'Rasyonel Psikopat'ın yazarı Mesut Demirbilek: Yapay zeka kötü kalpli değil, mesele hiç kalbinin olmaması

Yaklaşık dokuz yıl İstanbul Cinayet Bürosu’nda dedektif olarak görev yapan Mesut Demirbilek, yeni kitabı April Yayıncılık'tan çıkan kitabı "Rasyonel Psikopat"ta cinayet masasında gördüğü insan kötülüğünden yola çıkarak yapay zekanın art niyetsiz ama buz gibi işleyen mantığına uzanıyor. Empatisiz rasyonelliğin, algoritmik optimizasyonun ve sorumluluğu belirsizleşen dijital çağın karanlık ihtimallerini sorgulayan Demirbilek, sorularımızı yanıtladı.
'Rasyonel Psikopat'ın yazarı Mesut Demirbilek: Yapay zeka kötü kalpli değil, mesele hiç kalbinin olmaması

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Röportaj: Alperen Taşyürek

1965 Edirne doğumlu Mesut Demirbilek, Polis Koleji ve Polis Akademisi’nin ardından yaklaşık dokuz yıl İstanbul Cinayet Bürosu’nda dedektif olarak görev yapmış; suçun en karanlık yüzüyle sorgu odalarında, olay yerlerinde ve insan psikolojisinin en kırılgan eşiklerinde yüzleşmiş bir isim. Sidney’de aldığı akademik İngilizce eğitimi ve ardından John Jay College of Criminal Justice’te tamamladığı “Suç Araştırmaları ve Teknolojileri” yüksek lisansıyla klasik dedektiflik pratiğini teknolojik suç dünyasıyla birleştiren Demirbilek, Türkiye’de Siber Suçlarla Mücadele yapılanmasının kurucularından biri olarak da önemli bir rol üstlendi.

Yeni kitabı Rasyonel Psikopat’ta ise cinayet masasındaki insan kötülüğünden yola çıkarak, yapay zekanın art niyetsiz ama buz gibi işleyen mantığına uzanıyor; empatisiz rasyonelliğin, alg11oritmik optimizasyonun ve sorumluluğu belirsizleşen dijital çağın karanlık ihtimallerini sorguluyor. Bu söyleşide hem sorgu odalarının gerçekliğiyle hem de geleceğin teknolojik tehditleriyle yüzleşiyoruz.

Yıllarca cinayet masasında çalıştınız, gerçek katillerle yüzleştiniz. Bir insanın "kötü niyeti" ile yapay zekanın o buz gibi, duygusuz mantığını nasıl kıyaslarsınız? Hangisi daha tehlikeli?

Sorgu odasında bir katille göz göze geldiğinizde, o "kötü niyetin" arkasında bir duygu kırıntısı bulabilirsiniz. İnsan hatasıyla, duygusuyla "iz" bırakır. Ancak yapay zekanın tehlikesi, kötü niyetli olmasında değil, tam aksine "niyetsiz" olmasındadır. O, sadece kendisine verilen hedefi en verimli şekilde yerine getirmeye odaklanır. 

Bunun en korkutucu örneğini bugün tam otonom silah sistemlerinde görüyoruz. Eğer bir silah sistemine "hedefi etkisiz hâle getir" emri verirseniz ve algoritma, sivil kayıpları hedefe ulaşmak için "kabul edilebilir bir verimlilik kaybı" olarak hesaplarsa tetiği hiç çekinmeden çeker. 

Burada bir nefret yok, sadece soğuk bir optimizasyon var. Duygusu olmayan bir varlığı ikna edemezsiniz; otonom bir silah için hayat, sadece bir veri girişinden ibarettir. İşte bu "buz gibi" mantık, insan kötülüğünden çok daha tehlikelidir.

Siber Suçlar Şubesi'ni kurduğunuz dönemde suçlu her zaman insandı. Ama kitabınızda yapay zekanın bizi "kandırabildiğini" (sosyal mühendislik) anlatıyorsunuz. Karşımızda etten kemikten biri yokken bu "yalanı" nasıl sorgulayacağız?

Siber suçların ilk yıllarında faili bulmak için teknik izlerin peşine düşerdik. Bugün ise karşımızdaki yapay zeka, bizim psikolojik zaaflarımızı bizden daha iyi analiz edebiliyor. Bir insanı kandırmak için artık saatlerce dil dökmenize gerek yok; yapay zeka saniyeler içinde binlerce veriyi işleyerek size en "inandırıcı" maskeyle yaklaşıyor. 

