MySpace geri dönüyor: Gerçekten eski sosyal ağları özledik mi?

2000'lerin en büyük sosyal ağlarından MySpace'in bugünkü sahipleri Tim ve Chris Vanderhook, platformu yeniden canlandırmak istediklerini açıkladı. Bu açıklamanın heyecanla karşılanması, teknoloji tarihine ilişkin kritik bir soruyu da gündeme taşıdı: İnsanlar gerçekten eski sosyal ağları mı özlüyor, yoksa internetin artık var olmayan bir hâline mi özlem duyuyor?
MySpace geri dönüyor: Gerçekten eski sosyal ağları özledik mi?

Quando

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

Son günlerde teknoloji basınında dolaşan haberlere göre 2000'lerin en büyük sosyal ağlarından biri olan ve 2005-2009 yılları arasında dünyaya yayılan MySpace'in bugünkü sahipleri Tim ve Chris Vanderhook, markayı yeniden canlandırmak istiyor. Toronto'daki Hot Docs Film Festivali'nde ilk gösterimi yapılan Myspace belgeselinde konuşan kardeşler, “MySpace’i yeniden açmak için doğru zamanı bekliyoruz” dedi. 

  • Belgesel, yalnızca platformun yükselişini değil, bir kuşağın internetle kurduğu ilişkiyi de yeniden tartışmaya açıyor.

İnternetin yaklaşık 20 yıllık tarihini düşündüğümüzde bu haber, ilk bakışta pek şaşırtıcı değil. Son birkaç yıldır yalnızca MySpace değil, Y2K (2000 yılı) estetiği dediğimiz kültürel nüansları şekillendiren araçlar da geri dönüyor. Kullan at ve dijital fotoğraf makineleri, iPod Nano'lar, Nokia telefonlar, MSN bildirimleri, Tumblr temaları ve VHS filtreler, sosyal medyada popülerleşmeye devam ediyor.

TikTok'ta milyonlarca insan, kendi çağlarında görmedikleri bu trendleri yakalama peşinde. 2000’li yılları bu şekilde romantize eden kuşağın, MySpace’in en popüler olduğu yıllarda ilkokul çağında olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hatta bu kesimin bir kısmı, o yıllarda henüz doğmamıştı. 

  • Peki insanlar gerçekten eski bir sosyal ağı mı özlüyor, yoksa internetin artık var olmayan bir hâline özlem mi duyuyor?

Belli ki bugünkü sosyal medya, kültürel dalgalanmalar ve yapay zeka gelişmeleri, her kesimden insanı rahatsız eder oldu. “AI Slop” olarak anılan ve yapay zekayla oluşturulmuş anlamsız fotoğraf ve videoları görünce hangimizin gerçek anlamda midesi bulanıyor gibi olmuyor ki? 

Bu sorunun cevabı, bizi yalnızca MySpace'e değil, internetin son 20 yılda geçirdiği en büyük kültürel dönüşümlerden birine de götürüyor. Çünkü MySpace, hiçbir zaman sadece bir web sitesi değildi. MySpace, internetin kısa süreliğine de olsa bambaşka olduğu bir dönemin en önemli temsilcilerinden biriydi. Algoritmaların henüz gündelik hayatımızı şekillendirmediği, sosyal medyanın standartlaşmadığı ve insanların dijital kimliklerini şirketlerin sunduğu şablonlarla değil, kendi elleriyle inşa ettiği o altın çağ… 

  • “Altın çağ” demişken geçmişe duyulan özleme gerçekten de popüler kültürde “Altın Çağ Sendromu” deniyor. Bu terim, geçmişi bugünden daha mutlu, daha sade ve daha anlamlı görme eğilimini ifade etmek için kullanılıyor. 

Akademik literatürde ise bu duygu, çoğunlukla "rosy retrospection", yani geçmişi o dönemde yaşamamış olsanız bile olduğundan daha olumlu hatırlama eğilimiyle ve kültür kuramcısı Svetlana Boym'un geliştirdiği nostalji kavramlarıyla açıklanıyor. 

