Kör karanlıktan umudun aydınlığına: Nick Cave’de buluşanlar


Tarihin ve suyun izleri Şerefiye Sarnıcı ’nda 1600 yıllık tarihiyle görenleri büyüleyen Şerefiye Sarnıcı , Türkiye’de ilk olan 360° projection mapping sistemiyle tarihi, sanat ve teknolojiyle buluşturuyor. Nedir? Dünyada bu sistemin entegre edildiği en eski yapı olan sarnıç, mekân algısını üç boyutlu efektlerle tecrübe edebileceğin ve bunu yaparken de İstanbul’un su kültürünün izini sürülebileceğin bir deneyim yaşatıyor. İstanbul’un kolektif hafızası ve tarihî katmanlarını yeni bir dille sunan gösteride Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri dijital bir yorumla sarnıç duvarlarında hayat buluyor. Yakında: Çağdaş müzecilik anlayışı doğrultusunda yenilikçi ve teknolojik yaklaşımların sunulduğu 360° gösterimlerin ikincisi, İstanbul’un su kültürüne daha derin ve detaylı bir bakış sunmak için ziyaretçilerle buluşacak. Haftanın her günü 09.00 - 19.00 saatleri arasında ziyarete açık olan tarihî sarnıcı ziyaret etmek için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsin.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
2019 yılında Ghosteen albümünün çıktığı hafta yazdığım Nick Cave yazısını “Nick Cave’i lanetli bir gecenin aydınlık sabahında yeniden buldum.” sözleriyle tamamlamıştım. O günden beri aklımda olan tekrar ne zaman kavuşacağımızdı. Bana göre bir dua, hayatın dönüm noktalarına bırakılan sessiz bir gülümseme gibiydi tekrar buluşmak. Nihayet vakit geldi. 21 Haziran Pazar akşamı Nick Cave & the Bad Seeds, İKSV’nin 50’nci yılına özel vereceği konserle yeniden şehirde.
Nick Cave’in bu seferki ziyareti için ne yapacağımı düşünürken e-mail kutuma son İstanbul konseriyle aynı yıl açılan Red Hand Files sayfasından bir mesaj düştü. Nick Cave, 2018’den bu yana sevenleri tarafından sorulan 200. soruya cevap vermişti. Cevabında, “Küçük bir şekilde, anlama doğru yapılan karşılıklı yolculuğu kolaylaştırmak istiyorum. Boşluğumuzun boyutlarını küçültmek bizi sevgiye ve güzelliğe yaklaştırıyor.” sözleriyle tanımladığı Red Hand Files, bir süredir Nick Cave’yle sırlarımızı, fikirlerimizi ve en özel duygularımızı paylaştığımız bir sığınak.
Onun en küçük nezaketi, en ilkel hoşgörüsü ve en basit cömertliğiyle ürettikleri “çoğunlukla korkunç şeyler düşünen farklı bireyler” olarak tanımladığı insanları birbirine yakınlaştırdı. Tam da bu yüzden bir başkasındaki Nick Cave’i şarkıları ve şiirleri üzerinden dinlemek istedim. Pek tabii kendime de sordum bendeki Nick Cave’i. Zihnimde hemen Jubilee Street çalmaya başladı. Nick Cave’in “Her birimiz, sevdiğimiz, kaybettiğimiz ve öğrendiğimiz her şeyin, kişisel başarılarımızın ve başarısızlıklarımızın, belirli pişmanlıklarımızın ve tekil sevinçlerimizin bir karışımıyız.” sözünün kıvılcımı çaktı zihnimde. Çoğunlukla korkunç şeyler düşünen zihnimi serbest bıraktım. Cave, “I’m transforming, I’m vibrating, I’m glowing, I’m flying, look at me now” diye haykırırken geri döndüm dünyaya. Önce kendime, sonra olmadığım her şeye sarıldım. Sıra şimdi başkalarında.

One More Time with Feeling çekimlerinden, Fotoğraf: Alwin Kuchler
Bartu Küçükçağlayan, Steve McQueen (2016)
Nick Cave'le hayatımda bir kez karşılaştım, elimi sıkı sıkı tuttu ve gözlerimin içine baktı hem de Stagger Lee söylerken, bence beni tanımıyor. Bu yazıyı yazmam için bana ulaşan e-mail'de, “Bartu’nun Nick Cave sevgisi var mıdır?” diye bir soru beni bir düşündürttü açıkçası. Evet 2011’den beri sevdiğim şarkıları biriktirdiğim playlist’imde 15 şarkısı var. Evet bütün plaklarını toplamışım. Evet üzerinde Nick Cave suratı olan örme bir kazağım bile var. Ama onu sevdiğimi düşünmemiştim.
Ben üretken insanları kıskanırım, çok pis kıskanırım hem de. Nick Cave üretmekle kendini lanetlemiş bir mahkûm gibi bu dünyada saçlarını ölene kadar siyaha boyamak zorunda. Aynı şiir yazmak zorunda olduğu gibi. Şarkı yazmak çok kolay bir iş ama şarkınızı bir hikâyeyi anlatmak için kullanmak, işte bu kıskanılacak nadir bir meziyet. Nick Cave’in şarkıları hikâyeler, şiirler, cinayetler, aşklar ve örümcek ağı gibi fikirlerle dolu.
Kısacası bu yazıda bahsetmek için çok sevdiğim bir şiirini seçtim: Steve McQueen. One More Time With Feeling (2016) belgeselinin bir YouTube videosunda okuyor bu şiiri Nick Cave. Her seferinde şöyle bitiyor şiir, açın ve dinleyin:
“Because someone's gotta sing the stars
And someone's gotta sing the rain
And someone's gotta sing the blood
And someone's gotta sing the pain”

