Nilüfer Açıkalın: Ayaklarımızın sağlam bir zemine bastığı güven ortamını özlüyorum

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yazar, senarist, müzisyen, tiyatro ve sinema oyuncusu Nilüfer Açıkalın'ın sanatsal yolculuğu, yaklaşık 37 yıl önce, başrolünü Şener Şen'in üstlendiği, Başar Sabuncu'nun Vasıf Öngören'in oyunundan sinemaya aktardığı Zengin Mutfağı filmi ile başladı. Sonrasında başarılı filmler, diziler ve iki albümlük müzisyenlikle devam etti bu yolculuk.
Açıkalın'ın sanat serüveni 2000'li yılların başlarından bu yana ağırlıklı olarak romanı ve öykü koleksiyonlarıyla edebi alanda demleniyor.
Geçen yayın döneminde İthaki Yayınları ile anlaşan sanatçının yeni öykü kitabı Beklediğim Odalarda kısa süre sonra ikinci baskısını yaptı, ardından geçmiş yıllarda farklı isimle basılan öykü kitabı Çakır Zamanlar okurlarıyla buluştu.
İnsan daima iyiliğe, güzelliğe evrilmeli
Çoğu zaman yenilgiyle bıçak sırtı gitse de hayatla savaşını umutla sürdüren, acıları, mutsuzlukları hayatın sıradanlığı içinde tevekkülle karşılayan naif, temelde iyi ya da iyi olmaya, iyi kalmaya çabalayan kahramanlarıyla tanırız Nilüfer Açıkalın'ı. Dahası, okurunu o öykülerin ikliminde yaşatmayı iyilik için mücadele etmenin bir yöntemi olarak görür.
"Ben de kahramanlarım gibi hayata umutla bakarım. İnsan yaşadıkça iyiliğe ve güzelliğe evrilmeli, kötü yanlarını törpülemeli, başkalarıyla farklılıklarını hayatın zenginliği olarak ele almalı" diyen Nilüfer Açıkalın, kendi ruhunun kilidini şu sözlerle açıyor:
“Taşı, toprağı, tozu, yaprağı, otu, börtüyü, böceği, halıyı, iskemleyi, insanı, çocuğu, hayvanı, her birini sevdim elimden geldiğince. Ve inandın en önemlisi de bu."
Katıksız sevginin bir yazarda ve yazdıklarında tezahür etmesine tanıklık etmek gerçekten ilham verici.
“Buzun bardaktaki rakıya düşme sesi, martının denizden balığı kapma sesiyle aynı. Nerede kalmıştık, daha doğrusu nereden geldik buraya? Aynadan kaçıyordum, izmaritte uzayan kül gibiydim evde, köprü altına düşürdüm yolumu, İstanbul’u da kül tablası yaptım kendime” sözleriyle bizi öykülerinin ülkesine davet eden Nilüfer Açıkalın ile, edebiyat ve sinemadan söyleştik.
Sevgi ayrımcılık kabul etmez
Sinemadan sonra edebiyatta önemli mesafeler katettiniz. Aralarında bir öncelik durumu oluştu mu, nasıl anılmak istersiniz?
İyi bir insan olmaktan başka hiçbir beklentim olamaz. Tabii ki yaptıklarınız önemlidir. Sonuçta insanlar, tercihinize göre değil ortaya koyduğunuz işlerle değerlendirirler sizi.
Farklı düşünceler insanlara bakışınızı etkiler mi?
Bu yaşa geldim, öğrendiğim tek bir gerçek var, o da insanları ayrım yapmadan seveceksin. Yeter ki bir insanlık düşmanı olmasın karşınızdaki. Aile büyüklerimin tavrı bu konuda son derece net ve katıydı. Beni “Karşındakinin gözünün içine bakacaksın üstüne başına değil” anlayışıyla büyüttüler.
Hayata dair kesin fikirleri oluşmuş biri olarak konuşuyorsunuz...
Hayat böyle bir kesinliğe izin verir mi ki? Her an şaşırmaya açık olmalı insan. İyiliği de kötülüğü de tevekkülle kabullenir, kötülüklere yüreğimle karşı koyabilirim. İki insan arasında içtenlik varsa bir biçimde hallolur her şey.