Boym, nostaljiyi yalnızca kaybedilmiş bir zamanı özlemek değil, bugünün eksikliklerini geçmiş üzerinden anlamlandırma biçimi olarak da tanımlıyor. Woody Allen'ın Midnight in Paris filmi, bu kavramları derinlemesine işliyor ve ziyadesiyle romantize ediyor. Tam olarak bu yanılsamanın peşinden giden filmin 1920'lerin Parisi'ne gitmeye can atan ana karakteri, o dönemde yaşayan sanatçıların da kendi "altın çağları" olarak daha da eski dönemleri özlediğini keşfediyor.

Peki insanlar topluca gerçekten geçmişi mi özlüyor, yoksa dünyaya gelmiş her kuşak kendi döneminin hayal kırıklıklarını telafi edebilmek için zihninde kusursuz bir dün mü yaratıyor? Ya da bugünün sanatçılarından daha çok, teknolojiyi konuştuğumuz bir çağda nostaljiye dönüş heyecanı neye benziyor? 

Modemlerimizden gelen o ses 

2000'lerin ortasında internete bağlanmak, bugün yaptığımız hiçbir şeye benzemiyordu. Modemlerimizden çıkan ve dakikalarca beklediğimiz o karakteristik bağlantı sesi, MSN’den gelen "ding" bildirimi, ICQ'nun unutulmaz "Uh-oh!" uyarısı, Winamp listeleri, LimeWire’da saatlerce ve hatta bazen günlerce bekleyerek indirdiğimiz şarkılar, titreşim göndermek, her hafta değişen kullanıcı isimleri ve durumumuza yazdığımız şarkı sözleri… 

İnternet, o dönemde tek bir şirketin tasarladığı kusursuz bir deneyimden ziyade, birbirine oldukça gevşek bağlarla bağlı yüzlerce küçük dünyanın toplamından oluşuyordu. Bugün ise sosyal medya platformları çok çeşitli görünse de deneyimleri, sundukları ve hatta amaçları neredeyse birebir aynı. 

MySpace’i bugünkü anlamıyla bir "sosyal medya platformu" olarak tanımlamak da eksik kalıyor. Çünkü MySpace'te asıl mesele, içerik üretmek değil, kendine ait bir yer inşa etmekti. 2026’nın MySpace’inde yeni bir sosyal medya inşa etmeye kalktığınızda ne olacağını bilememekle birlikte milyonlarca kişinin en az bir kere “Bir arkadaşa bakıp çıkacağım” diyeceği bir an yaşayacağı da aşikar.

  • Eskiden bir arkadaşınızın MySpace profiline girdiğinizde önce o kişinin ne dinlediğini görüyordunuz. Bu, oldukça romantik ya da havalı bir hareket olarak algılanıyordu. Sayfa yüklenirken fonda The Killers, My Chemical Romance ya da belki Arctic Monkeys çalmaya başlardı. 

Arka planlar, bazen siyah güllerle kaplıydı, bazense parlayan yıldızlarla… Yazılar, okunması neredeyse imkansız neon renklerde olabiliyordu ya da imlecinizin arkasından kalpler ve kelebekler uçuşuyordu. Sayfanın üst köşesinde en yakın sekiz arkadaşınızın fotoğrafları dururdu ve orası herkes için bir mabetti. 

Karakterimize dair ipuçlarını yıldızlara, güllere, dinlediğimiz havalı şarkılara sığdırmaya çalışan ve bundan da mutlu olan bir kuşaktık biz. O dönem bunu yalnızca estetik bir tercih olarak görüyorduk. Oysa bugün geriye dönüp baktığımızda bunun internetin nasıl tasarlandığına dair pek çok ipucu sunduğunu görüyoruz. Çünkü MySpace, insanlara kendilerini ifade edebilecekleri sınırsız bir alan vermek için tasarlanmamıştı.

2005 yılında Alice Marwick, henüz doktora öğrencisiyken Friendster, Orkut ve MySpace kullanıcılarını incelemeye başladığı bir araştırma yayımladığında araştırmasının bugün hâlâ güncelliğini koruyacağını düşünmüş müdür; bilinmez. Ancak Marwick’in araştırması, o dönem ilk defa sorulan bir soruyu gündeme taşıyordu. 