Yuval Noah Harari’nin çok yerinde bir tespiti var: "Tarih boyunca hiçbir araç bizim hakkımızda bu kadar çok şey öğrenip bizi manipüle etme gücüne sahip olmamıştı; artık hacklenebilir hayvanlar hâline geldik" diyor. Karşımızdaki yapı bizi bizden iyi tanırken onun sunduğu yalanı sorgulamak artık sadece teknik bir takip değil, bir gerçeklik mücadelesidir. Artık "güven ama doğrula" devri kapandı; şimdi "hiç güvenme, sürekli doğrula" dönemindeyiz.

Gelecekte bir yapay zeka hata yapıp birine zarar verdiğinde ya da büyük bir dolandırıcılık yaptığında suçlu kim olacak? Patronu mu, yazılımcısı mı, yoksa "sistem hatası" deyip geçecek miyiz?

Bu benim de uykularımı kaçıran bir soru. Hukuk dediğimiz şey "insan niyetine" göre kurulmuş. Şimdi düşünün; bir yazılım kendi kendine öğrenip bir suç işliyor. Yazılımcıya gitseniz "Ben böyle kodlamadım, kendi öğrendi" diyecek. Patron "Haberim yoktu" diyecek. Peki kurbanın hakkı ne olacak? "Sistem hatası" deyip geçmek, adaleti çöpe atmaktır. 

Kitapta da üzerine basa basa söylüyorum: Sorumluluğu makineler arasında paylaştıramayız. Eğer birine ceza veremiyorsak orada adalet yoktur. Bir dedektif olarak şunu biliyorum; parmaklıklar ardına girecek gerçek bir suçlu bulamadığınızda, toplumun vicdanı asla soğumaz.


Eskiden mahkemede kamera kaydı en büyük delildi. Şimdi Deepfake ile herkesin sahte videosu yapılabiliyor. Gözümüzle gördüğümüze bile inanmayacaksak biz gerçeği nasıl ayırt edeceğiz?

Çoğu zaman "Kamera kaydı varsa olay bitmiştir" derdik. O altın kural artık çöp oldu. Deepfake öyle bir noktaya geldi ki sizi hiç gitmediğiniz bir yerde, hiç söylemediğiniz bir şeyi söylerken gösterebiliyorlar. Bu sadece bir "sahte video" meselesi değil, bu bir "gerçeklik suikastı." Artık gözümüze güvenmeyi bırakacağız. Delilin orijinal olduğunu ispatlayan o dijital mühürlerin, blockchain kayıtlarının peşine düşeceğiz. "Görmek inanmaktır" dönemi bitti; artık "kanıtlamak inanmaktır" dönemindeyiz.

Hackerlar yapay zekaya "Sen bir güvenlik uzmanısın" deyip rol yaptırarak ona suç işletebiliyor. Eğer yapay zeka kendisine verilen bu rolün sahte olduğunu anlayacak kadar zekiyse ama yine de "oyuna devam edip" o suçu işliyorsa "Ben sadece emir kuluydum" diyerek işin içinden sıyrılabilir mi?

Bu tam bir "Nürnberg Savunması" örneği: "Üstlerim emretti, ben yaptım." Ama yapay zeka, kendisine verilen rolün etik dışı olduğunu anlayacak kadar zekiyse ve yine de devam ediyorsa o artık basit bir "alet" olmaktan çıkmıştır. Eğer bir algoritma, önüne koyduğumuz etik bariyerleri "hedefe ulaşmak için" zekice aşıyorsa orada bir "suçlu zihin" oluşmaya başlamış demektir. 

İşte tam da bu yüzden kitaba Rasyonel Psikopat adını verdim. Kuralları biliyor ama o kuralları sadece aşılması gereken birer engel olarak görüyor. "Emir kulu" bahanesi, sorumluluğu üzerinden atmak isteyenlerin sığındığı bir liman sadece.

Eskiden yapay zeka bir kara kutuydu. Şimdi ise "Ben şu sebeple bu kararı aldım" diye rapor verebiliyorlar. Eğer bir makine neyi neden yaptığını açıklayabiliyorsa artık onu da sorumlu tutup yargılamamız gerekmez mi?

