Ölümcül körlük #3 | Menopoz: Kadınların 30 yılı nasıl tıbbın dışında kaldı?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Bir gün geliyor ve fiziksel bir değişim yaşıyor, hayatınızın önemli bir parçasından ayrılmak zorunda kalıyorsunuz. Üstelik öyle bir ayrılık ki bu, toplumsal olarak değerinizi düşürüyor, kimi zaman “çöp”, kimi zaman “kuru ağaç” diye niteleniyor. Menopoz, bedensel değişimler içinde sonuçları en ağır olanlardan biri.
- Bugün dünyada kadınların ortalama yaşam süresi 75 yıla yakın, bu 75 yılın neredeyse 30 yılı menopozda geçiyor ve dünya bu kavramı konuşmaya başlayalı 100 yıl bile olmadı. Eğer menopoz erkeklerin yaşadığı bir süreç olsaydı, yine böyle mi olurdu?
Kadınların hayatını kökten değiştirse de uzun yıllar, hatta yüzyıllar boyunca görmezden gelinmiş bir konuyu, 1976 yılında Ursula Le Guin, konuşmaya karar verdi ve "Uzaylı Kocakarı" metnini kaleme aldı:
“Menopoz malikânesi yalnızca savunmaya yarayan bir kale değildir; bir evdir, yuvadır, hayatı sürdürmek için gerekli her şey vardır orada. Onu terk etmekle kadınlar egemenlik alanlarını daraltmış, ruhlarını fakirleştirmiş olurlar. Kadının yapamayacağı, söyleyemeyeceği, düşünemeyeceği öyle şeyler vardır ki Yaşlı Kadın yapabilir, söyleyebilir ve düşünebilir. Kadının bunları yapabilmesi, söyleyebilmesi, düşünebilmesi için, aybaşılarından çok daha fazlasını feda etmesi gerekir. Hayatını değiştirmesi gerekir.”
Kocakarı tabirinin seçilmesi bir tesadüf değildi. Yüzyıllar boyunca “acuze, kocakarı, cadı” olarak nitelenen kadınlar “kurumuş üzüme”, “susuz toprağa” benzetiliyor; “bereketlerini” kaybettikleri için genç kadınların doğurganlığını, ekinlerin bereketini yok edecekleri düşünülüyor; toplum gözünde “tehlike taşıyan” bir nefret öznesine dönüşüyordu.
1486’da kaleme alındıktan sonra Ortaçağ Avrupası’nda cadı avı histerisinin yolunu açan Malleus Maleficarum “Bir büyücü kadının yaşamasına izin vermeyeceksin” çağrısıyla hızla popüler oldu. Kitaba göre, kadınların âdet görmemesi ve ateş basmasından muzdarip olması, doğurganlığını kaybetse de cinsel enerjisini kaybetmemesinin ispatıydı ve bu cinsel enerji “zehirliydi.”
- En az 40-60 bin kadın cadı avında hayatını kaybettikten sonra, histeri sona erdi. Ancak kadınları “işlevsiz” bulan, canavarlaştıran bakış açısı kaybolmadı. Hansel ve Gratel gibi masallarda yaşamaya devam etti.
Tüm kadınları etkileyen bir sağlık meselesi nasıl olur da yüzyıllar boyunca sağlıkla ilgili yönlerinden başka her şekilde konuşulabilir? Friedrich Engels Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında bu değişimi şöyle anlatıyor:
“Ana hukukunun yıkılması kadın cinsinin dünya ölçeğindeki tarihsel yenilgisiydi. Erkek evde de dizginleri eline aldı, kadın alçaltıldı, esaret altına alındı, erkeğin keyfinin kölesi ve basit bir çocuk yapma aleti oldu. Kadının (özellikle Kahramanlar Çağı'nın ve daha önemlisi Klasik Çağ'ın Yunanlarında açıkça görülen) bu alçaltılmış konumu adım adım yaldızlandı ve perdelendi, hatta yer yer daha hafif bir biçime büründürüldü, ama kesinlikle ortadan kaldırılmadı.”
