Selçuk Artut ve Nazlı Pektaş ile 'Otonomi: Akışkan Geometri' üzerine

Terakki Vakfı Sanat Galerisi, Selçuk Artut’un "Otonomi: Akışkan Geometri" adlı sergisini, 24 Nisan’a dek Nazlı Pektaş küratörlüğünde ağırlıyor. Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nin kapılarını yeniden açmasının ardından ilk sergi, dijital sanatın Türkiye’ki en önemli temsilcilerinden Selçuk Artut’un çalışmalarını galeriye davet ediyor. Sergi, öğrencilerin dijital evrenle ilişkisini sanat yoluyla güçlendirmeyi amaçlıyor. Sergiyi Selçuk Artut ve Nazlı Pektaş’tan dinledik.
Selçuk Artut ve Nazlı Pektaş ile 'Otonomi: Akışkan Geometri' üzerine

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Söyleşi: Burcu Dimili

Terakki Vakfı Sanat Galerisi, Selçuk Artut’un Otonomi: Akışkan Geometri adlı sergisini, 24 Nisan’a dek Nazlı Pektaş küratörlüğünde ağırlıyor. Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nin kapılarını yeniden açmasının ardından ilk sergi, dijital sanatın Türkiye’ki en önemli temsilcilerinden Selçuk Artut’un çalışmalarını galeriye davet ediyor. Sergi, öğrencilerin dijital evrenle olan ilişkisini sanat yoluyla güçlendirmeyi amaçlıyor. 

Sergiyi Selçuk Artut ve Nazlı Pektaş’tan dinledik. Sanatı kurumsal bir sorumluluk ve eğitimsel bir gereklilik olarak gören Terakki Vakfı, toplumsal sorumluluk bilinciyle sanata ve sanatçıya bakışı; sanatı yaşatmanın, en az yaratmak kadar önemli ve ciddi bir uğraş olduğu yaklaşımını benimsiyor.

“Otonomi” kavramını üretim sürecinizde kod ve makineyle paylaştığınız bir otorite olarak tanımlıyorsunuz. Bu paylaşım, sanatçı öznesinin rolünü nasıl yeniden konumlandırıyor?

Selçuk Artut: Otonomi, insan ve teknoloji arasında süregelen etkileşimlerde farklı hâllerde karşımıza çıkabiliyor. Özellikle makineleşmenin başladığı 19. yüzyıl ve sonrası yaygınlaşan dokuma tezgahlarından bugün kullandığımız bilgisayarlara kadar birçok teknolojik gelişme insan üzerindeki birtakım yüklerin dışsallaştırılmasına odaklanıyor. 

Basit bir örnek vermek gerekirse çamaşır makinesi insanların uzun bir süredir elle yaptığı bir faaliyeti elektrikli bir yapı olarak simüle ediyor ve hatta insandan daha iyisini başarabiliyor. Bu örnekte olduğu üzere çamaşır temizleme ihtiyacına dair uygulayıcı ve karar verici mekanizmayı, yani otonomiyi makinalara teslim etmiş durumdayız. 

Otonomi sanatçı özelinde de benzer senaryolar hâlinde karşımıza çıkıyor. Özellikle yapay zeka araçlarının erişilebilir olması ile birlikte düşünsel otonomiyi dışsallaştırdığımız teknolojik zekaların hayatımızda çok daha fazla karşımıza çıkıyor oluşu kaçınılmaz bir gerçek. Eğer sanatçı bu otonomi ibresini yaratıcılığı gölgeleyecek bir düzeyde teknolojik etmenlere doğru çeviriyorsa burada sanatsal yaratıcılığa dair soru işaretleri ve şüphe içeren kaygılar bir anda beliriveriyor. Sanatçının rolü bahsettiğim bu ibreyi sağlıklı bir yönde kontrol edebilmek olmalı. Eserin arkasındaki entelektüel birikimin yegane sorumlusu sanatçı olmaya devam edecek.

Sergide geleneksel Selçuklu geometrisinin “ruhunu” yeniden yorumluyorsunuz. Bu yaklaşımda tarihsel referans ile çağdaş üretim arasında nasıl bir gerilim veya diyalog oluşuyor?

