Romantik ilişkilerde dürtüsellik: Bu kadar yalnız insan varken, niçin bu kadar yalnız insan var?

Çağımızda birçok insan “özgür” olduğunu sanıyor ama aslında yalnızca dürtülerinin peşinden sürükleniyor. Birini arzuluyor ama temas kuramıyor. Birini istiyor ama yakınlığa dayanamıyor. Seks yapıyor ama sevişemiyor. Sürekli bağlantıda ama kimseyle bağ kuramıyor. Yalnızlık ise buralarda başlıyor. Bu kadar yalnız insan varken, niçin bu kadar yalnız insan var? Çünkü insanı yalnızlaştıran şey ötekinin yokluğundan ziyade kişinin kendisine tahammül edememesi ve tek başına kalamamasıyla ilgili…
Romantik ilişkilerde dürtüsellik: Bu kadar yalnız insan varken, niçin bu kadar yalnız insan var?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Geçen haftalarda yayımlanan Kitleler neden dürtüsel liderleri sever?” başlıklı yazımda, dürtüselliği siyaset üzerinden anlatmaya çalışmış ve dürtüselliği, kaygının regüle edilemediği bir taşma/fışkırma hâli olarak düşünürken bunun karşısına yerleştirdiğim spontanlığı ise güvenli bir iç zemin üzerinde ortaya çıkan yaratıcı esneklik olarak tanımlamıştım. 

Bu hafta aynı meseleyi bireysel ve romantik ilişkiler bağlamında düşüneceğim. Çünkü dürtüsellik yalnızca siyaseti değil, çağımızın ilişki kurma biçimlerini de büyük oranda belirliyor. Hatta bugün birçok insanın “ilişki problemi” diye yaşadığı şey, biraz daha yakından bakıldığında, bir dürtü düzenleme ve yakınlıkla kalabilme sorunu olarak da okunabilir.

Dürtüsellik ani davranmak mı?

Dürtüsellik denince çoğu kişinin aklına düşünmeden konuşmak, ani kararlar almak, öfkeyle hareket etmek ya da sabırsızlık gelir. Psikanalitik açıdan ise dürtüsellik, çok daha temel bir meseleye işaret ediyor: İçeride yükselen gerilimi düşünceyle taşıyamadığımızda, onu bir an önce davranışla boşaltma eğilimine… 

  • Başka bir deyişle dürtüsellik yalnızca hızlı hareket etmek değil; beklemeye, düşünmeye, belirsizliğe, eksikliğe ve ruhsal işlemeye tahammül edememek anlamına da geliyor. Duyguyu içeride tutup anlamlandıramadığımızda, onu dışarıya fışkırtırız.

Romantik ilişkilerde bunu öfkeyle yazılmış mesajlar, bir anda kesilen iletişimler, yakınlık artınca yaşanan geri çekilmeler, yaşanan bir hayal kırıklığında bütün ilişkiyi çöpe atmalar, açıklama yapmak yerine ortadan kaybolmalar, bir gün göklere çıkarıp ertesi gün değersizleştirmeler vs. şeklinde görebiliriz. 

Bütün bunlar çoğu zaman “iletişim problemi”, “karakter meselesi” ya da “olgunlaşmamışlık” gibi düşünülse de genellikle arka planda çalışan çok daha ilkel bir meseleye rastlarız, o da kişinin kendi içinde olanla kalamamasıdır

İlişki yalnızca sevgi, çekim, arzu ya da uyumdan ibaret değildir. Aynı zamanda beklemek, eksiklikle kalabilmek, yanlış anlaşılmayı tolere etmek, öfkeyi ya da başka zorlayıcı bir duyguyu hemen boşaltmadan taşıyabilmek, arzuyu yönetebilmek, belirsizliğe tahammül edebilmek demektir. Yani ilişki dediğimiz şey, çoğunlukla duygular ve dürtüler karşısında eyleme geçmeden durabilme kapasitesi üzerine kuruludur. Bu kapasite gelişmediğinde kişi ilişkiyi yaşamak yerine ilişki içinde sürekli tetiklenebilir.