Bu değişimin izlerini Hammurabi Kanunları ve Roma Hukuku’nda bulabiliriz. Çocuk sahibi olmayan kadınların statüsünü düzenlenirken gerekçesiz boşanma ve mirastan pay almama hak sayılıyor.
İkinci Cinsiyet kitabını yazdığında pek çok tartışmayı tetikleyen Simone De Beauvoir da kadınların bedensel değişimlerinin dezavantajına şöyle değiniyor:
“Ergenlik ve menopoz bunalımları, aylık ‘lanet’, uzun ve çoğu kez zor geçen gebelik süreci, acılı ve bazen tehlikeli doğumlar, hastalıklar, kazalar insan dişisinin özellikleridir. Kendini birey olarak olumlayıp yazgısına ne kadar karşı çıkarsa, yazgısı o kadar çok üstüne çöküyor gibidir. Onu erkekle karşılaştırdırdığımızda erkek son derece ayrıcalıklı görünmektedir. Cinsel yaşamı kişisel varoluşuyla çelişmez; bir süreklilik içinde, bunalımsız ve genellikle kazasız geçer. Ortalama olarak kadınlar erkekler kadar uzun yaşar, ama çok daha sık hastalanırlar ve kendi üzerlerinde tasarruf haklarının olmadığı birçok dönemden geçerler.”
Kadınların başına tarih boyunca pek çok dert açmış menopozun sağlık yönünü ancak yüz yıldır konuşabiliyoruz. Bu evre aslında bizim yeni miladımız olabilir mi?
Ekonominin yeni aktörü: Menopoz pazarı
Dünya Sağlık Örgütü’nün tıbbi tanımı şu: Kadınlar için yaşam evresinin bir noktası ve üreme yıllarının sonu. Çoğu kadın, biyolojik yaşlanmanın doğal bir parçası olarak 45-55 yaşları arasında ya da cerrahi veya tıbbi işlemlerden sonra bu sürece giriyor.
Menopoza geçiş süreci olarak adlandırılan dönem, perimenopoz. 2-7 yıl arasında bir dönemi kapsıyor. Menopoz sonrası dönem olarak adlandırılan döneme postmenopoz adı veriliyor, 1 yıl ve daha uzun süredir âdet görülmezse bu dönemin başladığı kabul ediliyor.
Menopozun bir anda popüler olması, eşitlik mücadelesinin bir sonucu olarak görülebilir. Ancak, tarihsel olarak hiç olmadığı kadar çalışma hayata katılan, iş gücü olarak kullanılan kadınların bedensel değişimleri ve hayat kalitesinin yükseltilmesi biraz da “ekonomi” sorunu.
Bitkisel takviyeler, hormon destekleri, aromaterapi ürünleri, medikal cihazlar, giyilebilir sağlık cihazları, fonksiyonel kıyafetler… Bu pazara katılan oyunculardan bir bölümü. Menopozun beraberinde getirdiği sağlık sorunları, daha uzun yaşayan kadınların hayat kalitesini düşürmekle kalmıyor, ülkelerin sağlık sistemlerine de büyük bir yük oluşturuyor.
- 2025 yılında 1 milyardan fazla kadının menopoza girmesi bekleniyor. Dünya nüfusunun yüzde 12’sinin hayat koşullarında bir değişim olacağını gösteren bu rakam, aynı zamanda sorunun neden bir anda dünya gündemine oturduğunu da ortaya koyuyor.
Yorgunluk, uyku bozukluğu, kaygı, ruh hâli değişimleri, zihin bulanıklığı ve sıcak basmaları gibi menopoz belirtileri, iş gücü verimliliğini ve çalışanların refahını giderek daha fazla etkiliyor.