“İnsanlar internette gerçekten kendileri mi oluyor, yoksa kendilerinin olmak istedikleri bir versiyonunu mu sergiliyor?” sorusunu odağına alan Marwick'e göre sosyal ağlar, insanları tek ve otantik bir kimlik göstermeye teşvik ediyor gibi görünse de kullanıcılar, bu sınırların içinde sürekli farklı benlikler üretmenin yollarını arıyordu. 

MySpace bir müzik fabrikasına nasıl dönüştü? 

Bugün yeni bir sanatçı keşfettiğimizde bunun arkasında çoğu zaman Spotify'ın öneri algoritmaları, TikTok'un "Senin için" sekmesi ya da YouTube'un tavsiye motoru oluyor. Artık “viral olmak” dediğimiz şey, büyük ölçüde algoritmaların görünürlük dağıtmasına bağlı. 

MySpace döneminde ise görünürlük, sosyal ağlardaki insanların kendisi tarafından üretiliyordu. Keşif mekanizması tamamen insanlara bağlıydı. Bir arkadaşınızın profiline girer, arka planda çalan şarkıyı beğenir, o grubun sayfasına geçer, oradan başka bir grubun "Top Friends" listesine ulaşırdınız. 

  • Bir müzisyenin yükselmesi için milyonlarca kişiye aynı anda ulaşması gerekmiyordu ve sadece doğru insanların profilinde görünmesi yeterliydi. 

2000’li yılların müzik tarihinin en ilginç başarı hikayeleri, MySpace'ten yayılmaya başladı. İngiliz indie rock grubu Arctic Monkeys, bunun en bilinen örneklerinden biriydi. Grubun konserlerine giden hayranları, dağıtılan demo CD'leri internete yükleyip grup adına bir MySpace sayfası oluşturarak fitili ateşlemişlerdi. 

Şarkılar kulaktan kulağa, profilden profile dolaşmaya başlamış ve henüz plak şirketi bile olmayan grup, daha ilk albümünü çıkarmadan binlerce kişiye ulaşmayı başarmıştı. Yani tamamen MySpace üzerinden ve henüz bu kadar zevk, ilgi ve yatkınlığı odağa alan, reklam amaçlı gelişmiş algoritmalar yokken… 

  • O dönem müzik endüstrisi ilk kez radyoların ya da MTV'nin dışında bir keşif mekanizmasıyla karşılaşıyordu.

İlk olarak MySpace’te popüler olduktan sonra dünyaya açıldığı bilinen Lily Allen da demolarını önce muhtemelen kendi kuşağına göre erken kullanıcısı olduğu MySpace'e yükledi. Allen, böylesine büyük bir vizyoner hareket yaptıktan kısa bir süre sonra İngiltere'nin en çok konuşulan pop ünlülerinden biri hâline geldi. 

Bugün yaratıcı ekonomi dediğimiz ekosistemin ilk işaretleri, aslında MySpace’te sanatçılar aracılığıyla ortaya çıktı ve tüm aracı kurumların gücü ilk kez bu kadar görünür şekilde sarsıldı. İnsanlar artık, kendi kendilerini popüler hâle getirebilmeye başladı. MySpace, yalnızca müzik endüstrisini değil, ünlü olmanın tanımını da değiştirdi. 

Bir zamanlar ünlü olmak

Bugün influencer kavramı, bize oldukça tanıdık geliyor ve bu rol; doktor, avukat ya da öğretmen gibi hemen herkesin özümseyeceği bir meslek hâline gelmiş durumda. Markalarla çalışan, milyonlarca takipçisi olan içerik üreticileri, artık hayatımızın sıradan bir parçası. Oysa 2000'lerin ortasında "internet fenomeni” ya da “internet ünlüsü" fikri hâlâ yeni sayılırdı. 

  • O yıllarda internet ünlüsüyseniz henüz Hollywood yıldızı değildiniz ya da televizyona kolayca çıkamıyordunuz. Bu kişiler, yalnızca internette tanınıyordu. Bugün ise TikTok fenomenlerinin Netflix dizilerinde ya da Hollywood filmlerinde rol almasını doğal karşılıyoruz. 

İnternetle yükselen yaratıcı ekonominin dönüşümü, elbette yalnızca eğlence ya da müzik sektörünü etkilemedi. Arkadaşlık kurma biçimlerimiz de kalıcı biçimde değişti. 

