Marjane Satrapi'nin ardından: İran'ı manşetlerin değil, insanların göz hizasından anlattı

"Persepolis"in yazarı Marjane Satrapi, 56 yaşında hayatını kaybetti. İran'ı manşetlerin değil insanların göz hizasından anlatmıştı; biz de ona öyle veda ediyoruz.
Marjane Satrapi'nin ardından: İran'ı manşetlerin değil, insanların göz hizasından anlattı

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Persepolis'in yazarı Marjane Satrapi, 56 yaşında hayatını kaybetti. Fransız basınına ölüm haberini veren ailesi, Marjane Satrapi'nin ölüm nedenini açıklarken "yalnızca üzüntüden" öldüğünü söyledi. 14 ay önce, hem hayat hem de çalışma arkadaşı olan kocası Mattias Ripa'yı kaybetmişti. Ömrü boyunca bir ülkenin, bir evin, bir çocukluğun, bir ana dilin kaybını anlatan Satrapi'yi susturan şey de yine bir kayıp oldu.

“Üzüntüden öldü” cümlesi kulağa eski zamanlardan kalma, neredeyse masalsı bir açıklama gibi geliyor. Oysa bedenin yasa verdiği yanıt bazen sandığımız kadar mecazi olmayabiliyor. Tıpta “kırık kalp sendromu” ya da Takotsubo kardiyomiyopatisi diye bilinen bir tablo var: Ağır bir kayıp, ani bir korku, büyük bir sarsıntı kalbin çalışma biçimini geçici olarak bozabiliyor; belirtileri kalp krizini andırabiliyor. Üstelik bu tablo en çok kadınlarda görülüyor; vakaların yaklaşık %90’ını çoğu menopoz sonrası yaştaki kadınlar oluşturuyor.

  • Elbette Satrapi için böyle bir teşhis koyuldu mu bilmiyoruz. Bildiğimiz yalnızca şu: Ailesi onun ölümünü açıklarken hastalık adlarına değil, yasın en yalın kelimesine başvurdu: Üzüntüden, dediler.

Satrapi’nin ölümü galiba bu yüzden bizim de kalbimizi çok kırdı. Biz onu zaten hep kayıp, ev, memleket ve insanın yeryüzünde kendine bir yer bulma meselesiyle birlikte düşünmüştük. Aposto için "10 Kitap, 10 Film: Manşetlerin Ötesindeki İran'ın Sesini Dinlemek" başlıklı derlemeyi yazarken de aklımıza ilk gelen isim oydu. 

Çoğumuz gibi Persepolis’i “Bir gün bizde de olur mu?” sorusuna cevap aramaya çalışarak, biraz da tedirgince okumuştuk. Oysa kitapta bir rejimin değil, bir ailenin, bir mahallenin, bir kuşağın hikayesi anlatılıyordu ve Devrim İran’da yalnızca caddelerde değil, mutfak masalarında da yaşanmıştı.

Marjane Satrapi, Hazar’a yakın Reşt’te doğmuş, Tahran’da büyümüştü. Babası mühendis, annesi moda tasarımcısıydı; köklü, dünyaya soldan bakan bir aileden geliyordu. 1979 Devrimi olduğunda dokuz yaşındaydı. Başlangıçta farklı umutları yan yana getiren devrim, kısa sürede mollaların iktidarına dönüştü. Sokaklara ahlak polisleri, evlerin içine tutuklamalar, kayıplar, infazlar girdi. Sovyet casusu olmakla suçlanan amcası Anoosh idam edildi. 

Ardından savaş geldi: Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’nın sirenleri, karartmaları, cepheden gelen haberleri çocukluğunun fonuna yerleşti. Büyüklerin, çocuklar oyun oynuyor ve dinlemiyor sanarak yaptığı konuşmalar, küçük bir kızın zihninde korku olarak birikti. Satrapi 14 yaşına geldiğinde ailesi, onu rejimin giderek daralan dünyasından korumak için tek başına Viyana’ya gönderdi.

  • Viyana’da işler ailesinin umduğu gibi gitmedi. Korunsun diye gönderildiği yerde bu kez başka türlü savunmasız kaldı: Yabancılık, parasızlık, yalnızlık; hatta bir süre sokakta kalmak. İran’dan çıkmıştı ama Avrupa’ya da tam yerleşememişti.

Ailesinin isteğiyle İran’a geri döndüğünde ise bıraktığı ülke de kendisi de değişmişti. Tahran’da sanat okudu, kısa bir evlilik yaptı; sonra yeniden Avrupa yolu göründü. 1990’ların ortasında Paris’e yerleşti, 2006’da Fransız vatandaşı oldu. Paris’i sevdi, Fransa’da kendine güçlü bir hayat kurdu; ama yıllar sonra “ev” dediğinde aklına hâlâ İran geliyordu. Paris’te arkadaşları ona hep aynı şeyi soruyordu:

"İran’da ne yaşadın?"