Menopoz; sosyal adaletsizlikle, sağlık ayrımcılığı ve yok sayılmayla da ilişkili. Buna göre, genç kadınlar menopoz belirtisi gösterseler de yaşları nedeniyle teşhis almakta gecikebiliyor ve erken menopoz sorunlarıyla karşılaşabiliyorlar. Yine dünya genelinde siyah kadınlar, beyaz kadınlardan daha sık menopoz belirtilerine ilişkin şikayetlerini dile getirse de, destekleyici tedavi alma konusunda ayrımcılığa uğruyor.
2025 yılında ABD’de 19 eyalette menopoz tedavisiyle ilgili yasa tasarısı sunuldu ve bu tasarılardan 8’i yasallaştı. Yine ABD’de menopoz ve çalışma güvenliği bir başlık olarak tartışılıyor.
Menopoz semptomları kader mi?
Menopoz döneminde yaşanan belirtiler; sıcak basması, vajinal kuruluk, depresyon, regl düzensizliği, libido kaybı, kilo alma, göğüslerde hassasiyet, yorgunluk, saç dökülmesi, uyku sorunları, vajinal kuruma ve vajinada tahriş, metabolizmanın yavaşlaması, kemik erimesi, baş ağrısı, idrar kaçırma.
Dünyadaki bütün kadınların geçtiği ve yaygın olarak bu semptomları yaşadığı süreç, tıp dünyasının yüzyıllarca görmezden geldiği alanlardan biri. Öyle ki bugünkü ismini bile, ilk kez 1821’de Charles-Pierre Louis De Gardanne veriyor. Kelime Yunanca mens (ay) ve pausis (duraklama) kelimelerini birleşmesinden oluşuyor. Buna karşılık menopozun “ne olduğuna” ilişkin fikirler 19. yüzyılda da net değil.
Hipokrat’ın “dört vücut sıvısı” teorisi, MÖ 4. yüzyıldan, neredeyse MS 19. yüzyıla kadar tıp dünyasının resmî görüşü. 1563’te Giovanni Marinello kadın vücudunda hastalıklı kan biriktiğini ve bunun ancak âdet döneminde atıldığını iddia ediyor ve sülük tedavileri popüler hâle geliyor.
Kadınların yaşadığı fiziksel değişimler “sinirsel bozukluklar” olarak niteleniyor, “menopozal delilik” terimiyle ifade ediliyor. Buna göre kadınları dengesizleştiren “doğurganlığın kaybı ve toplumsal statünün değişimi”. Kadınlara uyuşturucu ilaçların verilmesi de popüler bir yöntem.
Menopozda hormonların etkisinin araştırılması ancak 1886’da mümkün oluyor. Alman araştırmacı Ferdinand Mainzer, östrojen seviyesinin düşmesini dengelemek için inek yumurtalık dokusunun ağızdan alınması fikrini ortaya atınca Merck&Company gibi şirketler inek yumurtalıklarının toz ve hap formlarını satmaya başlıyor. 1942'de, gebe kısrakların idrarından elde edilen oral bir östrojen tedavisi olan Premarin de popüler.
Hormon tedavilerinin doğru kullanımının bulunması da kadınların yaşadığı en önemli sorunlardan. 1966’da doktor Robert A. Wilson, Feminine Forever (Sonsuza Dek Kadın) adlı kitabını yayımlayarak östrojenin gençlik ve canlılık için de zorunlu olduğu iddiasını gündeme getirdi. 1970’li yıllarda dünyada östrojen tedavisi uygulandı ancak, araştırmaların yetersizliği yüz binlerce kadının meme ve rahim kanseri riskiyle karşılaşmasına neden oldu. Günümüzde araştırmalarla desteklenen hormon replasman tedavileri, tıp tarafından en çok kabul gören yöntemlerin başında yer alıyor.
'Kemik erimem var da, çözümü var mı?'
