Sessiz Bahar ve Küba Füze Krizi

Doğaya ne derece saygı gösterirsek gösterelim, insanlar arasındaki ilişkilerin, politikanın ve ekonomik büyümenin de sürdürülebilir olması gereklidir.
Sessiz Bahar ve Küba Füze Krizi

BMW-i-24mart
BMW ile birlikte

Dünyahali, Yuvam Dünya ve Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi iş birliğinde, BMWi’nin desteğiyle yayınlanmaktadır. BMWi sürdürülebilir mobilite için kapsamlı çözümler sunar .

Daha fazlasını öğren

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

Sürdürülebilirlik dediğimiz zaman çoğumuzun kafasında değişik bir imaj canlanır. Bu değişik imajın nedeni, içerisinde bulunduğumuz toplulukların bizim düşünce yapımızda yarattıkları yankılardır. Bu nedenle başlangıçta “sürdürülebilirlik” kavramından ne algıladığımızı açıkça ortaya koymakta büyük yarar var. Bu yazı dizisi boyunca peşinden koşacağımız sürdürülebilirlik kavramı, Birleşmiş Milletlerin 2015 ile 2030 yılları arasında gerçekleştirmeyi umduğu Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları üzerine kurulmuştur. 

İnsanlık çok uzun süreden beri dünyanın ve kaynaklarının sonsuz olduğunu ve ekonomik büyümenin sınırsız olarak gerçekleştirilebileceğini düşünerek yaşadı. Bugün bile kıymetli bilim ve düşünce insanlarının önemli bir kısmında bu düşüncenin hâkim olduğunu kolayca görebiliriz. Oysa bugün biliyoruz ki gezegenimizin doğal kaynakları sonsuz değil ve bu kısıtlı doğal kaynaklar içerisinde doğa ile uyumlu bir yaşama devam etmek istiyorsak, bu kaynakları sürdürülebilir bir biçimde kullanmamız gerekiyor. Ayrıca insan toplumlarına bakıldığında gittikçe artan sorunlar göze çarpıyor. Biz istesek de istemesek de, gittikçe küreselleşen dünyada insanlar arasında bir denge içerisinde yaşamayacak olursak, küresel bir etkileşimin sürdürülebilir olmayacağı da apaçık ortada. Yalnız kritik olan problem, bu sürdürülebilirlik yaklaşımının toplumların her kesimini henüz etkilememiş olması. Bunun nedeni de sürdürülebilirlik kavramının bizim düşünce sistemimizde çok eskilere gitmemesi. Elbette hepimiz eskiden beridir nesneleri idareli kullanma açısından büyüklerimizden nasihatler dinledik. Ancak bu bilgilerin önemli bir kısmı dışsal olaylara bağlı kıtlık günlerine dayanıyordu. Kaynakların kısıtlılığı, doğanın yarattığı bir kısıttan değil, bizlerin o kaynaklara ulaşma zorluğumuzdan oluşuyordu. Oysa bizim imkanlarımızın ötesinde kaynakların da kısıtlı olduğu, son senelerde artık ciddi biçimde tartışılmaya başlandı. Aslında Malthus 1798 yılında kaynakların kısıtlı olduğunu ve insan nüfusundaki artışın bu kısıtlı kaynaklarla çatışması sonucu açlık ve savaşların ortaya çıkacağını söylüyordu. Ama coğrafi keşifler ve teknolojik buluşlar bu çatışma noktasını devamlı ötelediği için, insanlık bir türlü gezegenin sınırlarını kavrayamadı. Bizim için yeryüzü, denizler ve gökyüzü sınırsızdı. İhtiyacımız olan her şeyi geri koymayı düşünmeden doğadan alabilirdik.