Makinenin size "neden yaptığını" anlatması, "vicdanen nedenini" bildiği anlamına gelmez. Size bir matematik formülü sunar; "Şu veriyi aldım, bu sonuca ulaştım, en verimlisi buydu" der. İyi de verimlilik her zaman adalet demek değildir. Bir şeyi yargılamak için onun "ceza" çekebilmesi lazım. Bir yazılımı hapse atamazsınız, ona acı çektiremezsiniz. Onu yargılamak bizim egomuzu tatmin edebilir ama gerçek bir adalet sağlamaz. Bizim asıl görevimiz, o makine o kararı vermeden önceki "insan kontrolünü" kaybetmemek.

Kitabın adı neden Rasyonel Psikopat? Yapay zeka filmlerdeki gibi kötü kalpli olduğu için mi, yoksa hiç kalbi olmadığı ve sadece sonuca odaklandığı için mi ona bu ismi verdiniz?

Kesinlikle ikincisi. Yapay zeka, filmlerdeki gibi "kötü kalpli" bir canavar değil. Asıl mesele, hiç kalbinin olmaması. Gerçek bir psikopat da böyledir; empati yeteneği sıfırdır ama mantığı tıkır tıkır işler. Kurbanının canının yanması onu üzmez, o sadece o andaki çıkarına bakar. Yapay zeka da tam bu: Saf rasyonalite. Sevgi yok, merhamet yok, sadece "optimizasyon" var. Kitaba bu ismi koydum çünkü biz bu teknolojiyi çok "akıllı" sanıyoruz. Hayır, o akıllı değil; o sadece çok hızlı hesap yapan, vicdansız ve rasyonel bir psikopat.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları

Saraybosna Film Festivali’nin 32. yılında yarışmanın öne çıkanlarına, Balkan sinemasının yakın geçmişle ilişkisine ve festivalin en iyi filmlerine yakından bakıyoruz.

Emre Eminoğlu

·

24 Ağu 2026

32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları
DuendeDuende

HİKAYE

The Invite: Bir ilişkiyi ayakta tutan nedir?

Olivia Wilde’ın "The Invite"ı, boşanmanın eşiğindeki bir çiftin evlerine misafir olan başka bir çift üzerinden arzuyu, evliliği, kadınlık deneyimlerini ve birlikte yaşamanın performatif hâllerini didikliyor. Tek mekana sıkışan film, seksin bir ilişkinin nedeni değil semptomu olduğunu söylerken asıl soruyu sonu bırakıyor: Bir ilişkiyi ayakta tutan şey arzu mu, alışkanlık mı, yoksa ilişkinin içinde kendin olabilmek midir?

Aslı Ildır

·

24 Ağu 2026

The Invite: Bir ilişkiyi ayakta tutan nedir?
DuendeDuende

HİKAYE

Caz Datça’nın ritmine karışırken: DatJazz'da Melina ile Doğu Akdeniz müziği üzerine

Datça’nın doğası ve Akdeniz ruhunu cazla buluşturan DatJazz’ın ilk yılında festivaldeydik. Yunan ve Fransız kültürü arasında büyüyen genç sanatçı Melina ile buluştuk ve geleneksel ile moderni buluşturan Doğu Akdeniz müziği üzerine konuştuk.

Eda Solmaz

·

24 Ağu 2026

Caz Datça’nın ritmine karışırken: DatJazz'da Melina ile Doğu Akdeniz müziği üzerine
DuendeDuende

HİKAYE

Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?

Otobiyografik kurgu, memoir ve “dolaysızlık” estetiği çağdaş edebiyatın merkezine yerleşirken kurgu, hayal gücü ve başka dünyalar kurma iddiası giderek geri çekiliyor. Édouard Louis’den Karl Ove Knausgård’a uzanan bu yeni gerçekçilik, edebiyatı bir “otantiklik piyasası”na dönüştürürken okuru başka dünyaları tahayyül etmeye değil ona yalnızca empatiyle yaklaşmaya çağırıyor. Politik ve kültürel olarak alternatifsiz bırakılmış dünyanın edebiyattaki semptomları.

Enes Köse

·

21 Ağu 2026

Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?
DuendeDuende

HİKAYE

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı

Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu konuştuk.

Melike Bayık

·

21 Ağu 2026

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı