Sofia Exarchou ile Saraybosna’da

Yeni filmi Animal’in ardından, çağdaş Yunanistan sinemasının dikkat çekici yönetmenlerinden Sofia Exarchou ile sohbet ettik.
Sofia Exarchou ile Saraybosna’da

1 Eylül - İBB Kültür AŞ - Duende
İBB Kültür AŞ ile birlikte

Öyle bir geçer zaman ki : Vintage Festival

Vintage Festival 7 - 8 Ekim'de Derde derman olmanın, iç dökmenin, kafayı dağıtmanın, hüzne hüzün coşkuya coşku katmanın evrensel formülü müzikle ne senin ne de bizim geçmişimize sığan bir ilişkimiz var. Günbegün büyüyen sonsuz ve müzikal…

Daha fazlasını öğren →

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Birkaç hafta önce Saraybosna’ya doğru yola çıkmadan incelediğim festival programında bir isim dikkatimi çekiyor: Sofia Exarchou. Yıllar önce Selanik’te ilk uzun metrajlı filmi Park’ı izleyip büyülendiğim yönetmenin yeni filmi Animal yarışmada. “Belki o da orada olur da tanışırız” diye düşünüyorum. Festivalin sonlarına yaklaşırken gerçekten de bir araya geliyoruz. İşimi seviyorum.

Animal, bir Yunan adasındaki tatil köyünde geçiyor ve merkezine orada animatörlük yapan Kalia’yı yerleştiriyor. Turistleri eğlendirmek için spot ışıkları altında tüm gün çalışan Kalia’nın içindeki karanlıkla yüzleşmesi filmin asıl meselesi. Saraybosna’dan hemen önce Locarno’da gösterilen filmin başrol oyuncusu Dimitra Vlagopoulou oradan ödülle dönmüş. Sofia’yla filmleri Park ile Animal’in yanı sıra Yunan Tuhaf Dalgası’ndan ayrı hareket etmenin nasıl hissettirdiği üzerine konuşuyoruz.

Animal | Kaynak: IMDb

İlk filmin Park’ı 2016’da Selanik Film Festivali’nde izlemiştim ve benim için festivalin en iyilerindendi. O zaman daha gençtim, hayatımda ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Sanırım bu yüzden filmle çok iyi bir bağ kurmuştum. Festivalin en merak ettiğim filmlerinden biri Animal’di ve yine çok beğendim. Park bir bakıma bir büyüme hikâyesiydi. Animal’deki esas karakter yaşça daha büyük olsa da buna da bir büyüme hikâyesi der misin?

Aslında bu filmi başından beri iki ana karakterli olarak düşünmüştüm. Kalia ana karakter hâline gelse de filmde Eva da çok önemli. Kalia uzun yıllardır bu dünyanın bir parçası olan, bu alanda deneyimli biri. Bu hikâye de onun farkındalık yolculuğu olacaktı. Eva ise 17 yaşında, ilk kez bir tatil köyünde animatörlük yapan bir genç kadın. Hem bu çalışma sisteminde yeni olması hem de bir göçmen olması nedeniyle bir kabul edilme arayışı içerisinde. Yani aslında Eva'nın hikâyesinin bir büyüme hikâyesi olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan filmdeki üç kadın karakterin birbirleriyle zıt yolculuklarının olmasını seviyorum. Kalia bu dünyayı çok iyi tanıyor. Öyle ki gerçek karakteri, işinde yarattığı karakterlerle karışmaya başlıyor. Kalia ikisini ayırt edemiyor artık. Diğer yanda Eva var; onun aracılığıyla biz de bu dünyayı yeni gözlerle görüyor, tanıyoruz. İkisinin zıt deneyimleri bir şekilde kesişiyor. Filmde bir de küçük kız var, bu dünyanın içine doğmuş. Bildiği dünya oradan ibaret fakat Kalia ve Eva’nın aksine bu dünyaya masum gözlerle bakıyor. Aslında izleyici; bu üç karakterin, tek bir karakterin zamanın farklı noktalarındaki hâlleri olduğunu da düşünebilir. Eva’nın ya da küçük kızın Kalia’nın geçmişini bire bir yansıttığını söylemiyorum. Fakat yarattığı his Kalia’nın olası geçmişine dair düşündürüyor. Geçmişi diyaloglar aracılığıyla anlatmayı tercih etmedim, bu iki genç kadının varlığının Kalia’nın geçmişine dair fikir vermesini istedim.

İlk filminde de çalıştığın Dimitra (Vlagopoulou) bence çok yetenekli bir oyuncu. Filmde I Can Boogie şarkısını söylediği, finale doğru olan sahne bence filmin zirve noktasıydı. Bu sahne özelinde Dimitra’yla nasıl çalıştınız?

Provalarla başlayan, oldukça uzun bir süreçti. Açıkçası bu şarkıyı bulmak da çok zor oldu. Senaryoyu yazdığım sırada bu şarkıyı bilmiyordum ve bu sahneye uyacak bir şarkı bulmakta zorlanıyordum. Tek bir şarkının sahneyi taşıması, niyetlendiğim her şeyi anlatması gerekiyor ve bu problem gittikçe büyüyordu. En sonunda birkaç olası şarkıyı Dimitra ile paylaştım ve hepsini tek tek prova ettik. Onun hangi şarkıyla en rahat olduğunu, hangi şarkının sahneyle ve hissiyatıyla bağ kurabilmesine yardımcı olacağını görmek istedik. Sahne sadece şarkıdan ibaret değil, şarkıyı söylemeye başlamasından önce dev bir monolog da var. Bu monoloğu duygusal olarak aktarabileceğine emindim. Monolog önceden yazılmış ve prova edilmişti. Ama yine de sahnenin çok katmanlı ve duygusal açıdan yoğun oluşu nedeniyle ikimiz de stres altındaydık. Birkaç tekrar aldık ve kurgu sürecinde en son tekrarları kullandık.

