Sahi neden büyük kadın sanatçı yoktu?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
“Pekala, o zaman neden hiç büyük kadın sanatçı yok?”
Bu soruyu ilk duyduğumda kaç yaşında olduğumu hatırlamaya çalışıyorum. Şöyle bir kütüphaneye bakmış; okulda okuduğumuz metinleri gözden geçirmiş; sanat tarihi kitaplarındaki resimlerin imzalarına bakmıştım. Bilimsel keşifleri, büyük gazetecileri, siyasetçileri ve ünlü iş insanlarını da taramıştım. Gerçekten de “Hayır, öyle değil; şu, şu, şu kadınlar, erkekler kadar büyük eserler ortaya koymuş” diyebileceğim kadınların sayısı, bir elin parmaklarını geçmiyordu.
Elinde henüz bunun nedenlerini anlayacak bir kısmı oldukça acı hayat tecrübeleri olmadan dünyada kapladığı yeri anlamlandırmaya çalışan bir kız çocuğu için hayata ne kadar talihsiz bir başlangıç “Ne kadar çalışırsan çalış bazı konularda erkeklerden eksik olabilirsin” şüphesinin gelip içine yerleşmesi…
Yıllar geçtikçe, bu şüpheye de şüphe tohumları eklendi tabii. Önce kadınların, kendileriyle aynı işi yapan erkeklere kıyasla taşıdıkları yükün ağırlığı gözüme takıldı. Ev işlerinin, çocuklara ve yaşlılara bakma sorumluluğunun gerektirdiği bedensel işçilik bir yana, “büyük eserler” ortaya koymak için gereken beyin kıvrımlarının her miliminin gündelik hayatın uçucu, görünmeyen ayrıntılarıyla doldurulduğunu görmek için fazla büyümem gerekmedi.
Bir laboratuvara, bir daktilonun başına, bir tuvalin önüne geçip orada tüm hayatını bilime, edebiyata, sanata adayan bir erkeğe duyduğum romantik hayranlık, arkasında onun yemeklerini pişiren, çoraplarını yıkayan, sosyal ilişkilerini düzenleyen bir kadının varlığını fark etmemle birlikte yerini bir haksızlık duygusuna bıraktı. Antik Yunan’da felsefenin gelişmesinin, kölelerin emeği sayesinde olduğunu ilk okuduğumda duyduğuma benzer bir his…
Oysa sorsak tabii ki köleliğe, sömürüye, eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı olacak bu erkekler, kadınların emeği üzerinde yükselmeyi, üzerinde bile durmaya değmeyecek doğal bir hak gibi görüyordu. Ve tüm bunlara rağmen kalıcı bir iz bırakabilmiş bütün kadınlar, tarihin ana hatlarını değiştirmeye değmeyecek birer anomaliydi. Anomaliler, özellikle kadınsa, adlarına methiyeler düzülmez, isimleri tarih kitaplarına yazılmaz, eserleri müze duvarlarına asılmaz; onların payına düşen garipsenmek, dedikodu malzemesi olmak ve belki de en fenası küçümser bir dudak bükmeyle görmezden gelinmektir.
Kadınların omuzlarında yükselen bu “başarı”nın erkeklere bir kokteyl tepsisindeki kanepe gibi sunduğu bir başka ödülün kadınların bedeni olduğunu fark ettiğimde artık akıl baliğ yaşa gelmiştim. “Çok kötü” insanların varlığını zaten biliyordum. Tecavüzcü Coşkun’lar, asansör sapıkları, hapishanede şişlenen çocuk tacizcileri…
Ama hareket gösterme bahanesiyle kız çocuklarına arkalarından sarılan beden öğretmenleri, bir kadını işe alırken endamını süzmek için onu ayağa kaldıran patronlar, röportajları evlerinde yapmak için ısrar eden “ünlü”ler, referans vermek için eteğinin altına elini sokmayı şart koşan profesörler, rakı masalarında birlikte çalıştıkları kadınların memelerinden ve popolarından bahseden ya da masaların altından o memelere, popolara dokunan iş arkadaşları, o “çok kötü”lere benzemiyordu dışarıdan.
Benzemiyorlar mıydı?
Bu masalarda kadınlara kibarca kafa sallamak zorunda kaldıkları “hayat dersleri” de verildi bol bol. Oyunun kurallarını iyice bellediğimizden emin olmak istediler. Bazısı doğrudan, bazısı dolaylı, bazısı da “kızım sana söylüyorum” usulü, ibretlik korku hikayeleriyle.
Anlatanlar gülerdi tabii. Eğer sen dehşete düştüğünü belli edersen daha çok eğlenirlerdi. Karşı çıkarsan, meydan okursan daha da fena. Hangimiz “Sen de çok hassassın”ları, “Hiç de şakadan anlamıyorsun”ları, “Ne var ki bunda”ları duymadık? Hangimiz kalktığımız anda arkamızdan söylenecekleri bile bile başka kadınlar hakkındaki dedikodulara riyakarca gülümsemek zorunda kalmadık? Biraz daha “entelektüel” masalarda “küçük burjuva ahlakçılığıyla” suçlanmadık?
Eğer çok sevdiğin, hayatına anlam kattığını düşündüğün bir işi yaparken saygı görmek istiyorsan, erkeklerin bahçelerindeki ağaçtan elma toplar gibi rahatlıkla elini uzatıp bir ısırık alabileceği bir bedenden öte kendine ait fikirleri, istekleri, bir ruhu ve beyni olan tam ve bütün bir insan gibi görülmek gibi “uçuk bir hayalin” varsa neler yapmamız gerektiğinin şifrelerini de buralarda öğrendik hepimiz.
Doğru kıyafetleri giyersek, çok gülmez ama somurtkan da olmazsak, gerektiğinde “erkek gibi” ama yeterince de kadınsı olursak, “işkolik, hırs küpü deli kadın” olmadan çok, ama çok, kendimizi hasta edecek kadar çok çalışırsak, frijit ya da “kutsal bakire” olmadan mesafemizi korursak, hiç sinirlenmezsek, hiç kendimizi kaybetmezsek, hiç kimseden hoşlanmaz, flört etmez, âşık olmazsak, hiç sarhoş olmazsak, hiç dikkatsizlik, sakarlık, unutkanlık, tutarsızlık yapmazsak, zayıflık göstermezsek, duygusal davranmazsak, hiç bakımsız görünmez ama fazla da süslenmezsek, bir sokakta gece vakti yalnız yürümez, eğlenmeye çıkmaz, bir erkeğin evine girmezsek, yeterince yüksek sesle ve yeterince net bir şekilde hayır dersek ve belki de en önemlisi hiçbir zaman o masanın “neşesini kaçıran” kadın olmazsak…
İmkansızlığı bir yana, bunların bizi güvenceye alacağı düpedüz bir yalandı.
Biz bu erişilmesi mümkün olmayan ideale ulaşacağız diye kılı kırk yararken erkekler, başarının kendilerine her şeyi mübah kıldığı paralel evrenlerinde anneleri, eşleri, sevgilileri, asistanları arkalarını toplarken yeni romanlarını yazıyor, şaheser filmlerini çekiyor, son bestelerini yapıyor, sahnelerde alkış topluyordu. Şimdi “itibar suikastı” deyip aklanmayı umdukları tecavüzler, “gençlik hatası” dayaklar, kanıtlanamayacağını bile bile “kanıt” istedikleri ısrarlı takipler, izinsiz öpücükler, istenmeyen temaslar, rıza inşaları, hakaretler, cinsiyetçi küfürler, aşağılamalar, müstehzi imalar, işiyle tehdit etmeler, hayatına kast etmeler ve şiddetin daha aklımızın hayalimizin almayacağı bin türlü çeşidi, bu alkışların örttüğü dokunulmazlık pelerininin altında köklenip filizlendi.
Ve hiçbiri, kızgın ya da azgın olduklarında ellerinin uzanabileceği mesafede bulunma talihsizliğine uğrayan kadınların o imkansız standartlara uyup uymadığıyla ilgilenmedi. Nasıl olsa işler ters giderse bir bahane bulacaklarını; hayranlarının, dostlarının daha kendilerini savunmaya bile yeltenmeden onlara desteğe koşacağını bilmenin pervasızlığıyla kendi çizdikleri oyun alanlarında at koşturdular. Çok, çok uzun, bize neredeyse evrenin tarihi kadar uzun gelen bir süre boyunca…
Öyle ki bugün anılan failler arasında şimdi 75 yaşında olan bir kadınla 20 yaşında bir genç kızı taciz etmeyi bir ömre sığdırmış olanlar dahi var. Ve yarattıklarının değersiz, varlığının vazgeçilebilir olduğuna inandırılmış; eşikleri tutan kapı bekçilerini onurlarından vazgeçmeden aşamayacağını kabullenip kabuğuna çekilmiş kim bilir kaç kadın…
Bugün, nesillerdir bastırılmış tüm o kelimeler, notalar, renkler ve fikirler, içimizde hapsedildikleri küçük odaların duvarlarında bilenip, onları bastıranlara yönelen birer bıçağa dönüşmüş gibi. Kadınlar belagatlerinin tüm kuvvetiyle anlatmaya çalışıyorlar sahne arkalarında, film setlerinde, haber odalarında, fabrikalarda neden olmadıklarını, olamadıklarını… Birbirlerinden güç alıp çığ gibi büyüyerek; hep bu anı beklemiş gibi…
Gözlerinin önünde yaşandığında ya da faili olduklarında görmezden gelebildikleri şiddete ve adaletsizliğe karşı olduklarını ancak şimdi hatırlayanlar ise bu öfkenin keskinliğiyle sarsılıyor ve sayıklamaya başlıyorlar: “Sanatçıyla eserini ayrı tutalım. Bunlar kimin ekmeğine yağ sürer biliyor musunuz?”
Biliyoruz. “Neden büyük kadın sanatçı yok?” sorusunun cevabını artık çok iyi bildiğimiz gibi. "Büyük kadın sanatçı" olmak için ödenmesi beklenen haraçları bildiğimiz gibi.
Yalnızca artık bir kısmı vasatın da vasatı eserlerinin aldığı alkışa güvenerek bizi nice kadının yeteneğinden, sesinden, sözünden, gözündeki ışıktan mahrum bırakanların etrafımıza ördüğü duvarları yıkmadan yaşamaya devam edemiyoruz.
Birbirimiz için, birbirimizi dinleyerek, birbirimizin elinden tutup yaralarımızı sararak yeniden yaratma neşesini bulacağımız bir hayatı ancak bu kokuşmuşluğu içeride hapseden pencereleri kırarak kurabileceksek, varsın öyle olsun!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Deniz Kaynak
Editor-in-chief at Aposto

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Okullar açıldı; artık akşamlar, hafta sonları ve evler yeniden ödevle dolacak. “O ödevler yapılacak!” Peki neden? Çocuğun ilgileriyle konuşuyor mu? Ona beceri kazandırıyor mu? Kendi başına bir şeyin peşine düşmesini sağlıyor mu? Uğraş edinmesini destekliyor mu? Eğitimin öğretmeni, okulu, sınavı, müfredatı hatta okulun kendisini tartışmaya açtığımız bir dönemde, okulun en görünmez kurumlarından ödev üzerine düşünüyoruz.

Kadınların hayatının yaklaşık üçte birine yayılan menopoz, yüzyıllar boyunca doğurganlığın kaybı ve toplumsal değerin azalması üzerinden konuşuldu; sağlık boyutu ancak son yüzyılda görünür olmaya başladı. Bugün hormon tedavisinden osteoporoza, çalışma hayatından ayrımcılığa uzanan etkileri daha fazla tartışılsa da birçok kadın hâlâ ne yaşadığını anlamak, doğru teşhisi almak ve tedaviye ulaşmak için kendi başlarına bırakılıyor.

2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi Süheyla Doğan’a bu ödül başta Kazdağları olmak üzere pek çok yerde ekoloji mücadelesini cesaretle sürdürdüğü, doğayı ve yaşamı savunmaktan vazgeçmediği, kadın hakları için mücadele ettiği, devlet destekli ekokırım projelerine karşı ısrarla ses çıkardığı ve doğayla birlikte yaşam hakkını savunduğu için verildi. Doğan, “Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim. Baskıların da bir sonu olacak. Geleceğe dair umutlarımı da kaybetmiyorum” diyor.

Sabah dolabın karşısında “Bugün bunu mu giysem?” diye düşündüğümüzde aslında yalnızca kıyafet seçmiyoruz; kendimizi nasıl hissetmek, nasıl algılanmak ve hatta kim olmak istediğimize dair de bir karar alıyoruz. Moda bireysel görünür ama kolektif olarak öğrenilir: Kendimizi göstermek isteriz ama bazen başkalarının bakışından saklanmak da, değişmek isteriz ama aynı zamanda ait olmak da. Moda, bütün bu çelişkileri aynı anda taşıyabilen nadir alanlardan...

Y kuşağından önceki kuşakların takip ettiği "eğitim, iş, terfi, evlilik, çocuk, ev, emeklilik" senaryosu çökeli çok oluyor; yerine yeni bir senaryo da konmadı. Milenyaller, yetişkinliğin her şeyi çözmek ve garanti bir hayat kurmak olmadığını deneyimleyerek öğrenen, aynı anda sonsuz seçenekli bir dünyaya uyum sağlamaya çalışan ilk kuşak oluyor. Peki çok seçenek gerçekten özgürlük mü? Yaşanan ne kararsızlık ne de kimlik krizi; bildiğiniz seçenek krizi.