Henry’s Dream (1992)
Kanat Atkaya, Straight To You (1992)
Nick Cave’le kafayı bozduğum bir dönemde çıkmıştı Henry’s Dream albümü. Cave’in ana akımla dirsek temasına geçtiği homurdanmalarına kulak kabartsam da aldırış etmemiş ve albümü günlerce, gecelerce dinlemiştim. Bugün diskografi kalabalıklığında Henry’s Dream’den sadece Jack The Ripper’a yer açabiliyor konserlerinde. Benim favorim Straight To You olmuştur bu albümden. Conway Savage ve Martin Casey'le henüz takviye edilmiş Bad Seeds, Nick Cave’in hissiyatını adım adım inşa ettiği şarkıda mükemmel bir akış yakalar. En sevdiğim şarkısı demek yine de biraz iddialı. Fakat Nick Cave, aşk şarkılarının hatıralara benzediğini, zaman içinde değişerek ve gelişerek yollarına devam ettiklerini söyler. Haklıdır ve ne zaman aşk şarkılarının veya Nick Cave’in bahsi geçse bu şarkı aklıma gelir.

Nick Cave ve PJ Harvey, Kaynak: reddit.com
Simge Pınar, Henry Lee (1995)
Beni Nick Cave & the Bad Seeds’le tanıştıran şarkıyı anımsamaya çalışıyorum, onları ilk fark ettiğim anı. Kylie Minogue'le düetleri Where the Wild Roses Grow’un şahane klibi müzik kanallarında yıllarca dönmüş ve bu sayede grubun Murder Ballads albümünden haberdar olmuştum. Çok geçmeden iPod'uma Nick Cave & the Bad Seeds’in tüm albümlerini eklediğimi hatırlıyorum; Murder Ballads ise grubun en sevdiğim ve sıklıkla döndüğüm albümü olarak kaldı. Bunun nedeni hiç kuşkusuz hayatımda duyduğum en dokunaklı şarkılardan ve kliplerden biri olan PJ Harvey'le düetleri Henry Lee’dir. Bu şarkıyla karşılaştıktan sonra Nick Cave & the Bad Seeds'in şairane dünyasının, albümlerinin, belgesellerinin, kısacası tüm üretimlerinin sıkı takipçisi oldum.

Nick Cave 1984 yılında Batı Berlin'de sahnede, Fotoğraf: Anno Dittmer
Deniz Kuzuoğlu, From Her to Eternity (1984)
90’lar sonu 2000’ler başı, VHS kaset sonrası, DVD öncesi. O garip VCD döneminde ilk kez buluştu gözlerim Nick Cave'le. Kulaklarımın ona daha önceden aşina olduğunu (1997 yazı, Ankara. Wes Craven’ın ilk Çığlık filminde Cave'in klasiklerinden biri olan Red Right Hand’i ilk kez duymuştum) çok sonra hatırladım. Onu ilk kez Der Himmel über Berlin’i izlerken gördüm. Film beni ne kadar etkilediyse (hâlâ senede en az bir kez izlerim) Berlin’in yeraltı sahnesinde olan o adam, o şarkı ve o performans da bir o kadar aklıma kazındı.
Sonraki 20 küsur senede külliyatını hatmetsem de o şarkının bende yeri asla değişmedi. From Her to Eternity, sadece Nick Cave & the Bad Seeds’le tanışmamı sağlamakla kalmadı, insanın doğduğu andan itibaren yakasını bırakmayan o huzursuz hissin bir tek bende olmadığını, bana onunla yaşamayı ilk öğreten şarkılardan da oldu. Hâliyle bu tekinsiz ahenk, Nick ve "kötü tohumlar" dinlerken hep eşlikçim oldu.
Bu pazar tahminen 3. şarkıları bu olacak ve ben bir kez daha onları canlı izleyebildiğim; o an, orada, onlarla aynı zaman diliminde hayatta olduğum için İstanbul üzerindeki gökyüzüne teşekkür edip onlara eşlik edeceğim.

Nick Cave ve Blixa Bargeld, Fotoğraf: Midori Tsukagoshi
Burcu Biçer, The Carny (1998)
Nick Cave etrafımda hep çalıyordu ancak benim onu algılamam The Weeping Song'la oldu. Nick Cave ve Blixa Bargeld ikilisiyle aynı anda karşılaştım. Nick Cave aşırı şık saçıyla ve takım elbisesiyle jilet gibiydi. Blixa Bargeld de takım elbise giymişti ancak canavarlaşmış bir tweety'e benziyordu. Sonra bu adam kim diye Blixa Bargeld'in peşine düştüm. Karşıma The Carny çıktı.
Nick Cave’in bütün işlerine Bargeld vasıtasıyla gittim sanırım. İşin içine girdikçe ikisinin farklı biçimlerde/parçalarda müziği ve şarkı sözlerini bir dil olarak kullandığını ve bu sayede bir bütün oluşturduklarını anladım. Blixa Bargeld'in müziği üzerine düşünebiliyorken; Nick Cave'le ıstırap çekiyorum, beni hiçbir zaman tüketmeyen, canlandıran bir ıstırap.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftalardan Nick Cave'deyiz. Onun şarkılarında anılar biriktirenlere kulak veriyoruz. Jordan Peel'ın bugün vizyona giren son filmi Nope'a göz atıp mikrofonu kolektif yaratıcılığın süper grubu Black Country, New Road'a uzatıyoruz.
19 Ağu 2022

YAZARLAR

Taner Turna
grandkid of david bowie, son of nick cave, brother of thom yorke & damon albarn

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




