Sıkıntıların kenetlediği ilişkiler: Dedenizle ev arkadaşı olur muydunuz?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Bir zamanlar yalnız yaşamak herkesin harcı olmasa da, o kadar zorlamayan alternatiflerden biriydi. Ortalama bir maaş, makul fiyatlı bir ev, bazı lükslerden fedakarlık… Üniversiteye başlar başlamaz küçük bir ev hayali kurulurdu. 2026’da bu giderek ulaşılmaz bir hedef olmakla kalmadı, barınma alternatiflerini çeşitlendirmek için farklı illere taşınan, ev arkadaşlarıyla yaşayan ya da ailesinin yanına dönenlerin sayısı da arttı.
Peki dedenizle ev arkadaşı olmak nasıl bir fikir? Bu günlerde ev arkadaşı olarak ailenin yaşlılarını seçenler yadsınamayacak kadar çok. Üstelik bu seçim, bayram reklamlarındaki gibi sevimli bir ziyaretten çok zorunlu bir birlikteliğe dönüşmüş durumda.
Aile içi bakımın bitmeyen döngüsü
Aile içi bakım bitmeyen bir döngü. Önce bebeklere bakılıyor, sonra torunlara, sonra büyüklere. Sosyal yardımların yetersiz kaldığı, kreş ve bakımevlerinin eksiği karşılayamadığı, maddi imkansızlıkların ortaya çıktığı durumlarda en sürdürülebilir alternatif aile için destek mekanizmalarını çalıştırmak.
Büyükannelerin/büyükbabaların torun bakması alışılageldik bir hikaye. Özellikle çalışan aileler için gündeme gelen bu çözüm, kreş/bakıcı bulunmadığı durumlarda hem ekonomik hem güvenilir bir alternatif olmasıyla öne çıkıyor. Buna karşılık, ekonomik sorunlar, barınma ihtiyacı ve geçinme kaygısı yeni bir ilişki modelini de beraberinde getirdi: Torunlarının baktığı yaşlılar.
- Ara kuşak sayılan 30-55 yaş arasındaki yaş grubunun çalışma zorunluluğu, yaşlı kuşaklara bakım sağlamayı torunlara da düşen bir vazife hâline geliyor.
Kiracı olmanın dayanılmaz ağırlığı
İstanbul’a taşınmadan evvel, ben de babaannesiyle beraber yaşayan bir torundum. İlk İstanbul günlerimde kiralık ev bakarken önüme gelen “Akrabalarla yaşayabilirsin” teklifleri, bir hayli gurur kırıcı görünmüştü gözüme. Sonuçta 25 yaşındaydım ve çalışıyordum. Çalışan ve kendi parasını kazanan biri neden kendi barınma krizini çözemesin ki? 2005 yılında, bu çözülebilen bir sorundu.
Oysa 2026 Türkiyesi'nde, çalışan ve yaklaşık 60 bin lira maaş alan birinin İstanbul’da yalnız yaşamasının önünde pek çok engel var. Barınma krizi dünyada da önemli bir sorunken, Türkiye’de 2025 yılında büyük şehirlerde yaşayanların kira maliyetleri gelirlerinin yaklaşık yüzde 45-50’sine denk geliyor.
- Buna karşılık, OECD ülkelerinde bu oran yüzde 30’u aştığında, barınma harcaması “aşırı yük” olarak tanımlanıyor.
Yeni kiracı kira endeksi Şubat ayında İstanbul'da %2,4, Ankara'da %1,8 ve İzmir'de %0,7 artış gösterdi. Endeks değerleri bir önceki yılın aynı ayına göre de İstanbul, Ankara ve İzmir'de sırasıyla yüzde 41, 36,1 ve 34,1 oranlarında arttı.
Bu koşullarda Melisa Gülbaş’ın Research İstanbul araştırmasına dayanarak hazırladığı dosya, Türkiye’de gençlerin aileleriyle daha uzun zaman birlikte yaşamak zorunda kaldığını ortaya koyuyor. Research İstanbul’un 26 ilde, 18-30 yaş arası 2 bin gençle yaptığı “Nesil Künyesi 2025” araştırmasının doğruladığı tabloya göre, her 10 gençten 7’si ailesiyle birlikte yaşıyor.
- Gençlerin büyük bir kısmı ekonomik bağımsızlığa ulaşamazken, yalnızca yüzde 24’ü birikim yapabiliyor. Yani her 10 gençten sadece 2’si kenara para koyabiliyor. İstediği düzeyde birikim yapabildiğini söyleyen gençlerin oranı ise yüzde 6.