Yakınlık arttıkça kaygı da artar. Çünkü yakınlık yalnızca sıcaklık ve güven hissettirmez aynı zamanda bağımlılığı, ihtiyacı, kırılganlığı, görülmeyi, reddedilme ihtimalini, kaybetme olasılığını, terk edilmeyi ve bazen de yutulma korkusunu beraberinde getirir. İlişki, ruhsal olarak her zaman biraz tehlikelidir. İşte bu yüzden yakınlık kapasitesi, sadece sevebilmekle değil, bu kaygılarla kalabilmekle de ilgili. 

Birçok ilişkiyi kopma noktasına getiren de temelde “sevgi eksikliği”nden çok, yakınlıkla baş edememe sorunu olabilir. Kişi çoğu zaman partnerini değil, partnerinin kendi içinde uyandırdığı şeyi ya da o kişiyle olan ilişkisindeki kendi sevmediği taraflarını terk etmeye çalışabilir. 

Ghosting: Kaybolmak değil, kaçmak

Bugünün ilişki jargonuna iyice yerleşmiş kavramlardan biri olan ghosting, dürtüsellik açısından oldukça anlamlı. Bir şey oluyor ve kişi bir anda sırra kadem basıyor. Ne bir açıklama, ne bir vedalaşma, ne bir yüzleşme… Bunu çoğu zaman “saygısızlık” ya da “umursamazlık” olarak adlandırabiliriz; bunlar gayet doğru ancak eksik. Çünkü ghosting çoğu zaman sadece ötekiyle değil, kişinin kendi duygularıyla da ilişki kuramamasının sonucunda gerçekleşir.

  • Karşısındakine ne hissettiğini söylemek, hayal kırıklığı yaratma ihtimalini göze almak, suçlulukla kalmak, ötekinin kırgınlığını görmek, kendi kararsızlığına tahammül etmek… Bunların hiçbiri kolay şeyler değil. Ghosting yapan kişi çoğu zaman bunları yapamadığı için ortadan kaybolmayı tercih ediyor. Kişi yüzleşmek yerine ortadan kaybolarak, herhangi bir sorumluluk almadan rahatladığını düşünüyor.

Bu yüzden ghosting’i yalnızca kaba saba bir davranış biçimi olarak değil, aynı zamanda yakınlık kaygısının dürtüsel bir çözümü olarak da görebiliriz. Bu çözüm kısa vadede kişiyi belki rahatlatabilir ancak uzun vadede kişinin ilişki kapasitesini yıpratabilir. Çünkü insan her zorlanmada kaçtıkça dayanıklılığı artmaz en fazla ilişki hantalına dönüşebilir.

Peki ya gaslighting?

Benzer şekilde, gaslighting gibi ilişki biçimlerini de yalnızca manipülasyon tekniği olarak değil, kimi zaman ilkel savunmaların ilişkisel tezahürü olarak düşünebiliriz. Elbette her manipülatif davranışı “anlamak”, onu mazur görmek anlamına gelmez. Ama bazı ilişkilerde karşımızdaki kişinin gerçeği çarpıtma, sorumluluğu inkar etme, kendi saldırganlığını karşı tarafa yansıtma, olan biteni tersyüz etme biçimleri, oldukça güçsüz bir benliğin savunma düzenekleriyle de ilişkili olabilir.

  • Kişi kendi yetersizliğiyle, suçluluğuyla, kıskançlığıyla, bağımlılığıyla ya da utancıyla temas edemediğinde, bunları dışarıya yansıtabilir; Ben kırıcı değildim, sen çok alıngansın.”, “Öyle bir şey olmadı.”, Sen abartıyorsun”, Sorun bende değil, sende” vs. 

Bu tür cümleleri sadece manipülasyon olarak ele alamayız, bunlar aynı zamanda kişinin kendi içinde taşıyamadığı parçaları ötekine yükleme biçimi de olabilir. Çünkü kişi bazen kendi zihninde tutamadığı şeyi  ister istemez karşısındakine bırakabiliyor. Böylece ilişki, iki kişinin birbirini tanıdığı bir alan olmaktan çıkıp, taşınamayan ruhsal yüklerin birbirine devredildiği bir sahneye dönüşebilir. 