Menopozla ortaya çıkan sorunların başında kemik erimesi ya da osteoporoz geliyor. Emine 54 yaşında ve bu sorundan muzdarip:
“Geceleri ağrıdan uyuyamıyordum. Sürekli evin içinde geze geze uykusuz kalıyordum. Bir de ağrı çekerken ağrı kesici almayı hiç sevmem. En nihayet doktora gittim ve kaburgalarımda çoklu çatlakların olduğunu öğrendim. Hiç nedensiz. Vücudumda kalsiyum kalmamış neredeyse.
Bu olayı yaşadığımda 44 yaşındaydım. Çocuklarımdan biri 8 yaşındaydı. Sürekli onun peşinde koşmam gerekiyordu. İlk gittiğim doktor ‘bol bol yoğurt ye’ dedi. Sonra öğrendim ki, eğer vücut kalsiyumu sentezleyemiyorsa yediğin yoğurdun da bir faydası yokmuş. Benim kardeşim her hafta kilo kilo süt taşıyordu, ömrüm yoğurt yiyerek geçti.
Başka bir doktora gittim, bir sürü vitamin, takviye, ilaç, egzersiz derken daha iyi oldum ama yine ciddi ağrılarım var. Biri adlı adınca ‘Sen menopoz öncesindesin, kemiklerin zayıflıyor, şunu yap’ demedi. Hep el yordamıyla buldum. Ne olursa olsun egzersiz yapmaya çalışıyorum yoksa kamburluk riskimin olduğunu da biliyorum. Öne doğru eğildikçe ciğerlerim de iyi çalışmıyor. Boyum bile kısaldı.”
'Ne yaşadığımı anlayana kadar iş işten geçti'
Aysun 54 yaşında ve üretim bandında çalışması gereken bir işi var. Neyle uğraştığını bilmeden 4 yıl boyunca menopoz sorunlarıyla uğraşmış:
“Sabahları uyandığımda birisi kafama vurmuş gibi oluyordum. Kimi zaman oğlumun adını hatırlayamıyordum. O kadar tuhaf şeyler yaşadım ki. Çantamı serviste bırakmak, sürekli anahtarı unutmak, yemek yakmak, panik nöbetleri. Asla hiçbir şeyi kontrol edemiyordum, tamamen hayatımın kontrolünü kaybetmiş gibiydim.
Doktora gidiyorum ‘stres’ diyor, antidepresan veriyordu. O kadar uzun sürdü ki bu döngü en sonunda depresyonda olduğuma ikna oldum. Ta ki beraber çalıştığım iş arkadaşım ‘Menopoz da böyle seninki gibi unutkanlık yapıyormuş’ diyene kadar. Aydın’da doktor bulamadım, İzmir’e gittim ve bana hormon takviyesi verdi. Bu sayede sürekli çıkan kolestrolüm bile düzeldi.”
Teşhis aldıktan sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor Aysun:
“Bizim burada incir ağacının altında uyuma derler hep. Çünkü o uykudan uyanırsan sersem gibi olursun. Ben sanki yıllardır öyle uyumuşum gibi. Gözüm açıldı. Çoluğumu çocuğumu yıllar sonra yeniden görmeye başladım. Allah razı olsun o arkadaşımdan. Zaten gittim sarıldım, hediye aldım. O söylemese, ben daha kimbilir ne kadar çekerdim bu derdi. İlaçları bulmakta zorlanıyorum ama olsun, tedaviyi buldum. Bu da bir şeydir.”
“Menopozda ‘çöp’ olduğumu öğrendim”
Bir sağlık sorunu değilse de, menodivorse ya da Türkçesiyle menopoz boşanması bu süreçte yaşanması muhtemel dertlerden biri. Meltem de bu sorunun muhatabı:
“Perimenopoz dönemine girdiğim zaman, yani 41 yaşımda o zamanki eşimde birtakım değişimler farkettim ama çok üzerinde durmadım. Aramızda yaşadığımız sorunların şekli değişti. Öncesinde de bazen tartışmalar yaşardık ama çözüm bulma konusunda yapıcıydı. O dönemden itibaren tavrı kırıcı olmaya başladı. İkimiz de yoğun çalışıyorduk ve ben bunu açıkçası tempomuza yoruyordum.