Yine araştırma, gençlerin ekonomik değil, kişisel karar alma süreçlerinde de ailelerine bağımlı olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre, gençler eğitim hayatı, meslek seçimi ve ailevi sorumluluklar gibi temel alanlarda bağımsız karar almakta zorlanıyor. Gençlerin görece daha özgür hissettikleri alanlar ise evlenmek, çocuk sahibi olmak ve kime oy vereceklerine karar vermekle sınırlı kalıyor.
Peki barınma krizinin derinleştiği, karşılıklı bağımlılığın arttığı bir dönemde, herkesin yeni rollerine alışmaya çalıştığı bu sistem nasıl yürüyor?
'Tatsız bir gol'
Gibi dizisinin birinci sezonundaki “Yaşlı Yıkama” bölümü, kendi kendine yıkanamayan yaşlılara gençlerin bakım hizmeti vermesini anlatıyor. Dizinin senaristlerinden Feyyaz Yiğit, bölümü çektikten sonra “Yaşlıları yıkamalıyız biz” diye düşünmeye başlamış.
Can’ın hikayesi de tam böyle bir yıkama sorunuyla başlıyor. 76 yaşında olan ve eşini 8 yıl önce kaybeden dedesi Turan, evde küveti rahat kullanamayınca bir süre yıkanmak için onların evine gelip gitmiş. O günlerde dedesinin banyoda uzun süre kalmasını tuhaf bulan Can bunun nedenini sorguladığında yaşadığı çelişkiyi anlatıyor:
“Dedeme neden uzun süre banyoda kalıyorsun dediğimde, ‘kendimi rahat yıkayamıyorum, çok uğraşmam gerekiyor’ cevabını aldım. Kolları güçlü değil, her yana rahat ulaşamıyor, aralarda suyu kapatıyor, bu sefer banyo soğuyor, üşümeye başlıyor. Banyo meselesi bizim için bir sorun hâline gelmeye başladı. Bunun üzerine ‘Ben sana yardım ederim’ dedim ama onu da kabul ettiremedim, çünkü gururlu. En nihayet kaldığı evdeki banyoyu yaptırmaya karar verdik, en azından orada daha sıcak banyo yapabilir diye düşündük.”
Dedesinin evinde tadilat sürerken onunla kalmaya başlayan Can’ın hayatı 23 Nisan’da yaşanan depremle değişmiş:
“Geçen sene deprem olduğunda anne ve babamla beraber yaşadığımız evden alınan örneklerle, orada oturmanın sıkıntılı olduğu anlaşıldı. İstanbul’da ev fiyatları astronomik seviyelerde. Kardeşim zaten Samsun’da okuduğu için onlar onun yanına taşınmaya karar verdi. Ben burada bir şirkette yazılım departmanında çalışıyorum. Evden çıkmam gerekince, geçici olarak dedemin yanında kalmaya başladım. Önce biraz salonda takıldım, sonra odalardan birini bana uygun hâle getirdik, derken baktım birlikte yaşıyoruz. Bu tatsız bir gol oldu bana.”
Birlikte yaşamanın artıları eksileri neler? Bu soruya Can’ın yanıtı şu:
“Birlikte yaşarken en önemli sorun jenerasyon farkı. Dedem mesela temizlik konusunda çok titiz, ben de dağınık değilim ama o tezgah üzerinde bir bardağa bile tahammül edemiyor. Sonra uyku saatleri çok değişiyor, o sürekli haber kanallarını izlemek istiyor, benim onlara sabrım yok. Ben odamda bilgisayarla takılıyorum.
Fakat birlikte yaşamak onun için de kolaylaştırıcı, çünkü geçenlerde hastalandı mesela, ona bakmak için yanındaydım. Basit bir grip geçirdi, daha öncesinde kendine dikkat etmediği için zatürre olmuştu. Öte yandan kızlarla falan tanışırken hiç havalı değil tabii, ‘aile yanında kalıyorum’ demek neyse de ‘dedemle yaşıyorum’ deyince baştan kaybetmiş gibi hissediyorum.”
'Akrabalık parasızlıkta kıymetli'
Zerrin, üniversitede okumak için İstanbul’a gelip annesinin teyzesiyle yaşamaya başlamış. Teyzesi Güler genç yaşta eşini kaybettikten sonra çalıştığı bankadan emekli olmuş ve Üsküdar’da uzun süredir yalnız yaşıyor. Zerrin’in yanına taşınma hikayesini şöyle anlatıyor:
“66 yaşındayım. Oğlum üniversite döneminde Erasmus programıyla önce İspanya’ya gitti, sonra üniversiteyi bitirince yurt dışına taşındı. O süreçte zaten yalnız yaşamaya başlamıştım ben. On yıldan uzun bir süredir yalnızım. O sırada yeğenim Zerrin, Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Dersleri ağır, yurt bulma süreci parlak geçmedi, ben de ‘İsterse benim yanıma gelsin’ dedim. Evim de merkezî bir yerde. Zerrin’le çocukluğundan beri iyi anlaşırız. Ailesi de böyle daha rahat edecekti. Hepimiz için iyi oldu. 3 buçuk yıldır beraberiz.”
Zerrin de bu süreci “Konforlu” sözüyle tanımlıyor:
“Bir süre yurtta kaldım. Odada dört kişiydik, kimsenin düzeni kimseye uymuyordu. Temizlik sıkıntıları vardı. İlk yıl bir de hazırlık okuduğum için çok gergindim. Teyzemin teklifi öncesi arkadaşlarla ‘eve çıksak’ fikrimiz de vardı ama İstanbul’da hem okumak, hem ev düzeni kurmak, hem o eve para yetiştirmek çok zor. O yüzden teyzemin yanına geçici gelirim diye gelip burada yaşamaya başladım.
Akrabalık en çok parasızlık ortaya çıktığında anlaşılıyor. Teyzem mizacı itibarıyla gençlerle sorun yaşamayan biri ama herkes için bu kolay olmazdı. Okulda akrabalarının yanında kalan başka arkadaşlarımın sorun yaşadığını biliyorum mesela. Para isteyenler, hayatlarını kısıtlayanlar oluyor. Akrabalık ilişkileri de eskisi gibi değil, insanlar da bir boğaz fazla olunca dikkat ediyor belli ki. Biz teyzemle iyi bir düzen kurduk. İstanbul’da kalmaya devam edersem ayrılmak isteyeceğimi sanmıyorum.”
'Mecburiyetten birlikte yaşıyoruz'
İyi örnekler olsa da iki jenerasyonun birarada yaşamaya çalışması her zaman başarılı sonuç vermiyor. Anneannesiyle yaşamak zorunda kalan ve bu konuda büyük sıkıntı çeken Gülay gibi:
“Anneannem zaten zor bir kadındı. Yaşlandıkça zorlukları da arttı. Kendi istekleri konusunda çok dayatmacı. Her şeye karışıyor ama iş sorumluluk almaya geldiğinde hiçbir şey yapmaya istekli değil. En basitinden ‘Anneanne şu pilavı sen yap’ dediğimde, oturduğu yerden kalkmayıp, telefonla takılmaya devam ediyor. Annem ve babam kendi sağlık sorunlarıyla uğraştığı ve anneanneme bakım hizmeti verecek bir alternatifimiz olmadığı için onunla ben yaşıyorum ama bunun benim hayatıma etkisi depresyon oldu.”
Bakım hizmetlerine erişememelerinin nedenini anlatırken, bu sistemin sıkıntılarına da dikkat çekiyor:
“Anneannem sadece yaşlı bir insan, sağlık sorunu yok. 77 yaşında. Kendi işini yapıyor, kendi parasını kullanma konusunda herhangi bir sorun yaşamıyor. Ancak kemik erimesi var ve yanında kalacak birine ihtiyaç duyuyor.
Önceki senelerde yatılı kadın tuttuk. Birincisi bu maliyetli bir iş, ikincisi anneannem kimseyle anlaşamadı. Sonra bakımevi alternatiflerini düşündük. Bu aşamada da karşımıza yine maliyet çıktı. Devletin huzurevleri için sıraya girmeniz ve şartları yerine getirmeniz gerekiyor, o da uzun bir prosedür.
Annem kanser hastası, babam da tam zamanlı onunla ilgileniyor. Ben haftanın en az 5 günü anneannemle kalıyorum. Anneannem bizim eve gelip yaşamak istemedi, kendi ortamından ayrılmakta zorlanıyor. Hafızasında sorun yok ama ailede demans geçmişi olduğu için alıştığı ortamdan ayrılması için onu zorlamak da istemiyoruz. Sonuçta, birinin bu fedakarlığı yapması gerekiyordu, o da ben oldum.”
Gülay 29 yaşında ve yarı zamanlı evden çalışıyor. Sorumlulukları arasında anneannesinin evinin temizliğini yapmak, ona yemek hazırlamak ve onun sağlığından emin olmak var:
“Düzenli olarak evi temizliyorum, haftalık yemek yapıyorum. Ben yokken de iyi olacağı bir sistem kurdum. Bazen evde olmadığımda kameradan takip ediyorum. Açıkçası bu bakım işini annemin hatırına üstlendim. Bunu ben yapmasam o yapmak zorunda kalacaktı ve kemoterapi almış hâliyle bir de anneannemin yemeğini düşünmesini istemedim.
Anneannem bu konuda biraz bencil davranıyor, ‘Ben yıllarca bir sürü sıkıntıyla çocuklarımı büyüttüm, çok bir şey istemiyorum’ diye düşünüyor ama istiyor aslında. İki çocuğu daha var, onlar farklı şehirlerde ve erkek. Erkek çocuklar zaten anne-baba sorumluluğu almada hiç onlara görev düşmüyormuş gibi davranıyor.”