Oyuncu olarak da yazar olarak da takdir gördünüz, ödüller kazandınız. İkisinin birbirine engel olduğu durumlar yaşadınız mı?
Tam tersine! İkisi daima birbirini destekledi. Biri olmasaydı diğeri eksik olurdu. Oyuncu olmasaydım böyle yazabilir miydim, o gözlem gücüne sahip olabilir miydim, hiç sanmam.
İkisinin çakıştığı bir yer var. Sinema ve dizilerde edebiyat uyarlamaları. Bu konuda düşünceniz nedir?
Özellikle Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu gibi diziler çekilirken çok konuşuldu, tartışıldı. Bir hayli de eleştirdi bazıları. Sonuçta çok izlendiler, halkın yüreğine inmeyi başardılar.
Sinemayla edebiyat birbirinden beslenir
O dizileri halk çok sevdiyse yapılan iş doğrudur mu diyorsunuz?
Hayır, öyle demiyorum. Bir edebiyat eserinin olduğu gibi sinemaya uyarlanmasının zaten mümkün olmadığını söylüyorum. Sonuçta özgün bir senaryo yazdığınızda o edebi bir eser olmuyor mu? Yapılan işi, bir esinlenme olarak kabul edersek sorun kalmaz. Bir edebi eseri ne kadar başarılı yorumlarsanız yorumlayın, o başka bir başarılı esere dönüşür.
Mesela?
Bilinen bir örnek vereyim. Geçen yıl Gabriel García Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık eseri oldukça başarılı bir biçimde diziye uyarlandı. Ama diziyi izlediğimizde romanını okumuş mu olacağız, elbette hayır. İkisi de kendi başlarına başarılı olmuşlarsa ne mutlu onları yaratanlara.
Buna rağmen şunu söylemek isterim. Birçok edebiyatçı bu sinemaya, diziye uyarlama işlerinden pek hazzetmiyorlar. Ve onların da kendilerince haklı tarafları var. Sonuç itibarıyla, biz ne dersek diyelim, dünya durdukça sinema ve edebiyat birbirinden etkilenecek ve yararlanacaklar.
Empati gücü yüksek öyküler
O zaman yeni öykü koleksiyonunuz Beklediğim Odalarda'dan söz edelim. Gördüğü ilgi şaşırttı mı sizi?
Beklediğim, umut ettiğim bir şeydi bu. Çünkü içimizden birilerinin öykülerini anlatıyor her biri. Empati gücü yüksek öyküler. Gördüğü teveccühün tesadüf olduğunu sanmıyorum. Okurlarım kendilerinden bir şeyler bulmasa da yaşanan hayattan karşılıklar buldu. Kısa sürede yeni baskı yapmasını buna bağlıyorum ben.
Okur kendinden neler buldu mesela?
Mesela yalnızlığın sillesini yemiş, hayatın karşısında uğradığı yenilgiyi tevekkülle kabul etmiş kahramanlar var bu öykülerde. İyiliğin farkında ve hayatın iyiliklerle güzelleşebileceği inancını hâlâ koruyan kahramanlar da var. Zorluklar karşısında odadan odaya umudunu sürükleyen tipler de var. Bizden pek farkları yok. O yüzden de sevildiler.
Mümkünse çekmeden göçüvermek, herkesin arzusu
Ödül alan öykünüzün bulunduğu Hüzün Süpüren'deki yalnız ve yaşlı kadın kahramanlar dikkat çekiyor. Onlara dair özel bir ilgi ve sevgi hissettiğinizi çıkarıyorum bundan...
Yaşlılık ve yaşlılar benim hassas noktam. Yaşlılık, doğal bir süreç ve bu süreci olabildiğince sağlıklı geçirmek ve mümkünse çekmeden göçüvermek sanırım herkesin arzusu. Yaşlılar ve hastalar da tıpkı çocuklar, hayvanlar, engelliler, yoksullar gibi her zaman yüreğimin bir köşesindeler. Fırsat buldukça yaşlı bakım evlerini ziyaret ediyorum. Rahmetli annem sayesinde edindiğim bir alışkanlık. Oralara her gittiğimde duygusal çöküntü yaşasam da ziyaretler onlar için kıymetli. Bu yüzden çekeceğim üzüntüleri önemsemiyorum.