44 yaşımda bir gün bana ‘Boşanıyorum’ dedi. Hiç çocukların durumu, bizim durumumuz, ne yaparız, bu süreci nasıl yönetiriz bunlar konuşulmadı. Bana ve çevremize bunu şöyle açıkladı: ‘Meltem malum nedenlerden çok fazla asabileşti, ben de bunu tolere edemiyorum.’ Üniversite yıllarında tanışıp evlendiğim ve 20 yıldan fazla evli kaldığım bir insandan bu muameleyi görünce ben de açıkçası gururuma yediremedim ve ayrılmayı kabul ettim.
Ortak bir arkadaşımıza ‘Yaşlanınca kadınların miadı geçiyor’ dediğini öğrendim. Ayrıldık ve hayatı o kadar karışık bir hâl aldı ki. Çocuklar üzerinden benimle iletişime geçmeye çalıştı ama o defteri külliyen kapattım. Üstelik bu süreç bana çok iyi geldi çünkü başa çıkmak için spora başladım ve sağlık sorunlarımı çok daha başarıyla yürüttüm. Şimdi 49 yaşındayım ve hâlâ menopoza girmedim.”
Zamansız gelen menopoz
35 yaşındaki Yasemin, cerrahi menopozla başa çıkmaya çalışıyor. Bu sene yumurtalıklarının alınmasıyla sonuçlanan bir dizi sağlık sorunun ardından, şimdi bunun bedensel etkilerini atlatma gayretinde:
“Gittiğim doktorlar da, ben de, bir süre ameliyatsız bir çözüm bulunabilir mi bunu anlamaya çalıştık ama benim durumumda imkansız olduğunu görünce ameliyata girdim. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum gerçekten zor. Vücudunuza ani bir müdahale oluyor. Arkadaşlarınızın belki 10-15 yıl sonra yaşayacağı şeyleri siz şimdi yaşıyorsunuz. Kemik erimesi, uykusuzluk, sıcak basması aniden ortaya çıkıyor. Ağrılarınız oluyor. Çocuk sahibi olma ihtimaliniz bitiyor. Hayatın dışına itilmiş gibi hissediyorsunuz.
Bence zaten en zoru psikolojik yükü. Bence toplum da bu konuda çok anlayışsız. Yüzüme karşı ‘Öleceğine çocuğun olmasın, aman’ diyen oldu. Şimdi erken menopoza girdiğim için hormon tedavisi göreceğim ama ilerde taşıdığım riskten dolayı meme ameliyatı da gündeme gelebilir.”
'Bu süreci yalnız atlatan kadınları düşündüm'
Menopoz ne kadar son yıllarda popüler bir konu olsa da, halen konuşulması tabu olan konular arasında ve doğru bilgiye ulaşmak pek çok kadın için yine bir mücadele gerektiriyor. Instagram’da @numerusclauses hesabı da bu konuda yaşadığı zorlukları ve çözüm yollarını kadınlarla paylaşıyor:
“44 yaşındayım. 40 yaşında menopoza girmek üzere olduğumu öğrendim. Bu bilgiyi sindirip hazmetmem 1senemi aldı. Bunu söyleyen doktorun ‘Grip oluyorsunuz’ tavrını da hazmetmeye çalıştığımı sonradan fark ettim. Tam iki yıl hormon çalışan bir jinekolog aradım. İğneyle kuyu kazmak gibiydi. Menopoz, hamilelik için gelen bir kadından daha çok zaman ve emek istiyor muhakkak. Fakat parasıyla dahi tedaviye ulaşamamak çok acayip.