'İşsiz-güçsüzlüğün sonu bu'
Anne-babasıyla yaşayan Doğan, başka şehirde yaşayan 83 yaşındaki dedesi hastalandığında akla gelen ilk isim olmuş:
“Uzun zamandır hasta olan dedeme bakmak için ben gönüllü oldum. Şu anda çalışmıyorum ve aslında ben söylemesem de zaten akla ben gelecektim. Bir yerde bana da uğraş oldu. O da yalnız kalmadı.”
Sorumlulukları arasında ne var? Bir nevi göz kulak olma:
“İlaçlarını takip ediyorum, doktora götürüyorum, evi toparlıyorum, küçük yürüyüşler yapıyoruz. Yemek hazırlıyorum. Bazen ‘kazalar’ oluyor. Çarşaflar kirleniyor, onları hallediyorum. Bir nevi hasta bakıcılık gibi. İşsiz güçsüzlüğün sonu bu.”
Çalışmayan gençlerin aile içinde böyle bir sorumluluk alması Doğan’a göre bir çeşit dayatma:
“Üniversiteden mezun olduğumdan beri işsizim. Ailemle yaşıyorum. Durum onlar için de benim için de tatsız. Annem kaç yaşındaki oğlunun peşinde dolanıyor. Fakat mesela dedemle çarşıya falan indiğimizde insanların bana bir çeşit aylak muamelesi yaptığını biliyorum. Çok kötü davranmıyorlar elbette çünkü benim durumumda çok genç var artık ama yine de kendimi biraz küçük düşmüş hissetmeme engel değil bu. Yaşayabileceğim bir hayat vardı belki ama ben sanki hep onu yaşayacağım günün gelmesini bekliyorum.”
'Evsiz kalmanın eşiğine geldim'
Gençler, kendilerine yetecek bir hayat kurmakta zorlanıyor. Yaşlılar kendilerine bakım emeği verecek birini bulmakta güçlük çekiyor. Bu iki kesimin çözüm arayışı, onları sorunun çözümünde ortaklığa zorluyor. Ailelerini depremde kaybettikten sonra evsiz kalma sorunuyla karşı karşıya kalan Mine ve Ahmet gibi... Mine lisede, Ahmet iki ay önce bulduğu bir stajda işe kabul aşamasını geçmeye çalışıyor. Hikayelerini Ahmet anlatıyor:
“Malatya’da anne-babamı kaybettikten sonra zaten var olan evimizi de kaybettik. Geçici bir süre konteynırda kaldık ama hayata başlamamız gerekiyordu. Anneannem ve dayımın ortak kaldığı Ankara’daki eve taşındık. Şu anda evde dört kişiyiz ama dayım sık sık seyahate çıkıyor. Biz buraya gelmesek evsiz kalacaktık.”
“Hep beraber kalmanın avantajları ne?” sorusuna cevabı “Dayanışma”:
“Ben kardeşime zaten bakarım ama mesela iyi yemek yapamıyorum. Kızların giyim, süs gibi dertleri oluyor, anlamıyorum. Kardeşim annemi kaybettikten sonra uzun süre kendine gelemedi, ben de çok yardımcı olamıyorum bu konularda. Anneannem onun hâlinden daha çok anladı, o da kızını kaybetmişti sonuçta. Eve geldiğimde sakin stabil bir ortam olması beni karanlıktan kurtardı. Boğuluyor gibi hissediyordum uzun süre. Sonra zaten anneannem yaşlanıyor, onun da yalnız kalmasını istemiyorum, annem de istemezdi.”
Ahmet kardeşinin uzun zaman sonra ilk kez derslerinde başarılı olduğunu, daha rahat ettiğini ekliyor.
Nâzım Hikmet “...Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı/Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin” derken bugünleri düşündü mü bilmiyoruz ama bugün yaşlılar yetmişinde bile yaşamak ağır bastığından değil, çalışmak zorunda kaldığı için çalışıyor. Gençler yalnızca hürmetten sevgiden değil, zorunluluktan aile ilişkilerine tutunuyor.
Sıkıntıların kenetlediği ilişkilere mecbur yaşıyoruz bir yerde.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Pratiklerimizi takip ettiğimiz ve paylaştığımız sosyal uygulamalar, performans toplumunun arayüzleri mi? Duolingo, Strava ve benzeri uygulamalar, yalnızca alışkanlıklarımızı takip etmeyi sağlamıyor; gelişimi görünür ve paylaşılabilir kılarak kimlik kurma biçimimizi de dönüştürüyor olabilir.

Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.