Bu kitaptaki "İçeri Giren" ile Fakir Baykurt Öykü Ödülü'nü kazanmıştınız. Büyük bir yazarın adına verilen bir ödülü kazanmak nasıl bir duygu?
Öykü yazmaya başladığım ilk zamanlardan altına imzamı attığım öykülerimi yarışmalara gönderdim durdum. Ödül filan amaç olamaz. Bir öyküyü hakkıyla bitirmiş olmak bile benim için büyük bir mutluluk kaynağı zaten. Ama jürilerdeki önemli yazarlar, öykü yazan Nilüfer Açıkalın'ın farkına varsın istedim. Beni ne kadar çok kişi okursa o kadar güzel olur gibi çocukça bir hevesim vardı. Ve tabii ki görmezden gelindim.
Pek çok yazarın karşılaştığı pek de sürpriz sayılamayacak bir durum. "İçeri Giren", bu makus talihi nasıl değiştirdi?
Sanırım sahiciliği ile. "İçeri Giren" kozmetik mağazasına bir şeyler almaya giren kadının, alışveriş yaparken gelen bir telefonla yaşadığı anlık değişimi yansıtan çok naif bir öyküydü.
O süreçte siz de ilginç bir şey yaşamışsınız...
Öyküyü doğrulayan bir şey hem de... Yarışma dosyasını basarken küçük bir hata yapmış ve imzamı Nilüfer Açıkalın olarak değil günlük hayattaki gerçek ismimle, Nilüfer Küçükçavdar olarak atmışım. Ama nedense değiştirmeye elim varmadı ve “Vardır bir hayır” diyerek dosyayı olduğu gibi gönderdim. Sonuçta 800'e yakın öykü arasından birinci seçildi. Öykünün başarısında da "İçeri Giren"in vurgulamak istediği şey vardı aslında: Küçücük olayların hayatımızı nasıl değiştirebileceği!
Sorunuzun cevabına gelecek olursam Fakir Baykurt zaten çok beğendiğim bir yazar ve onun adını taşıyan bir ödül almış olmak son derece mutlu etti beni.
Kahramanınızın yaşadığı şey sizin başınıza gelseydi nasıl başa çıkardınız?
Duruma göre değişir. Günlerce eve kapanabilirim ya da bir başıma saatlerce yürüyüş de yapabilirim. Küçük bir valiz toparlayıp aniden yakın uzak gezmelere de vurabilirim kendimi.
Tatlı bir yalnızlık herkese nasip olmaz
Beklediğim Odalarda'daki "Ağlayan Adam" öykünüzde bir münzevi var. Yavaş yavaş hayatın yüklerinden sıyrılmaya çalışan bir karakter. Sizin yalnızlık ve inziva ile nasıl bir ilişkiniz var?
Yalnızlık çok tatlı bir durum. Allah her kula nasip etmiyor tabii. Ben yalnızlığı tanıdığım için, yalnızlığımla barışık olduğum için çok mutluyum. Yalnızlık aynı zamanda çok tehlikeli çünkü alışkanlık yapıyor. Bağımlılık yapmamasına dikkat etmek lazım. Yani sosyal olmak da önemli tabi. Ailem ve az sayıda arkadaşımla sık sık görüşmenin dışında tamamen yalnız bir hayat yaşıyorum. Herkese tavsiye ederim diyemeyeceğim çünkü dediğim gibi çok tehlikeli.
Kitapta çok çarpıcı ifadeler de var. Mesela “Mutluluk ışık, mutsuzluk onun gölgesi.” Bize bu ifadeyi açıklar mısınız?
Mutluluk ve mutsuzluk birbirinden ayrı düşünülecek şeyler değil. Cümleyi bağlamı içinde ele aldığınızda elbette umut vadediyor. Karamsarlık vadetmeyi hiçbir zaman beceremiyorum.