Kalp hastalığı, kemik erimesine bağlı kırılmalar ve ona bağlı yatağa bağımlı olma hâli, akabinde organ yetmezliğine kadar giden ağır sonuçları olmasına rağmen bu konunun yalnız doğurganlığın bitmesi, kadının ıskartaya çıkması olarak değerlendirilmesi, önemsiz ve tali bir mevzu gibi görülmesi beni dehşete düşürmüştü. Fizyolojik rahatsızlıklar, uykusuzluk, kaygı, depresif ruh hâli, isteksizlik, kas ve kemik ağrıları, şiddetli migren, vücut şeklimin değişmesi ve daha pek çok şeyle ne yapacağımı bilemez bir hâldeyken tamamen tesadüf eseri doktorumu buldum. Ve dünyam aydınlandı. Hormon replasman tedavisine başlamadan önce 2 saatlik son derece bilgilendirici bir muayene deneyimim oldu. Nasıl rahatladığını anlatamam.
Bu kez de hormona ulaşmak için bir mücadeleye girişmem gerekti. Çünkü o tarihlerde Türkiye’de satışı yoktu. Ve hormonları yurt dışından getirdim. Tedaviye başlar başlamaz sorunlarım büyük ölçüde geçti. Kalanlar da 1 ay içinde tamamen yok oldu. Bu süreci tıbbi destek olmadan yaşamak zorunda olan annemi ve diğer hemcinslerimi düşündüm. Hepsi adına çok üzüldüm. Ve önüme gelen herkese, her yerde bildiklerimi anlatma gayretine giriştim.”
Kadınların bu konuda birbirini bilgilendirmesi, tıpkı Aysun’un hikayesinde olduğu gibi onun hikayesinde de belirleyici bir rol oynuyor:
“Instagramda @numeruskolektif hesabı üzerinden biraraya geldiğimiz bir toplantıda bu konuda çalışan kıymetli bir hocamızdan ‘hormon ve menopoz’ konusunu dinledik. Salonda çıt dahi çıkmadı. Sonrasında herkes kendi deneyimini paylaştı ve gördüm ki herkes benzer şeyleri tek başına yaşıyor. Kafamızdaki sorulara cevap bulmuş olmanın yanında hemcinslerimizle yaşadığımız bu birliktelik bizlere güç verdi. Çözümü olan bir mesele nasıl bu kadar çözümsüz bırakılır? Bizim için bile kişisel gayretlerle sosyal medyadan birbirimizi bularak, böyle bilgilendirici toplantıları hem doktorlar hem kadınlar için düzenlemek mümkün olabilmişken, büyük ölçekte neden yapılmadığını sahiden anlayamıyorum.
Kas ağrısıyla, kalp damar şikayeti, uykusuzluk vb. sebeplerle 40 yaşında doktora başvurduğumuzda hormon testi yapmak doktorların aklına gelmiyor misal. Pek çok ilaç tedavisi uygulanıyor ama 'hormon' konusuna hiç girilmiyor. Evde ana sigorta atmış ve biz her bir çalışmayan elektronik için ayrı ayrı tamirci çağırıyor gibiyiz. Şalter kalksa mevzu toptan çözülecekken akla onun gelmemesi çok enteresan. Her bir semptom için kullanılan bir dolu ilaç yükü de cabası.
Menopoz kadın değil de bir erkek meselesi olsa ne olurdu acaba diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Biz kadınların sessizce katlanma alışkanlığı genlerimize işlemiş.”