MySpace'in en tartışmalı özelliklerinden biri, "Top 8" listesiydi. Kullanıcılar profillerinde en yakın sekiz arkadaşını herkese açık şekilde sıralayabiliyordu. İlk bakışta masum görünen bu özellik, esasında sosyal ilişkileri daha açık şekilde görünür ve ölçülebilir hâle getiriyordu. Pek çok kişi, "Beni neden ikinci sıraya koydun?" ya da "Neden beni listeden çıkardın?" gibi tartışmalar yaşadı ya da içten içe MySpace üzerinde verilen bu öznel kararlara içerledi. 

Bugün Instagram'da kimin hikayemizi izlediğine ya da kimin gönderimizi beğendiğine gösterdiğimiz ince hassasiyetin erken bir versiyonu, MySpace’te doğmuştu.

MySpace, Facebook ve kaybettiğimiz internet 

MySpace’in yeniden açılacağını duyan Facebook kurucusu Mark Zuckerberg’ün ne tepki verdiğini düşünmemek elde değil. Tüm popüler mecraları satın alıp, kopyalayıp para sayma makinesine dönüştürmekte usta olan Zuckerberg, analog özleminin oldukça farkında ve bu trendler, Instagram ağında oldukça bilinçli bir şekilde yönetilerek tüm dünyaya yayılıyor. 

MySpace'in en büyük rakibi, esasında 2005-2010 yılları arasında Facebook değildi. MySpace, zaten Friendster adlı başka bir platformun yükselişini izleyen ve onun eksiklerini gidermeye çalışan yan bir proje olarak doğmuştu. 2004 yılında kullanıma açıldıktan yalnızca bir ay sonra platform, bir milyon kullanıcıya ulaştı. Bir yıl içinde ise kayıtlı kullanıcı sayısı 20 milyonu aştı. 

O dönem için bu rakamlar inanılmazdı. Sosyal medya henüz emekleme aşamasındaydı ve MySpace yalnızca en büyük oyuncu değil, internetin geleceğini ve popüler kültürdeki iletişim kurma biçimlerini etkileyen ve yeniden şekillendiren bir platform olarak görülüyordu. O yaşlarda internete tek bağlanma sebebi MySpace’ti. 

  • Fakat MySpace ile Facebook arasındaki rekabet, çoğu zaman anlatıldığı gibi iki benzer ürünün yarışı olmaktan daha fazlasıydı. Esasında bu rekabette tam olarak iki farklı internet anlayışı karşı karşıya geldi.

Bu farkın en önemli nedenlerinden birisi, elbette her iki platformun kurucularının geldikleri dünyaydı. MySpace'in arkasındaki ekip, teknoloji şirketlerinden değil, internet pazarlaması sektöründen geliyordu ve reklamcılık arka planına sahipti. Kurucuların platforma bakış açısı, en başından itibaren bir yazılım şirketinden çok, bir medya şirketine yakındı. 

Facebook ise tamamen farklı bir motivasyonla ortaya çıkarak reklam ve medya rolünü baştan gizledi ve çok sayıda kullanıcıya ulaşarak “sosyal ikilem” dediğimiz noktaya ulaştı. Harvard Üniversitesi kampüsünde doğan platform, ilk yıllarında büyümeden çok, güvene odaklandı. 

  • Kullanıcı adı denilen ve personayı temsil eden internet isimlerinden ziyade, gerçek isimleri kullanmayı teşvik etmesi, üniversitenin e-posta adresiyle kayıt olma zorunluluğu ve oldukça sade tasarımı, Facebook'u yalnızca teknik olarak değil, kültürel olarak da MySpace'ten ayırıyordu.

Bununla birlikte: İnternet tarihine baktığımızda MySpace’in uzun süre Facebook'u ciddi bir tehdit olarak görmediğini anlıyoruz. Facebook'un yalnızca üniversite öğrencilerine hitap eden niş bir platform olarak kalacağını düşünmeleri de çok normal. Zira o dönemler dünya henüz, Harvard Üniversitesi’ni yarıda bırakan, genç, zeki ve hırslı Zuckerberg ile tanışmıyordu. 

Facebook büyümeye devam edince bu kez MySpace, onu taklit etmeye çalışarak kendi platformunun ruhunu tamamen değiştirdi ve kullanıcılarını uzaklaştırdı. 