Çift terapisi seanslarında çiftlerden birinin tutamadığı yası ötekinin tuttuğunu, yaşayamadığı depresyonu diğerinin yaşadığını, birinin bastırılmış ya da ifade edilemeyen öfkesini diğerinin dışavurduğunu çok iyi biliyorum. Bugün birçok romantik ilişkinin bu kadar yorucu olmasının nedenlerinden biri de bu bence. İnsanlar birbirleriyle temas etmekten çok, çoğu zaman birbirlerinin düzenlenememiş iç dünyalarıyla boğuşuyor. Boğuştuğunuz şeylere dikkatli bakın derim, size mi ait yoksa partnerinize mi?

'İçinden geldiği gibi yaşamak' neden her zaman özgürlük değildir?

Bugün “içinden geldiği gibi yaşamak” söylemi, düşünülenin aksine çoğu zaman spontane bir yaşamı değil, dürtülerin serbest bırakılması anlamına geliyor. 

Kafana estiğini yap”, Anı yaşa” ,Takma kafana”, “İnce eleyip sık dokuma”, Hayat kısa”, Bir daha mı geleceksin dünyaya?”, “Çivi çiviyi söker”.

İlk bakışta bunların hepsi kulağa özgürleştirici gelebilir oysa burada özgürlükten çok düşünmeye, sorgulamaya ve zorlayıcı düşüncelerle kalmaya tahammülsüzlük var. Çünkü gerçekten özgür bir hayat, yalnızca içinden geleni yapmakla değil, içinden gelen şeyle temas edebilmek, onu taşıyabilmek, seçebilmek ve sorumluluğunu alabilmekle mümkün olabilir. 

  • Dürtüsellikte ise kişi çoğu zaman, içinden gelenin sahibi değil, duygusu tarafından oradan oraya sürüklenen, esir düşürülen, kısırdöngülerle dolanan biri hâline gelebiliyor. Bu yüzden dürtüselliği özgürlük olarak değil, daha çok kaygı altında ezilen ve bu kaygıyı yönetemeyen ilkel bir benliğin işareti olarak görüyorum.

Çağımız insanı sürekli bir uyarılmışlık hâlinde yaşıyor. Her boşluk anında telefonuna uzanıyor, her duygusal gerilimde hızla bir tepki üretiyor. Hâl böyleyken yakınlık kurmak ve yakınlıkta kalabilmek zorlaşıyor. Niye? Çünkü yakınlık, hızla tüketilmesi gereken bir şey değil, yavaş yavaş kurulabilen, odaklanma gerektiren bir temas biçimi.

Bu yüzden bugün birçok insan ilişki kurmaktan çok, ilişki simülasyonları yaşıyor sanki. Sürekli mesajlaşıyor ama gerçekten ötekine temas edemiyor. Sürekli görünür oluyor ama gerçekten görünmüyor. Sürekli görülmeyi istiyor ama ötekine bakar kör kalıyor. Sürekli seçenek üretiyor ama hayatında kimseye yer açamıyor. Dinlenmek istiyor ama karşı tarafı duymuyor bile. Yakınlık arzusu ile yakınlık korkusu arasına sıkışmış bir ilişkisellik biçimi bu.

Çevrimiçi flört uygulamaları da bu döngüyü daha da kronik hâle getiriyor. Orada birilerine ulaşmak, birilerinden ayrılmak, birileriyle seks yapmak ya da teması kesmek epey kolay. Ama bu kolaylık, ilişki kapasitesini geliştirmiyor, tam tersine arzuyu yüzeyde tutuyor. Sonsuz seçenek yanılsaması, sürekli kaydırma ve hızlı eşleşme döngüsü, karşılaşmayı derinleştirmek yerine onu tüketilebilir bir seçim nesnesine dönüştürüyor.