Bir yerden sonra bunu anlatmanın en doğru yolunun çizmek olduğunu anladı. Satrapi’ye göre çizim, yazıdan da konuşmadan da önce gelen, insanın ilk dillerinden biriydi. Persepolis’in ilk cildi 2000’de yayımlandı. Siyah-beyaz, süssüz, doğrudan kareleriyle kısa sürede kendi okurunu buldu; sonra dilden dile, ülkeden ülkeye dolaşmaya başladı. 

2007’de Vincent Paronnaud ile birlikte yönettiği animasyon uyarlaması Cannes’da Jüri Ödülü’nü aldı. Film, ertesi yıl Oscar’da En İyi Animasyon dalında aday gösterildi; Satrapi de bu kategoride aday olan ilk kadın oldu.

  • Kitabın kaderi de en az hikayesi kadar çelişkili oldu. İran'ı anlattığı için İran'da yasaklandı; yıllar içinde Amerika'da da bazı okullarda müfredattan çıkarılmak istendi, sansür tartışmalarının ortasına düştü. Bir kız çocuğunun büyüme hikayesi, iki ayrı coğrafyada iki ayrı otoriteyi aynı anda rahatsız edebiliyordu. Satrapi bu konuda ne düşünmüştü acaba?

ABD’de ve İngilizce yayın dünyasında Persepolis çoğu zaman “grafik roman” diye anıldı. Satrapi ise bu etikete mesafeliydi. Ona göre “grafik roman”, çizgi roman almaktan utanacak burjuva okura işi biraz daha saygın göstermek için bulunmuş bir addı. O kendini daha sade bir yerden tarif ediyordu: Çizerdi, çizgi roman yapıyordu ve bundan gayet memnundu.

Bu yazıyı yazarken Marjane ile bir ortak noktamızı bulduk: Bir ülkeyi hükümetiyle karıştırmama konusunda ısrar etmek. İran yazımızda da en çok bunu anlatmak istemiştik. İranlıların da herkes gibi güldüğünü, korktuğunu, âşık olduğunu, kavga edip barıştığını göstermek istiyorduk. Kitaplarının Batılı okurda uyandırmayı umduğu duyguyu kısaca özetlemişti:

"Demek onlar da bizim gibi insanmış."

Satrapi’nin derdi, Batı’nın İran’a bakarken çoğu zaman düştüğü o kolay yere itiraz etmekti: İranlıları fanatiklerden, rejimden, “şer ekseni” gibi soğuk kalıplardan ibaret sanmak. “Hükümet bizi temsil etmiyor” diyordu. Persepolis’in dünyada bu kadar okunmasının nedeni de buydu herhalde: Manşetlerin verdiği soyut ve ürkütücü İran’ın yerine somut bir yüz, bir aile, bir mutfak koyuyordu. Bir de kadınları. Kendini var eden, birbirine yaslanan, birbirinin omuz başında duran kadınları.

Yirmi yılı aşkın süre çizgi roman dilinden uzak durdu; Mahsa Amini’nin ölümünün ardından yeniden o dile döndü. 2022’de, başörtüsü kuralına uymadığı gerekçesiyle gözaltına alınan yirmi iki yaşındaki Amini’nin, gözaltına alındıktan sonra kaldırıldığı hastanede ölümü İran’ı yeniden sokağa dökmüştü. 

Satrapi, 17 çizerin yanı sıra akademisyen ve gazetecilerin katkılarını biraraya getirdiği Kadın, Hayat, Özgürlük’ü bu hareketi belgelemek için hazırladı. Kendi deyişiyle yapabileceği şey kültürel bir işti; kitap, İranlılara “yalnız değilsiniz” demenin bir yoluydu. Satrapi bu kez de kendini İran adına konuşan biri gibi konumlandırmadı. Dışarıdaki İranlıların görevinin içeridekilere ne yapacaklarını söylemek değil, sokaktan gelen sesi büyütmek olduğunu düşünüyordu. “Biz yalnızca hoparlör olabiliriz” diyordu. 

Margaret Atwood da ölümünün ardından onu anarken, Damızlık Kızın Öyküsü’nde ve Ahitler’de yazdığı baskının Satrapi’nin hayatında gerçek karşılığını bulduğunu söyledi. Atwood bunu hayal etmiş; Satrapi yaşamıştı.