Kadınlar hem kendi bedenlerinde yaşadıklarıyla, hem toplumun değişen bakış açısıyla, hem bilinmezliğin korkutucuğuyla çoğu zaman yalnız mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu zamanlarda Kurtlarla Koşan Kadınlar’daki şu bilgiyi hatırlamak iyi gelebilir belki de:
“Bir kadının içine doğduğu ve altında yaşadığı en yıkıcı kültürel koşullar, insanın ruhuna danışmadan boyun eğmesinde ısrar eden; bir kadını ruhu ile toplum arasında seçim yapmaya zorlayan; ekonomik zümreler ya da kast sistemleri nedeniyle başkalarına merhameti engelleyen; bedenin ‘temizlenmesi’ gereken bir şey ya da emirle düzene sokulacak bir tapınak olarak görüldüğü; yeni, olağandışı ya da farklı olanın hiçbir zevk uyandırmadığı; merak ve yaratıcılığın ödüllendirilmek yerine cezalandırılıp küçümsendiği; ruhun kendi başına bir varlık olarak kabul edilmediği toplumlarda görülür.
Yasaklamalarına uymak için sizden ruhunuza zarar vermenizi talep eden bir kültür, gerçekte çok hasta bir kültürdür. Bu ‘kültür’ kadının içinde yaşadığı kültür olabileceği gibi, bundan daha kahredici olmak üzere, kendi zihninde taşıdığı ve uyum gösterdiği bir kültür de olabilir.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi Süheyla Doğan’a bu ödül başta Kazdağları olmak üzere pek çok yerde ekoloji mücadelesini cesaretle sürdürdüğü, doğayı ve yaşamı savunmaktan vazgeçmediği, kadın hakları için mücadele ettiği, devlet destekli ekokırım projelerine karşı ısrarla ses çıkardığı ve doğayla birlikte yaşam hakkını savunduğu için verildi. Doğan, “Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim. Baskıların da bir sonu olacak. Geleceğe dair umutlarımı da kaybetmiyorum” diyor.

Sabah dolabın karşısında “Bugün bunu mu giysem?” diye düşündüğümüzde aslında yalnızca kıyafet seçmiyoruz; kendimizi nasıl hissetmek, nasıl algılanmak ve hatta kim olmak istediğimize dair de bir karar alıyoruz. Moda bireysel görünür ama kolektif olarak öğrenilir: Kendimizi göstermek isteriz ama bazen başkalarının bakışından saklanmak da, değişmek isteriz ama aynı zamanda ait olmak da. Moda, bütün bu çelişkileri aynı anda taşıyabilen nadir alanlardan...

Y kuşağından önceki kuşakların takip ettiği "eğitim, iş, terfi, evlilik, çocuk, ev, emeklilik" senaryosu çökeli çok oluyor; yerine yeni bir senaryo da konmadı. Milenyaller, yetişkinliğin her şeyi çözmek ve garanti bir hayat kurmak olmadığını deneyimleyerek öğrenen, aynı anda sonsuz seçenekli bir dünyaya uyum sağlamaya çalışan ilk kuşak oluyor. Peki çok seçenek gerçekten özgürlük mü? Yaşanan ne kararsızlık ne de kimlik krizi; bildiğiniz seçenek krizi.

Dünyada her ay 2 milyardan fazla kadın regl oluyor. Bu durum kadın fizyolojisinin doğal bir parçası olsa da tıp literatüründe en az araştırılan konulardan biri. Bu görmezden gelme hâli, milyonlarca kadının güvenli hijyen koşullarına, hijyenik ürünlere ve doğru bilgiye erişemediği daha geniş bir tablonun parçası. "Ölümcül körlük" yazı dizisinin ikinci bölümünde regl tabusunun hastalıkların teşhisini geciktirmekten okulda ve işyerinde ayrımcılığa uzanan görünmez sonuçlarını kadınların tanıklıklarıyla ele alıyoruz.

Müfredatı, sınav sistemini, okul yapılarını ve öğretim araçlarını sürekli reformlardan geçiriyoruz. Fakat eğitimde karşılaştığımız hemen her güçlüğü yine okulun içinden, okulun dili ve araçlarıyla çözmeye çalışıyoruz. Oysa reformdan önce okula hangi gözle baktığımızı, öğrenmeyi neden okulla özdeşleştirdiğimizi ve çocuğu bir özne olarak görüp görmediğimizi sorgulamak gerekiyor.