Karşıdaki kişi bir özne olarak değil, hızla değerlendirilen, elenen, karşılaştırılan ve yerine yenisi konulabilen bir profile dönüşüyor. Bu da ötekiyle kurulan bağı zayıflatıyor. Belirsizliğe tahammül, yavaş yakınlaşma, duygusal risk alma ve düş kırıklığıyla kalma kapasitesi giderek azalıyor. Sonuçta ilişki kurmak değil, uyarılmak kolaylaşıyor. Bağ değil, bağlantı kuruluyor. 

Dürtü ve cinsellik bağı

Dürtü ve cinsellik elbette birbiriyle yakından ilişkili. Ama burada çok önemli bir ayrım var; dürtünün varlığı cinselliği başlatabilir, fakat erotizmi sürdüren her zaman dürtünün kendisi olmuyor.

Bugün cinselliğin birçok biçimde ya boşalmaya indirgenmesi ya da tamamen geri çekilmesi pek de tesadüf olmasa gerek. Sözüm ona dürtülerin serbest bırakılmasıyla cinsel özgürlüğün artması beklenirken, çok ciddi bir cinsel kapanma da yaşanıyor. İktidarsız adamlar, cinsellikten keyif almayı unutmuş çiftler, sevişemeyen kadınlar ve erkekler, bedeniyle sağlıklı bir temas kuramayan insanlar…

Dışarıdan bakıldığında bu “aseksüellik” gibi okunabilir, ancak yakından baktığımızda burada asıl meselenin cinsellikten ziyade yüksek kaygı, yakınlaşma zorluğu, bedenle temas kaybı, bağ kurma kapasitesindeki zayıflık, özdeğer eksikliği ve regülasyon güçlüğü olduğunu görebiliriz.

Spontanlık kayboldukça cinsellik de iki uca savrulabiliyor; ya tamamen geri çekiliyor ya da yalnızca boşalma işlevine indirgeniyor. Sevişmek “fazla karmaşık”, “fazla riskli”, “fazla yakın” gelebiliyor. Bedeni bir özne olarak değil, yönetilmesi gereken bir nesne gibi deneyimleme sorunu artıyor. O zaman da erotik karşılaşma, iki bedenin ve iki öznenin ritmik, oyunlu, belirsizliğe açık buluşması olmaktan çıkıp, performansa, tekniğe, skora ya da sadece gerilim boşaltımına dönüşüyor.

Burada sevişmek ile seks yapmak arasında önemli bir fark var. Seks dürtüyle başlayabilir, ama sevişmek spontane kapasite ve yaratıcılık gerektirir. Anda kalabilmek, canlı hissedebilmek, oyuna açık olabilmek, belirsizliği tolere edebilmek, bedeni kontrol etmekten biraz vazgeçebilmek ve karşılıklı ritme girebilmek gerekir. Bunların hiçbiri yalnızca cinsel beceri meselesi değil, aynı zamanda ruhsal güvenlik, bedensel temas becerisi ve benlik bütünlüğüyle de ilgili olabilir.

  • Kişinin kaygısı arttığında bedeni kasılıp zihin devreye girebilir. Kişi kendini yaşamaktan çok izlemeye başlar; Nasıl görünüyorum? Yeterli miyim? İsteniyor muyum? Boşalabilecek miyim? Orgazm olabilecek miyim? Doğru yapıyor muyum? Vs.

Bu sorular çoğaldıkça arzu akışkan bir hâlden ziyade donan, katılaşan bir şeye dönüşüyor. Beden artık yaşanan bir yer olmaktan çıkıp yönetilen, denetlenen ve performans göstermesi beklenen bir nesne hâline geliyor.

Bu nedenle bugün birçok insanın yaşadığı cinsel güçlükleri yalnızca fizyolojik ya da teknik sorunlar olarak değil, aynı zamanda bir spontanlık ve regülasyon kaybı olarak da görebiliriz. Spontanlık ortadan kalktığında sevişmek zorlaşır, ama seks yapmak artabilir. Çünkü dürtüsel seks çoğu zaman arzunun değil, kaygının ve tek başına kalamamanın ürünüdür.