Dahası: Ekonomik model de iki platform arasında önemli bir ayrışma yarattı. MySpace'in gelirinin büyük bir bölümü, reklamlardan geliyordu. Asıl ironi de burada başladı. Zira Facebook’un da reklam geliri, yıllar içinde ana ekonomik modelini oluşturacaktı. 

Fakat MySpace, daha fazla reklam gösterdikçe teknik yetersizliklerden dolayı sunduğu deneyim de daha karmaşık hâle geldi ve kullanıcı deneyimi kötüleştikçe insanlar platformdan uzaklaştı. 

Kullanıcı göçü

2010 yılına gelindiğinde kullanıcıların yarısının, MySpace'i tamamen terk ettiği tahmin ediliyor. Üstelik sorun, yalnızca teknik eksiklikler ya da yönetim hataları değildi. MySpace, o dönemde Amerikan medyasında giderek artan oranda olumsuz haberler ve sahte profil, çevrimiçi taciz ve çocuk güvenliği tartışmalarıyla anılmaya başlamış, ebeveynlerin gözünde "tehlikeli internet sitesi" imajı kazanmıştı. 

Facebook ise gerçek isim politikası ve arkadaş çevresi üzerine kurduğu yapısıyla çok daha güvenli bir alternatif olarak algılandı. Fakat çok değil, tam tamına 15 sene sonra tarih burada da tekerrür etti. 2024’te ABD Senatosu’nda yapılan “Büyük Teknoloji ve Çevrimiçi Çocuk Cinsel İstismarı Krizi” başlıklı oturum canlı yayımlandı. 

Zuckerberg’ün de katıldığı bu oturumda, Facebook’taki eksik politikalar ve güvenlik açıkları nedeniyle Zuckerberg’den mağdur ailelerden özür dilemesi istendi. Tüm dünya önünde dilenen bu özrün videosu, sosyal medyada haftalarca viral olarak tekrar tekrar yayımlandı.

Öte yandan: Adil olmak gerekirse bugün geri dönüp baktığımızda Facebook'un MySpace’i yalnızca daha iyi bir ürün sunarak öldürdüğünü söylemek eksik kalıyor. Facebook, o dönemde daha temiz bir tasarım sunmuş olabilir. Ancak asıl farkı, Zuckerberg’ün interneti hayal etme biçimi ve onu dönüştürmenin fitilini ateşlediğinin farkında olması yarattı. 

Facebook, insanların çevrimdışı kimliklerini olduğu gibi, her şeyiyle dijital ortama taşıdığı bir sosyal altyapı kurdu. Takip eden 20 yıl boyunca sosyal medyanın izleyeceği yönü belirleyen de büyük ölçüde Facebook’un bu yaklaşımı oldu.

Sosyal medya tarihinin en popüler hack hikayesi

Platformun çöküşünden yalnızca beş yıl önce, 2005 yılının Ekim ayında, henüz 19 yaşındaki Samy Kamkar, MySpace profilindeki "Hakkımda" bölümüne birkaç satır kod ekledi. Esasında Kamkar, bu kodla ne MySpace'e saldırmayı planlıyor ne de milyonlarca insanın karşısına çıkacağını düşünüyordu. Hatta olaydan sonra verdiği röportajlarda bunu "Yalnızca JavaScript öğrenmeye çalışıyordum" diye anlattı.

Kamkar’ın yazdığı kodun yaptığı şey, ilk bakışta oldukça masumdu ve profili ziyaret eden herkes, farkında olmadan Samy'yi arkadaş listesine ekledi. Kamkar, böylece bir gün içinde milyonlarca arkadaşa erişti. Bunu hacker dünyasında “solucan” olarak bilinen bir kod yaratarak başaran Kamkar’ın kodunu gören ve onu arkadaş olarak ekleyen herkes, yeni bir taşıyıcıya dönüştü ve birkaç saat içinde bütün platform kendi kendini kopyalayan tek bir kod parçasıyla doldu. MySpace böylece, tarihinde ilk kez çökerek tamamen çevrimdışı oldu. 