Selçuk Artut: Benim pratiğimde Selçuklu Geometri Sanatı, doğrudan alıntılanan bir estetik değil, çözümlenip yeniden kurulan bir sisteme dönüşüyor. Bu nedenle tarihsel referans ile çağdaş üretim arasında bir mesafe ya da gerilimden çok, dönüşüm ilişkisi oluşuyor diyebilirim. Geleneksel zanaatın içerdiği matematiksel estetiği, bugün yaratıcı kodlama ve algoritmik süreçler aracılığıyla yeniden işliyorum. Bu süreçte desenler sabit biçimler olmaktan çıkıyorlar ve akışkan, değişken ve dinamik sistemlere dönüşüyorlar.

Algoritmik süreçlerde rastlantısallık ve kontrol arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Bu denge sizin için estetik bir karar mı, yoksa kavramsal bir zorunluluk mu?

Selçuk Artut: Algoritmik üretimde rastlantısallık ve kontrol, birbirini tamamlayan iki temel bileşen olarak çalışıyorlar. Kod aracılığıyla belirlediğim kural mimarisi, sistemin sınırlarını ve davranış biçimini tanımlarken; rastlantısallık bu yapı içinde varyasyon ve öngörülemezlik üretiyor. Bu denge benim için yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda kavramsal bir tutarlılık. Çünkü doğada ve geleneksel geometrik üretimlerde de benzer bir ilişki görüyoruz: belirli kurallar çerçevesinde sonsuz çeşitlilik. Dolayısıyla amaç, tamamen kontrol etmek ya da tamamen bırakmak değil, bu iki durum arasındaki üretken hâli canlı tutmak.

“Akışkan geometri” kavramı, matematiksel kesinlik ile sürekli dönüşüm fikrini biraraya getiriyor. Bu iki uç arasında nasıl bir görsel dil geliştiriyorsunuz?

Selçuk Artut: Akışkan geometriyi, sabit matematiksel yapıların zaman içinde dinamizm kazanması olarak düşünüyorum. Temel geometrik kurallar—simetri, tekrar, oran—kompozisyonun iskeletini oluştururken; bu yapı parametrik değişkenler ve zaman tabanlı dönüşümler aracılığıyla sürekli evriliyor. Böylece ortaya çıkan görsel dil, ne tamamen statik ne de tamamen kaotik; aksine, kurallarla tanımlanmış ama sürekli yeniden yazılan bir sistem. Bu yaklaşım, matematiksel kesinliği korurken, onu dinamik bir deneyime dönüştürmeyi mümkün kılıyor.

Çalışmalarınızda taş, toprak ve mimari gibi fiziksel referansların dijital ortama aktarımı, maddesellik kavramını nasıl dönüştürüyor?

Selçuk Artut: Taş, toprak ve mimari gibi fiziksel referanslar çalışmalarımda doğrudan temsil edilmekten ziyade, veri ve yapısal bilgiye dönüştürülüyor. Bu dönüşümle birlikte maddesellik, ağırlık ve dokudan çok, ilişkiler, örüntüler ve davranışlar üzerinden yeniden tanımlanıyor. Dijital ortamda malzeme artık sabit bir varlık değil; parametrelerle değişebilen, zaman içinde evrilebilen bir sistem hâline geliyor. Bu da maddeselliği ortadan kaldırmaktan çok, onu farklı bir düzlemde —hesaplanabilir ve yeniden üretilebilir bir form olarak— yeniden kuruyor.

Müzik ve canlı performans pratiğinizin, özellikle algoritmik görsel üretimleriniz üzerindeki etkisi nedir? Ses ve görüntü arasında nasıl bir düşünsel bağ kuruyorsunuz?

Selçuk Artut: Müzik ve canlı performans pratiğim, görsel üretimlerimi statik kompozisyonlardan çıkarıp zamansal ve davranışsal sistemlere dönüştürüyor diyebilirim. Örneğin Selçuk Artut ve Alp Tuğan olarak kurduğumuz RAW projesi, ses ve görüntü arasındaki ilişkiyi doğrudan performans anında kurduğumuz bir laboratuvar gibi işliyor.  RAW’da ses, yalnızca duyulan bir katman değil; görsel yapıyı sürekli yeniden yazan bir kuvvet gibi çalışıyor. Frekans, ritim ve gürültü gibi müzikal bileşenler, görsel alanda form, yoğunluk ve hareket olarak karşılık buluyor. Bu nedenle ses ve görüntü arasında bir çeviri değil, ortak bir algoritmik düşünce var. Performans anı ise bu düşüncenin en saf hâli —önceden belirlenmiş bir sonuç yerine, birlikte ortaya çıkan bir süreç.