Ama boş umutlar vadetmediğim de bir gerçek.
Yalnızlığın sınır kapısında bir yabancı
Sizin gibi yalnızlığı seven kahramanlarınız var. Sizin huzur ve dinginliğe dair bir formülünüz var mı?
Benim huzur ve dinginlik formülüm yalnızlık. Aklımı sakinleştirebilmemin yolu çalışmaktan geçiyor.
Böyle deyince kitaptaki bir kahramanınızın “Yalnızlığın sınır kapısında sıra bekleyen bir yabancıyım” sözünü hatırladım birden!
Dediğim gibi yalnızlığımla her daim barışık biriyim. İnsan yarım yüzyılı geride bırakınca yalnızlıkla savaşıyor olmaktansa onunla barışmayı tercih ediyor. Ve böylece yıllarca neden savaştığını düşünüp duruyorsun bir süre. Sonra da anlıyorsun ki öğreneceklerin varmış ve aslında hepsini birer ikişer öğrenmişsin.
Yapay zeka artık kusursuz metinler üretiyor. Korkutucu değil mi onun günün birinde harika şiir ve öyküler yazabilme ihtimalinin olması?
Açıkcası beni hiç korkutmuyor ve endişelendirmiyor. Yapay zeka benden korksun. Yapay zeka bizden korksun. Bu gibi yenilikleri bilgiye ulaşmak için kullanmak gerek. Eser üretmek için yapay zekadan faydalanmak sahtekarlık gibime geliyor.
Sanatçıya ambargo yeni bir şey değil
Edebiyattan ayrılıp şunu da sormak isterim. Bir sanatçının ülkesinde yaşadığı olaylara dair suskun kalması kişisel tercih kapsamında mı değerlendirilmelidir?
Ben de size bir soru sorayım. Nereye kadar susabilirsiniz? İstediğiniz kadar susun. Korkunun ecele faydası yok. Olup bitenler hepimizin canını yakıyor. Bana göre sanatçının sorumluluğu ve borcu siyasetçiye, yöneticiye değil ülkesine ve halkınadır.
En çok anayasal hakkını kullanan gençlerimize meydanlarda orantısız güç kullanılması, sudan sebeplerle sınav zamanı hapiste tutulmaları, o çocukların ebeveynlerinin vergileriyle maaş alan görevliler tarafından şiddete uğramaları canımı sıkıyor. Oysa gençlerin yarınlarına güvenle bakabildikleri bir ortamda, gençliklerini doyasıya yaşıyor olmaları gerekmiyor mu? İnsan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, engelli vatandaşların hakları, hayvan hakları, çiftçi, işçi, madenci, sanatçı hakları, tek tek her vatandaşın hakkı ve refahı için kafa yorması gerekenlerin işlerini layıkıyla yapmalarını istiyorum. Bundan daha doğal bir istek düşünemiyorum. Ayaklarımızın sağlam bir zemine bastığı güven ortamını özlüyorum, arıyorum.
Peki niye susuyorlar?
Herkesin kendince haklı bir sebebi vardır diye düşünmek istiyorum. Bir insan gerçekten büyük bir öfke duyduğunda da susabilir, bir başkası canını sıkan her konuda hızlı tepki verebilir. Seslerini çıkarttıkları için işlerini yapamamaktan, ellerindekini yitirmekten, ambargo yemekten korkuyor olabilirler. Şimdi sosyal ağlar nedeniyle insanların başına ne geldiğini, olayların nasıl geliştiğini ve nereye vardığını kolayca öğrenebiliyoruz. Ancak aforoz edilmeler bugünün sorunu değil, yıllardır var. Sadece artık biraz daha aleni bir hâl aldı.
Siz niye korkmuyorsunuz?
Ben bir Cumhuriyet kadınıyım. Değerlerim, ilkelerim, özüm sözüm belli. Güzelin, iyinin ve doğrunun yanında duruyorum o yüzden korkmama gerek yok.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Soner Can
Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