Sürdürülebilirlik düşüncesine bir milat oluşturmak zor olsa da, 1962 yılının sonbaharı bu açıdan ciddi bir kırılma noktası oluşturuyor. 1962 sonbaharında çok önemli iki olay oldu. Bunların birincisi Eylül ayının sonunda yayımlanan bir kitaptır. Rachel Carson doğadaki canlı yaşamını inceleyen bir biyologtu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kullanımı artan tarım ilaçları ve özellikle de DDT’nin canlılar üzerinde yaptığı tahribatı inceledi. Büyük Savaş sonrasında hızla artan dünya nüfusunu besleyebilmek için tarımda çokça ilaç kullanılmaya başlanmıştı. Bugün bile “ilaç olmadan nasıl üretim yapabileceğiz” diyen çiftçilerin çoğunlukta olduğunu biliyoruz. Ama umarım artık çiftçiler kullandıkları tarım ilaçlarını DDT’de olduğu gibi çocuklarının kafasındaki biti öldürmek için de kullanmıyorlardır. Ne yazık ki o dönemde DDT ve benzeri ilaçlar mucizevi olarak görülüp istenmeyen her türlü canlıyı öldürmek için kullanıldı. Ancak kısa süre içerisinde Rachel Carson’un da gördüğü gibi bu ilaçlar istenen ya da istenmeyen tüm canlıları öldürmeye başladı. Rachel Carson “Sessiz Bahar”(Silent Spring) isimli kitabında tarımda kullanılan bu ilaçların doğaya verdiği hasarı anlattı. Baharın sessiz olmasının nedeni ise, ölmekte olan böcekleri yiyen kuşların zehirlenerek ölmeleri ve kuş cıvıltılarının duyulmamasıdır.

Bize inanılmaz gibi geliyor olabilir ancak çoğu insan hala bu tür sebep-sonuç ilişkilerini kurmadan hayatlarını sürdürüyor. Tarladaki istenmeyen bir böceği öldürmek için kullandığımız tarım ilacının sadece o böceği öldüreceğini düşünüyoruz. Ama çevredeki kuşlar da ölmeye başladığında, bizim kullandığımız tarım ilacı ile kuşların ölmesi arasında bir bağlantıyı ya kurmuyoruz ya da kurmaya korkuyoruz. Bugün çevremizdeki arıların azalması da benzer bir olgu. İşte Rachel Carson bu olguyu herkesin anlayabileceği şekilde 1962 baharında yayımlanan Sessiz Bahar kitabında ortaya koydu. Her ne kadar niyetimiz bu olmasa da, insanlık çevresindeki geniş doğal hayatı değiştirme yetisine sahipti artık. Sadece etkimizin ne kadar geniş bir alana yayıldığını henüz tam olarak anlamamıştık.

Bu kitabın yayımlanmasından yaklaşık iki hafta sonra dünyada çok önemli bir kriz çıktı. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye ve Yunanistan’a yerleştirdiği orta menzilli balistik füzelere karşılık gizlice Küba’ya orta menzilli balistik füzeler yerleştirmek istediği için dünya neredeyse bir nükleer savaşın eşiğine geldi. 26 Eylül 1962’de tarım ilaçlarının kullanımının çevremize ne zarar verebileceğini Rachel Carson’un kitabı ile öğrendik. 15 Ekim 1962'de ise patlak veren Küba füze krizi sırasında insanlığın geliştirdiği teknolojilerin verebileceği zararın büyüklüğü de başka bir yoldan yüzümüze vuruldu.

O zamana kadar kafamızda dünya o kadar büyüktü ki, insanlık hep birlikte ne yaparsa yapsın dünyanın bütününe zarar verebilecek yetiye sahip değildi. Yalnız 1962'nin sonbaharında gerek bilimsel ve teknolojik gerekse de politik açıdan bakıldığında, insanlığın dünyanın büyük bir kısmına ya da belki de tamamına korkutucu boyutlarda zarar verebileceği ortaya çıktı. Bu farkındalık da belki de çevre hareketinin doğmasında önemli bir rol oynadı.

Çevresel boyutunun yanında sürdürülebilirliğin bir de insani boyutu olduğunu Küba füze krizi bize gösterdi. Doğaya ne derece saygı gösterirsek gösterelim, insanlar arasındaki ilişkilerin, politikanın ve ekonomik büyümenin de sürdürülebilir olması gereklidir. İşte bu noktada bugün anladığımız ya da anlamasak da anlamak zorunda olduğumuz anlamda sürdürülebilirlik düşüncesi oluşmaya başladı.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

NEREDE YAYIMLANDI?

DünyahaliDünyahali

BÜLTEN SAYISI

11: Sürdürülebilirlik Dosyası

Düş Suda, Amaçlar İçin İletişim, Sessiz Bahar ve Küba Füze Krizi

28 Nis 2021

BMW ile birlikte
Archie Carlson

YAZARLAR

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

İLGİLİ OKUMALAR

DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fısıldayan ağaçlar

Ağaçların Görünmez İletişim Ağı ve Doğanın Dili

01 Tem 2026

Fısıldayan ağaçlar
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek

Warner Bros. Discovery Pazarlama Direktörü Beste Toksoy Balcı ile Röportaj

01 Tem 2026

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fıstık Ağacı

Bir Coğrafyanın Hafızası: Fıstık Ağaçları

01 Tem 2026

Fıstık Ağacı