Bugün geriye dönüp bakınca bu hikaye, internet tarihinin eğlenceli anılarından biri gibi görünse de o günlerde olay oldukça yüksek oranda ciddiye alındı ve FBI, Kamkar'ı evinde yakaladı. 19 yaşındaki gencin bilgisayarlarına el konuldu. Aylar süren hukuki sürecin ardından Kamkar, üç yıl denetimli serbestlik ve yüzlerce saat kamu hizmeti cezası aldı. 

Aslında hikayenin en sinematik kısmı, suçun nasıl oluştuğu ya da cezanın kendisi değildi. Kamkar, yıllar sonra katıldığı bir konferansta denetimli serbestlik sürecinde internete bağlanmasının ve bir sene boyunca bilgisayara dokunmasının yasak olduğunu anlattı. 

  • Cumartesi sabahları saat 05.00’te kalkan Kamkar, turuncu yeleğini giyiyor ve Porsche'siyle çöp toplama merkezine giderek kamu görevini tamamlıyordu. 

Kamkar’ın Porsche’sini nasıl aldığı ise tamamen ayrı bir hikaye. Oldukça yetenekli olan Kamkar, o yıllardaki internet patlamasında bir yazılım üreterek bu yazılımı satmış ve ardından MySpace’i hack’lemişti. Bu satış geliri, Kamkar’ı Porsche’ye ulaştırdı. 

  • Bugün Kamkar’ı X’den ve ilginç internet sayfasından takip etmek mümkün. Popüler yazılımcının videolarına da YouTube’dan erişilebiliyor.

2006 vs. 2026 

Son birkaç yıldır internet kültürünün hemen hemen her alanında benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Moda dünyası, Y2K estetiğini yeniden keşfediyor. Matrix’te Neo ve Trinity’nin taktığı gözlükler, kargo pantolonlar, neon renkli bilezikler, hatta plastik delikli babetler bile yeniden moda oluyor. 

Bu trendler, sadece ne giydiğimiz ya da taşıdığımıza değil, teknolojiyi kullanma biçimimize de yansıyor. TikTok ya da Instagram, yalnızca ilgi alanlarımızı öğrenmiyor; aynı zamanda bize belirli dönemlerin estetik dünyasını sürekli yeniden gösteriyor. 1990'ların moda trendleri, 2000'lerin dijital kameraları, eski internet arayüzleri, Y2K'nın teknoloji iyimserliği, ardı ardına geri dönüyor. 

  • Milyarlarca veri noktasını işleyen öneri algoritmaları, geçmişi yalnızca hatırlatmakla kalmıyor, onu yeniden hissetmemizi de sağlıyor. 

Öte yandan: Algoritmaların bize sunduğu geçmiş, tarihin kendisi değil. Tarih, zaten zaman içinde hikayeler ya da filmler aracılığıyla romantize ediliyor. Bu yüzden dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri olan Christopher Nolan bile Odyssey hikayesini sinemaya uyarladığında yeterince romantize etmemesiyle eleştiriliyor. 

  • Belki de bu yüzden bugün özlediğimiz şey aslında MySpace değil; 2006’nın 2026 ile kıyaslandığında bize hissettirdikleri…

Bu yaza ABD’deki üniversite kampüslerinden yükselen yapay zeka protestolarıyla başlamıştık. Mezuniyet törenlerinde yapay zekanın başlattığı yeni çağdan söz eden ünlü teknoloji yöneticileri, bu yıl alışık oldukları alkışlar yerine, protestolarla karşılandı. Bu tepki, elbette sadece yapay zeka teknolojisine yönelik değildi. Protestolar, teknolojinin gündelik hayattan çalışma biçimlerine, eğitimden insan ilişkilerine kadar uzanan etkisine karşı değişen toplumsal ruh hâlinin de güçlü bir göstergesiydi. 

Analog olana ilgi, kitap ve felsefe kulüplerinin yeniden dolması, fiziksel buluşmalara daha çok önem verilmesi, dijital detoksun daha fazla dillendirilmesi, “AI Slop” karşıtı girişimlerin en az yapay zeka girişimleri kadar yüksek yatırımlar almaya başlaması ve MySpace gibi platformların yeniden gündeme gelmesi de aynı kültürel dalganın ve umudumuzun bir parçası. 