İzleyicinin karşılaştığı formun sürekli değişen yapısı, eserin “tamamlanmışlık” fikrini nasıl sorguluyor?

Selçuk Artut: Formun sürekli değişmesi, eseri sabit bir sonuç olmaktan çıkarıp bir süreç hâline getiriyor. Bu nedenle “tamamlanmışlık”, tek bir nihai formdan ziyade, sistemin sürekli üretim hâlinde olmasıyla ilgili. İzleyici her an farklı bir versiyonla karşılaşıyor ve eser bu çoklu olasılıklar üzerinden var oluyor.

Bu sergi özelinde, izleyicinin deneyimlemesini istediğiniz en temel algısal kırılma veya farkındalık nedir?

Selçuk Artut: Bu sergi özelinde izleyicide yaratmak istediğim temel farkındalık, sanat tarihine daha bütüncül ve ilişkisel bir perspektiften bakma ihtiyacı. Sanat tarihinin belirli dönemlere ya da coğrafyalara ait kapalı bir anlatıdan ziyade, farklı zamanlar ve kültürler arasında süregelen çok katmanlı bir diyalog olarak anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bu bakış açısı, geçmişte geometri aracılığıyla geliştirilen soyut düşünme biçimlerinin, günümüz medya sanatında nasıl yeniden ortaya çıktığını görünür kılıyor.

Aynı zamanda, geçmişin geometrik üretimleri ile bugünün algoritmik ve üretken sanat pratikleri arasında uzun süre örtük kalmış ilişkileri açığa çıkarmak benim için önemli. Bu bağlantılar, geometri ve soyutlamanın yalnızca tarihsel bir miras değil, güncel sanatsal üretimi şekillendiren aktif bir düşünme biçimi olduğunu gösteriyor.

Son olarak, insan ve teknolojinin birlikteliğinden doğan “diyalektik yaratıcılık” fikrini önermek istiyorum. Bu yaklaşım, farklı disiplinlerin kesişiminde yeni ifade biçimlerinin ortaya çıkabileceğini ve medya sanatının bu sentezi kurma konusunda güçlü bir potansiyele sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Küratör olarak “otonomi” kavramını nasıl farklı açılardan ele alıyorsunuz? Bu kavram serginin bütününde nasıl bir ortak zemin oluşturuyor?

Nazlı Pektaş: Selçuk Artut ile yan yana gelmek, Selçuk'un disipliniyle benim merakımı harmanlamak çok özeldi. Geometri her şeyin kalbi; heykeller, videolar, fotoğraflar birbirine değsin, birbiriyle konuşsun istedik. Kurduğumuz yapı, sanatçının algoritmayla bağına, küratoryal detaycılığımı ekledi. Selçuk’un çalışma disiplini ile merakım birleşince; yaratım süreci, kuralların içinde hürleştiğimiz müşterek zemine dönüştü. Büyük heykel, kaide üzerindeki küçük heykel, videolar, fotoğraflar; her parça birbiriyle konuşsun, birbirine temas etsin istedim. Geometri; serginin kalbi, her eserin nefes aldığı çekirdek yapı. Kurduğumuz denge, sanatçının algoritmayla bağına küratoryal detaycılığımı ekledi. Selçuk’la kurduğumuz sergide otonomi; yaratıcının kurallar dizisini tanımlayıp, biçimi makinenin ihtimallerine bırakması. Sanatçı iradesini koda devreder; form, sayısal düzlemde kendi yolunu çizer. Benim penceremden bakınca ise bu, yapıtın donmuş hâlinden kurtulup canlı sürece evrilmesidir. Biçimin kendi kararlarını vermesi, kendi akışını bulması... Kontrolü paylaşmanın getirdiği taze bir serbestlik hâli aslında.