Yazdı, çizdi, filmler yönetti. Marie Curie’yi anlattığı Radioactive de bunlardan biriydi. Bir süre resme daha çok yaklaştı; çizginin dışına çıkıyor gibi görünse de aslında hep aynı şeyi yapıyordu: Hikaye anlatıyordu. 2024’te Fransa’nın en saygın sanat kurumlarından Académie des Beaux-Arts’a seçildi. Bir ülkeden neredeyse kovulmuş bir kadın, başka bir ülkenin en yüksek sanat çatılarından birinin altına girmişti.

  • Ancak Satrapi’nin Fransa’yla kurduğu bağ hiçbir zaman koşulsuz bir minnet ilişkisi olmadı. 2025 başında kendisine verilmek istenen Légion d’honneur’ü reddetti; gerekçesi Fransa’nın İranlılara karşı ikiyüzlü tutumuydu. İranlı oligark çocuklarının Fransa’da rahatça dolaşabildiğini, buna karşılık genç muhaliflerin ve sanatçıların vize almakta zorlandığını söylüyordu.

İran’daki kadın devrimini desteklemenin anma günlerinde fotoğraf vermekten ibaret kalamayacağını, İranlıların iletişim kampanyalarına değil somut adımlara ihtiyaç duyduğunu yazdı. Bütün bunları Fransa’ya karşı değil, tersine çok sevdiği ve kendi ülkesi saydığı Fransa’dan daha fazlasını beklediği için söylüyordu.

Mattias Ripa, hayatına Paris’te girdi. İsveçli bir yapımcıydı; Satrapi’nin hem hayatında hem üretiminde uzun yıllar yanında durdu. Onunla kurduğu bağ, Satrapi’nin son yıllarındaki en derin aidiyetlerden biri gibiydi. 2025 baharında Ripa öldü. Satrapi, Instagram hesabında onu “hayatımın aşkı” diye andı.

Sonrası sessizlik. Bu kez çizmedi, yazmadı, anlatmadı. Yoksulluğa, yasağa, yıllarca süren gurbete dayanmış biriydi; bir ülkeyi kaybetmeyi de bir evi yeniden kurmayı da bilmişti. Ama bu yarayı onaramadı galiba. En sevdiğinin yokluğunu dolduramadı.

Ölümünün ardından Fransa’nın siyaset ve kültür dünyası onu uğurladı. Cumhurbaşkanı Macron, Satrapi’yi İranlı çocukluğunu evrensel bir hikayeye dönüştüren büyük bir sanatçı olarak andı. Doğruydu bu; ama eksikti. Çünkü Satrapi’nin hayatı boyunca göstermeye çalıştığı şey daha yalındı: İnsanlar ülkelerinden, halklar rejimlerinden ibaret değildir. Bir iktidar bir ülkenin sesini kısabilir; ama o ülkenin mutfağını, kahkahasını, yasını, inatla kurulan hayatlarını bütünüyle tüketemez.

Persepolis’in en güçlü tarafı da buydu galiba. Büyük tarihin içinden küçük bir kızın sesini duyurması. Devrimi, savaşı, sürgünü, yasakları anlatırken bile hikayenin merkezinde hep insan vardı: Ailesi, evi, sofrası, sevdikleri. Satrapi sayesinde biz İran’a buradan baktık. Manşetlerin değil, insanların göz hizasından.

Ölümünün ardından ailesi de uzun uzun açıklama yapmadı. Tıbbi kelimelere, resmî cümlelere, soğuk nedenlere sığınmadı.

Üzüntüden, dediler.

O kadar.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Yasemin Kaya ve Utku Özer

Yasemin Kaya: ODTÜ’de iktisat lisansını, Boston Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Geçmişte makroekonomi, finans sektörü ve ekonomi politikaları üzerine yazdı; bugün bu alanla bağını profesyonel iş hayatı üzerinden sürdürüyor. 2023’ten bu yana ise edebiyat, yayıncılık ve okuma kültürü üzerine yazıyor. İstanbul’da yaşıyor. Utku Özer: 1982 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden lisans derecesini aldı. 2006 yılında Marmara Üniversitesi’nde, Sovyet sonrası dönemde ulus inşası dinamiklerini ele aldığı teziyle Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisansını tamamladı. Doktora derecesini ise 2012’de İstanbul Üniversitesi’nden, “İmparatorlukların çözülmesi ve yeniden biçimlendirilmesinde milliyetçiliğin rolü: Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı örnekleri” başlıklı çalışmasıyla aldı. 2009–2012 yılları arasında Maltepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak görev yapan Özer, 2012–2015 yılları arasında aynı üniversitede yardımcı doçent olarak akademik çalışmalarını sürdürdü. 2016 yılında doktora sonrası araştırmalarını yürütmek üzere Yunanistan’a taşınan Özer, halen Atina’da yaşamakta ve çalışmalarını Athens Institute for Education and Research (ATINER) bünyesinde sürdürmekte.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti