Neco Çelik: 'İsrail devletiyle kurduğu ilişki Almanya'nın çok büyük bir sorunu'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Neco Çelik, hem Almanya'da hem de Türkiye'de sinema alanının güçlü seslerinden... Berlin doğumlu yönetmen, Kreuzberg’de büyüdü; kimlik, aidiyet, iktidar gibi soruları sinemasının merkezine yerleştirdi. 2006’dan bu yana tiyatro ve opera alanında çalışan Çelik, ilk kez Berlin’deki HAU’da sahnelediği Schwarze Jungfrauen adlı oyunla tiyatroya adım attı. Stuttgart Devlet Operası’nda, Fatih Akın’ın filminden uyarlanan Duvara Karşı operasıyla ilk opera rejisini üstlendi ve Faust Ödülü’nü kazandı.
- Son olarak Hamburg Devlet Operası’nda Wedekind’in Frühlings Erwachen adlı eserini sahneledi. Bu yıl ise 30. Nürnberg Türkiye Almanya Film Festivali’nin jüri üyeleri arasında yer alıyor. Alman sineması ile Türk sineması arasındaki ilişkiye özel bir perspektiften bakıyor.
Neco Çelik'le bu yıl Berlinale'de yaşanan politik tartışmalar ve İlker Çatak'ın festivalden Altın Ayı ile dönen filmi Sarı Zarflar üzerine konuştuk.
Wim Wenders, Berlinale öncesinde düzenlenen basın toplantısında, Ortadoğu'daki çatışmalarla ilgili bir soruya, festivalin gündelik siyasi açıklamalar için bir platform olmaması gerektiği cevabını verdi. Bu yaklaşım hakkında ne düşünüyorsunuz? "Apolitik olma" fikrinin kendisi de zaten politik değil mi?
Wim Wenders’ın bir sanatçı olduğunu ve ileri yaşına rağmen hâlâ film ürettiğini unutmamalıyız. Belki talihsiz bir ifade kullandı ve bu cümleyle kendini hedef hâline getirdi. Bu tartışmayı başlatma niyetinde olduğunu sanmıyorum. Ama bu durum aynı zamanda Alman düşünce biçimi hakkında da çok şey söylüyor: İsrail’e karşı duyulan tarihsel suçluluk duygusu ile Gazze ya da Filistinlilere destek arasında kalmışlık, onlarca yıldır süren bir denge arayışı.
Bu kadar vahşi bir katliam, bir soykırım—kurumlar bunu böyle adlandırıyor—yaşanırken, Hamas’ın ne yaptığı üzerine sağlıklı bir tartışma yürütmeye bile fırsat kalmıyor. Her şey birbirine girmiş durumda. Wenders ise bu konuların bizden uzak tutulması gerektiğini söylüyor. Bu trajik bir durum. Şöyle de diyebilirdi: “Bu hepimizin kalbini acıtıyor.” Ama bunu söylemedi.
Berlinale bu yıl her zamankinden daha politik görünüyordu. Bu, festivalin hâlâ ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi mi, yoksa sanatın artık jeopolitik çatışmalardan bağımsız var olamadığının bir işareti mi?
Geçen yıla bakalım. Ortadoğu'yla ilgili her şeyi engellemeye çalıştılar, birçok etkinlik iptal edildi, inanılmaz bir baskı vardı. Kimsenin protesto etmesine izin verilmedi, her tepki bastırıldı. Bu yıl ise çok daha politikti, ifade özgürlüğüne daha çok alan açıldı. Stratejik olarak farklı bir tutum benimsendi. “Biz politik bir film festivaliyiz” dediler ve bu iddiaya uygun davrandılar. Geçen yıl bu şekilde davranmamışlardı.
Sizce bu tartışma aslında Ortadoğu meselesinden çok, Alman kamuoyunun ne kadar fikir ayrılığına tahammül edebileceğiyle mi ilgili?
Bu, Almanya’nın çok büyük bir sorunu: İsrail devletiyle kurduğu ilişki. Hamas’ın açık saldırısı sonrası adeta bir “serbest geçiş kartı” oluştu. Ve sonra masum kadınların ve çocukların öldürülüşünü izlemek zorunda kaldık. Bu trajik. Almanya adeta donup kaldı. İnsan hakları kurumları açıkça tavır aldı ama siyaset bunu yapmaya cesaret edemedi.