Küratoryal çerçeve ile algoritmik üretim süreçleri arasında nasıl bir etkileşim kuruldu? Süreç içinde karşılıklı dönüşümler yaşandı mı?

Nazlı Pektaş: Selçuk’un matematiksel derinliği eşliğinde, Terakki öğrencileri adına hazırladığı video Selçuk’un kaleme aldığı metnin yapay zeka sesiyle canlanması, teknoloji sanatın içinde nefes alsın diye seçtiği bir yoldu ve eğitimi merkeze alan bir düşünceyle sergiye eklendi. Taş oymadaki bordürün ağırlığı ile ekrandaki akışkanlığın hafifliği arasındaki bağ, paylaştığımız süreçle güçlendi. Kodun fotoğraftaki izi heykelin kütlesinde vücut buldu; her katman birbirini tamamladı.

Geleneksel geometrinin tarihsel ve kültürel bağlamı, sergi anlatısında nasıl yeniden konumlandırıldı?

Nazlı Pektaş: İzleyiciyi şaşırtmak, geometrinin nizamıyla büyülemek temel arzumuzdu. Ekranda devinen görüntüyü izleyip arkasını döndüğünde heykelin kütlesiyle karşılaşmak, taze bir keşif anı sunuyor. Sürprizli kurgu hem zihinsel çözümlemeyi hem sezgisel hayranlığı aynı anda tetikliyor. Geometrinin kadim merakı, kurduğumuz yapı sayesinde izleyicinin belleğinde kalıcı izler bırakıyor. Sırtını döndüğünde aynı formun başka maddede varlığını sürdürdüğünü görmek, deneyimi şiirsel keşfe dönüştürüyor.

Makinenin “karar verme” süreçlerini estetik bir unsur olarak ele almak, sanat üretiminde sorumluluk ve kontrol kavramlarını nasıl yeniden tanımlıyor?

Nazlı Pektaş: Terakki Vakfı bünyesindeki galerinin anaokulundan liseye uzanan yaş çeşitliliği, kurgumun temelini belirledi. Selçuk, sanatçı kimliğinin yanındaki eğitimci duruşuyla bu kitleye dokunmak adına en kıymetli isimlerden biri. Teknolojik sanatı sadece ekranlar yerine; büyük heykelin kütlesiyle, videoların ve fotoğrafların birbirine temas ettiği bir yapı kurduk. Selçuk’un öğrencilerle yapacağı workshop'lar, galeriyi sergi yerinden çok üretim mutfağına çevirir. Bu bütüncül yaklaşım, Türkiye’de dijital sanatın küratoryal anlamda eğitimle harmanlanabileceği taze bir model sunuyor bana göre. Disiplinlerarası bu bağ, sergileme pratiğimizi teknik gösteriden çıkarıp zihinsel sürece odakladı.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Amerika’da bir Türk underdog: Aykut Özen ve grubu Ölüm

Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

Eda Solmaz

·

03 Ağu 2026

Amerika’da bir Türk underdog: Aykut Özen ve grubu Ölüm
DuendeDuende

HİKAYE

Bir kentin tiyatronun ta kendisine dönüşümü: Bergama, neden tiyatrosun sen?

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

Bahar Çuhadar

·

03 Ağu 2026

Bir kentin tiyatronun ta kendisine dönüşümü: Bergama, neden tiyatrosun sen?
DuendeDuende

HİKAYE

İşe Yarar Bir Hayalet: Unutturuldu sanılan hafıza nasıl geri döner?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Tuba Büdüş

·

31 Tem 2026

İşe Yarar Bir Hayalet: Unutturuldu sanılan hafıza nasıl geri döner?
DuendeDuende

HİKAYE

Bir büyüme hikayesi: Spider-Man nasıl farklı hisseden herkesin kahramanı oldu?

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

Emre Eminoğlu

·

31 Tem 2026

Bir büyüme hikayesi: Spider-Man nasıl farklı hisseden herkesin kahramanı oldu?
DuendeDuende

HİKAYE

İnsan ruhunun karanlık sularında: John Boyne'un 'Elementler' serisi üzerine

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.

Soner Can

·

31 Tem 2026

İnsan ruhunun karanlık sularında: John Boyne'un 'Elementler' serisi üzerine