Belki de teknolojiyi reddetmiyoruz; sadece onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden tanımlamaya çalışıyoruz. Bu yüzden MySpace'in geri dönüşü, —eğer gerçekten yeni kültürel dalgalanmanın ruhunu yakalayarak yapılırsa— eski bir sosyal ağın yeniden açılmasından daha büyük bir anlam taşıyabilir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Quando

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

YAZARLAR

Çiğdem Öztabak

Teknoloji ve kültür yazarı, serbest gazeteci. New York'da yaşıyor.

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

QuandoQuando
∙

HİKAYE

Her Şey Ortada: Doğruluk mu, cesaret mi?

Silikon Vadisi’ni bir dönem sallayan Theranos skandalı, yakın zamanda yeniden teknoloji, medya ve iş dünyasının merkezine yerleşti. Girişimin kurucusu Elizabeth Holmes, 11 yıl hapis cezasına çarptırılmasının ardından bu kez dünyayı sallayan bir belgeselin ana konusu oldu. Üstelik kendi talebiyle…

Çiğdem Öztabak

·

03 Kas 2026

Her Şey Ortada: Doğruluk mu, cesaret mi?
QuandoQuando
∙

HİKAYE

AI sonrası dünya: Beceri atrofisi çağın yeni normali mi?

Bugüne kadar en azından bir kez bir işi ChatGPT ile yapıp bir daha asla yapay zeka olmadan yapamaz hâle geldiyseniz yalnız değilsiniz. “Beceri atrofisi” olarak adlandırılan bu durum, yapay zekanın hayatımızı kolaylaştırırken bizi nasıl ona bağımlı hâle getirdiğini de açıklıyor. Uzmanlara göre asıl risk, yapay zekanın işimizi elimizden alma potansiyelinde değil, kendi becerilerimize ihtiyaç duymayacak kadar yapay zekaya bağımlı hâle gelmemizde yatıyor.

Doğa Yurduneri

·

03 Kas 2026

AI sonrası dünya: Beceri atrofisi çağın yeni normali mi?
QuandoQuando
∙

HİKAYE

AI pazaryerlerinin yükselişi: Tek öncü model dönemi sona mı eriyor?

Yapay zeka modellerinin sayısının artması ve kullanım maliyetlerinin farklılaşması, şirketleri ihtiyaçlarına en uygun modeli bulabilecekleri platformlara yönlendiriyor. Farklı modelleri tek bir çatı altında buluşturan yapay zeka pazaryerleri, geliştiricilere esneklik ve maliyet avantajı sunarken sektörde rekabetin dinamiklerini de değiştiriyor.

Doğa Yurduneri

·

02 Kas 2026

AI pazaryerlerinin yükselişi: Tek öncü model dönemi sona mı eriyor?
QuandoQuando
∙

HİKAYE

‘Hayal kırıklığı çukuru’na yaklaşırken: Yapay zeka balonu patlarsa kimler ayakta kalır? 

Son üç yılda yapay zeka hep pırıltılı manşetlerin diliyle anlatıldı; şimdiyse herkes dönüp bilançoya bakmaya ve bu kadar paranın nereye gittiğini ve ne zaman döneceğini sormaya başladı. 1840’ların demiryolu çılgınlığını hatırlatan bu fiyatlama ve sabır krizi, insan uzmanlığını yok sayarak her problemin üzerine bilgi işlem gücü boca etmenin mucizevi kârlar getireceği inancını da sarsıyor.

Ümit Alan

·

30 Eki 2026

‘Hayal kırıklığı çukuru’na yaklaşırken: Yapay zeka balonu patlarsa kimler ayakta kalır? 
QuandoQuando
∙

HİKAYE

Dokunmatik ekranlı MacBook Pro, yeni iPad mini ve çok daha fazlası: Apple’ın ‘Pro and Tell’ lansmanından öne çıkanlar

Apple, 28 Ekim Çarşamba günü düzenlediği “Pro and Tell” lansmanında dokunmatik ekranlı yeni MacBook Pro modelini tanıttı. OLED ekranlı yeni iPad mini ile M6 çipli iMac ve MacBook Pro da lansmandan hemen önce duyurulan ürünler arasında yer aldı.

Doğa Yurduneri

·

28 Eki 2026

Dokunmatik ekranlı MacBook Pro, yeni iPad mini ve çok daha fazlası: Apple’ın ‘Pro and Tell’ lansmanından öne çıkanlar