Olgun bir ilişki yalnızca sadakat, uyum ya da tutarlılıkla ilişkilendirilemez. Aynı zamanda iki kişinin birlikte bir oyun alanı kurabilme kapasitesini de içerir. Winnicott’un sözünü ettiği geçiş alanı burada oldukça önemli. İlişki yalnızca ihtiyaçların karşılandığı ya da çatışmaların çözüldüğü bir yer değil aynı zamanda iki öznenin birbirini yok etmeden karşılaşabildiği, belirsizlikle kalabildiği, ritim tutturabildiği, oyun oynayabildiği canlı bir alandır. Spontanlık, buralarda yeterince güvenli hissedildiğinde ortaya çıkar. 

Bugün birçok ilişkide eksik olan, tam da bu oyun alanı gibi geliyor bana. İnsanlar ya fazla kontrollü ya fazla taşkın, ya tamamen çekilmiş, donuk ya da sınır tanımayan bir dürtüsellikle hareket ediyor. Oysa canlı bir ilişki, ne tam bir füzyon ne de kopukluktur. Biraz yakınlaşıp biraz geri çekilebilen, biraz bekleyebilen, biraz şaşırabilen, biraz da oynayabilen iki özne gerektirir.

Dürtülere sahip çıkmak

Kişinin kendisine sahip çıkması, kendi bütünlüğünü koruyabilmesi önce dürtülerine sahip çıkmasından geçiyor. Burada “sahip çıkmak” derken kastettiğim, onları bastırmak ya da inkar etmekten ziyade onları tanımak, taşımak, dönüştürmek ve sorumluluğunu alabilmek.

  • “İçinden geldiği gibi özgürce yaşamak” ise ancak dürtülerin içinden geçip onlarla kalabilme becerisini geliştirmekle mümkün. Gerçek özgürlük, içinden gelen her şeyi yapmakla değil, içinden gelen her türlü duyguyla ilişki kurabilmekten geçebilir.

Spontanlık da işte burada devreye giriyor. O, dürtünün yokluğu değil, dürtünün düşünceyle, bedenle, duyguyla ve ilişkiyle temas hâlinde akabilmesidir. Bu da sınırlarla, bekleyebilme kapasitesiyle, sezgilerle, duygularla ve sorumlulukla birlikte mümkün. Ancak bu şekilde içeride olan, güvenli bir zeminde dışarıya doğru kendiliğinden akabilir.

Çağımızda birçok insan “özgür” olduğunu sanıyor ama aslında yalnızca dürtülerinin peşinden sürükleniyor. Birini arzuluyor ama temas kuramıyor. Birini istiyor ama yakınlığa dayanamıyor. Seks yapıyor ama sevişemiyor. Sürekli bağlantıda ama kimseyle bağ kuramıyor. Yalnızlık ise buralarda başlıyor. Bu kadar yalnız insan varken, niçin bu kadar yalnız insan var? Çünkü insanı yalnızlaştıran şey ötekinin yokluğundan ziyade kişinin kendisine tahammül edememesi ve tek başına kalamamasıyla ilgili…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Hayatın yeni bekleme odası: Liseyi kaybettik, peki üniversite nerede?

Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Metin V. Bayrak

·

02 Ağu 2026

Hayatın yeni bekleme odası: Liseyi kaybettik, peki üniversite nerede?
AngstAngst

HİKAYE

Alev püskürten ejderha: Ateş bulutları orman yangınlarını nasıl büyütüyor?

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Pelin Cengiz

·

29 Tem 2026

Alev püskürten ejderha: Ateş bulutları orman yangınlarını nasıl büyütüyor?
AngstAngst

HİKAYE

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Ayça Örer

·

25 Tem 2026

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?
AngstAngst

HİKAYE

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Nis Tuğba Çelik

·

25 Tem 2026

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?
AngstAngst

HİKAYE

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

Metin V. Bayrak

·

19 Tem 2026

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?