yemek için gelenler kapıda uzun kuyruklar oluşturuyor. Bu dönemde nalbantlık da yapıyor.
Omzunda bir talih kuşu
Tüm bu maceraların içi bir kat daha macera dolu. Arif Hikmet, Anadolu gezisinin Bursa durağında eşkıyalarca kaçırılıp bir ağaçta bir gece bağlı kalıyor; Balkanlarda Osmanlı askeri tarafından isyancı sanılıp alıkonuyor, bir papaz alnına silah dayıyor, idama mahkum ediliyor. Onu ölümden, her seferinde bir başka tesadüf son anda kurtarıyor. Öyle ki asılarak idam edileceği ip hazırlanırken Hamidiye Zırhlısı Dıraç’ı bombalıyor; Arif Hikmet, İtalyan Konsolosluğu’na sığınıyor. İtalya’da mülteci günleri başlıyor. Bir mülteci kampında beş parasız, hasta oluyor. Napoli’de tedavi olduktan sonra bu defa rıhtımda hamallık yapıyor. Henüz 20’lerinin başında.
İstanbul’a gidebilmek için bir vapurda çalışmaya başlıyor. İskenderiye’de yeniden mülteci kampına gönderiliyor. Talih kuşu en zor zamanında yeniden omzuna konuyor ya da evlat sevgisi hasrete karşı koyamıyor. Annesi tarafından bulunuyor ve İstanbul’a dönüyor. Mimarlık günlerinin artık kapıda olduğunu umuyor. Okula yeniden yazılıyor, bir bina kiralayıp mimarlık bürosu, resim atölyesi ve fotoğrafhaneye çeviriyor. Derken I. Dünya Savaşı. Arif Hikmet’e yeniden yol görünüyor, Kafkas Cephesi’nde savaşa katılıyor.

Kızıldağ'da kayak taliminde
Cepheye kadar uğradığı her yerde fotoğraf çekmeye, mimari yapıları incelemeye devam ediyor. Savaş yolunu kendi için öğretici bir tura çeviriyor. Savaşın kendisi de aynı şekilde. Madenci olmadığını söylese de ikna edici bulunmuyor, kömür çıkarmak üzere görevlendiriliyor. El mahkum ekibini kuruyor ve bu işi de öğreniyor. Sarıkamış’ta donmak üzereyken kurtarılıyor. Annesinden aldığı dayanaklılık eğitiminin sınavını Sarıkamış'ta veriyor. Ardından Erzurum yılları başlıyor. Bu yıllar, sınırda kaçakçılık yaptığı, İran’dan halı getirdiği; Gümüşhane’den meyve getirtip manavlara sattığı ticaret yılları.
İstanbul’a yeniden döndüğünde para kazanmak için fotoğrafçılık yapıyor. Bir bodrum katında Yeraltı Fotoğrafhanesi’ni kuruyor. İleri gazetesi için foto muhabirliği de yapıyor. Milli Mücadele için fotoğrafhanesinde silah saklıyor. İşgal yıllarında başına ufak tefek işler açılıyor, düşman kazanıyor. O dönem polis olan Nevzat Tandoğan’ın çıkardığı sahte kimlikle Ankara’ya yerleşiyor.
Bereketli Ankara yılları
Burada kendi bürosunu kurup serbest mimarlık yapmaya başlıyor. Mustafa Kemal’in isteğiyle Dumlupınar Anıtı’nı yapıyor; Hacı Bektaş Veli Türbesi’nin tamiratıyla görevlendiriliyor. Bir süre Nevşehir’de dervişlerle yaşıyor.
Arif Hikmet’in Cumhuriyet idealine ortak olduğu bereketli Ankara yılları, Mustafa Kemal’le yenilen yemekler, Keçiören’de eğlenceli bağ günleri ve resmî yapılar ile konutlar inşa ederek geçiyor. Cumhuriyet elitleriyle birarada. Nitekim talih kuşu omzundan bir daha uçuyor. Belediyeden hak edişini alamayınca borcunu ödemek için mal varlığını satıyor. Ankara’yı küskün terk ediyor.

Keçiören'deki bağ evi
Yeniden İstanbul yılları başlıyor. Yeniden işleri iyi gitmiyor. Ailesinden gizli inşaat işçiliği ve badanacılık yapıyor. 1938'de Galata'da yeniden bir büro açıyor. Bu dönemde sigorta işine de giriyor.
Yıllar sonra, Türk Ocağı Binası Resim Heykel Müzesi’ne çevrildiğinde hatırlanıyor. Bu dönemde yazılar yazıyor. 1980 yılında Devlet Sanatçısı unvanını alıyor. Bu unvana layık görülen ilk mimar. 1982'de hayata veda ediyor.
Parçaları tamamlayan bir sergi
Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi; Anadolu seyahatlerinden, savaş yıllarından, yeraltındaki fotoğrafhanesinden, Ankara yıllarından görüntülerle Arif Hikmet Koyunoğlu'nun yaşamına kanıtlar sunuyor ve parçaları tamamlıyor.
Arif Hikmet Koyunoğlu'nun maceracı ruhu, bu yüzyıldan bakınca coşkun bir nehir gibi. Sanki hiç yerinde duramayan, sadece çıkış yollarına odaklı ama bir yandan da çıkmaz yola girmekten korkmayan bir portre çiziyor. Talih ve talihsizlik kol kola hep baş ucunduyken onun başarısı, yeteneklerini sermayeye dönüştürmesi oluyor. Her şeyin de ötesinde maceraperest mimar hayat hikayesiyle, ders almak isteyenlere pes etmemenin ilhamını veriyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Seren Erciyas
Kültür-sanat editörü

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