Ödül alan filmdeki "sarı zarflara" gelirsek, filmin konusu Türkiye, ama Almanya'da; İstanbul ve Ankara yerine Berlin ve Hamburg'da çektiler. Sizce bu bilinçli bir estetik mesafe mi, yoksa Türkiye’ye dair Alman bir bakış mı?
Bence öncelikli mesele baskı. Sanatçıya yönelik saldırı. Film, şehirleri—Türkiye ve Almanya’yı—birbirine bağlıyor. Bu nedenle sadece Türkiye’yle ilgili değil. Almanya’ya da bir gönderme var çünkü bu tür baskılar burada da ortaya çıkabiliyor. Asıl mesele varoluş kaybı. Ve bu varoluş kaybının içinde hâlâ yaratıcı kalabilmek.
Kızı babasına soruyor: “Tiyatro yaparak dünyayı kurtaracağını mı sanıyorsun?” Babası cevap veriyor: “Evet, buna inanıyorum.”
Ama onlar hapse girmiyor. Sarı zarflar Almanya’da kurumlar tarafından gönderiliyor.
Sonuçta bu da bir hapishane. Hapiste olmak ya da tüm varlığını kaybetmek arasında fark yok. Çok ayrıcalıklı insanlar ayrıcalıklarını kaybediyor. Annesinin yanına taşınmak zorunda kalıyor, taksi şoförlüğü yapıyor. İlişki dağılıyor. Anne, aslında oynamak istemediği bir dizide rol alarak aileyi ayakta tutuyor. Başkalarının kurallarına uymak zorunda kalıyor. Ve ailesi için fedakarlık yapmaya hazır.
Bu Avrupa’ya yönelik bir otoriterlik uyarısı mı?
Kesinlikle. Kimlikçi grupların giderek daha fazla güç kazanıp demokrasiyi onu ortadan kaldırmak için kullanması inanılmaz derecede paradoksal bir durum. İnsanlar fikirlerinin temsil edildiğini sanıyor ama iktidara geldiklerinde, kendi fikirlerinin artık hiçbir anlamı kalmayacak. Çünkü artık muhalefet yok olacak.
Filmdeki şiddet fiziksel değil, idari. Bu modern siyasi şiddetin bir biçimi mi?
Kesinlikle öyle. Avrupa’da kullanılan yöntem tam da bu. İnsanları hapse atmak gerekmiyor; onların varoluşunu ellerinden almak, damgalamak ve akıl sağlığını bozmak yeterli. Filmde bu kamusal bir hapishane. Sanatçılar, profesörler işlerini kaybediyor. Ve bu, sanata verilmiş bir mesaj: “Artık sanatçıdan sanat alamayacaksınız.”
Sarı Zarflar filmini güçlü kılan nedir?
Dilindeki yalınlık çok etkileyici; coşkulu bir Türkçeden ziyade sanki Alman tarzında bir sadelik ve mesafe var. Oyunculuk performansları ise gerçekten başka bir seviyede. Oyuncuların ortaya koyduğu performans, perdeyi dolduruşları, sahnedeki varlıkları; özellikle de o sessiz anlar ve bakışlarla kurdukları etki çok güçlü ve son derece etkileyici.
Fatih Akın’ın 2004’teki Duvara Karşı filmi de kolektif şiddeti ele alıyordu. Bunlar Alman filmleri mi, yoksa Almanlık ile Türklük arasında hibrit yapımlar mı?
Bunlar Alman filmleri ve Alman yönetmenlerin filmleri. Ama onların ayrıcalığı şu: Olaylara Alman-Türk perspektifinden bakabiliyorlar. İki kaynaktan besleniyorlar. Fakat bir yönetmen kökeniyle kendine sınır koymamalı. Biz her sanatı yapabilmeliyiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Çiğdem Toprak
Serbest gazeteci. Frankfurt ve İstanbul'da yaşıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Amerikalı sanatçı Liz Harris’in solo projesi "Grouper", 4 Kasım’da Fiba Salon İKSV sahnesinde. Sanatçı ile konser öncesi Zoom’da biraraya geldik; günümüz müziğini ve karanlıktan nasıl beslendiğini konuştuk.