Emre ve Sofia, Saraybosna Film Festivali’nde | Fotoğraf: Saraybosna Film Festivali

Aslında filmin adıyla ilgili de bir sorum var. Açılış jeneriğinde L harfinin diğer harflerden bir-iki saniye önce kaybolup bize “Anima” ismini vermesi fikrini çok beğendim. Öte yandan biraz kafamı da karıştırdı. Bir yanda Animal (hayvan) var, bende sirk ya da hayvanat bahçesi hayvanları bağlamında simgesel bir çağrışım yapıyor. Bir yandan da Anima (ruh) var, bu da karakterlerin yaşadığı krizlerle yakından ilişkili. Burada kasti bir belirsizlik mi yaratmak istedin, yoksa bu konuda tercih ettiğin bir yorumlama var mı?

Senaryoyu yazmaya başladığımda “animatör” sözcüğünün “ruh” anlamına gelen “anima” sözcüğünden geldiğini fark ettim. Animatörler diğer insanlara “ruh” veren, enerji veren kişilerdi. Bu çok ilgimi çekti. Sonra aklıma bu sözcüğün yanına “L” harfini ekleyerek yeni bir sözcük türetme fikri geldi. Senin de söylediğin gibi, bu animatörler bir yandan bir sirkte gibi çalışıyor ve tıpkı sirk hayvanları gibi sistemin içerisinde sömürülüyorlardı. Öte yandan bu dünyanın yarattığı hislerin, şiddetin, agresyonun kalbi ve bedeni fiziksel olarak yorması da “animal (hayvan)” sözcüğüyle örtüştü. Açılış jeneriğindeki harf oyununu bu yüzden yaptık.

Fona yerleştirdiğin terk edilmiş Olimpiyat mekânları, sahte bir mutluluk ve coşkuyla doldurduğun tatil köyleri… Mekânları, yerleri, alanları kapitalizmin etkisini göstermek için kullanıyorsun. Bu anlamda aklına başka nasıl mekânlar geliyor ve bunları sonraki filmlerinde kullanmayı düşünüyor musun?

Henüz bilmiyorum. Bir sonraki filmimle ilgili kabaca fikirlerim var ama Animal’i henüz yeni (Locarno Film Festivali’nden bir hafta önce) bitirdik. Çekimleri eylül ve kasım ayları arasında yapmıştık, o zamandan beri de post-prodüksiyonla uğraşıyorduk. Aklım hâlâ Animal’de. Ama her yeni filme başlarken gerçekçi ve tanıdık olan bir dünya seçip üzerinde çalışmaya başladığım doğru. Olimpiyat Köyü mesela... Yunanistan’dan olmama ve Atina Olimpiyat Oyunları’nı izlememe rağmen Olimpiyatlar’dan sonra Olimpiyat Köyü’nün ne hâle geldiğini haberlerden öğrenmiştim. Ama bu benim içimdeki, konuşmak istediğim toplumsal ya da politik meselelerle örtüştü. Sonra otellere, tatil köylerine dair araştırma yapmaya başladım. Animatörlerin şovlarını kaydettim; Latin Amerika’nın tatil köylerindeki, cruise gemilerindeki animatörlerin YouTube’daki videolarını izledim. Sonra tüm bunlar üzerine tamamen kurgusal bir dünya inşa ettim. Hepsi karakterlerimle tanışmak, hikâyelerimi geliştirmek için birer başlangıç; politik meseleler üzerine konuşmak için birer fırsat... 

Sofia Exarchou | Fotoğraf: Saraybosna Film Festivali

Ne zaman Yunanistan’dan çağdaş bir yönetmen film yapsa eminim ki Yunan Tuhaf Dalgası’yla ilgili bir soru geliyordur. Senin filmlerini sevmemin nedeni sanırım “tuhaf” olmadan da yeni ve farklı olmayı başarabilmeleri. Gerçekten bir “dalganın” varlığına inanıyor musun ve bu dalgada sörf yapmadığın için üzerinde belli bir baskı hissediyor musun?

Yunan Tuhaf Dalgası etiketinin başından beri biraz yanlış yönlendirdiğini düşünüyorum. Farklı türlerde de olsalar bir şekilde tüm Yunan filmlerine bu etiket yapıştırıldı. Ülke ekonomik krizden dolayı zor bir dönemden geçiyordu ve dünya film endüstrisi Yunanistan’a, dünya festivalleri Lanthimos’un başarılarından dolayı bir anda Yunan filmlerine ilgi duymaya başladı. Bu etiketin sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu Tuhaf Dalga, Yunan sinemacılar için biraz tuhaf oldu. 

Bir baskı hissediyorum çünkü etiketin süreç açısından gerçekten olumsuz olduğunu düşünüyorum. Eğer sonucu, seyircinin ya da festivalin nasıl karşılayacağını düşünüyorsan yapmak istediğin şeyin özünü biraz kaybediyorsun. Bu yüzden filmlerimi geliştirdiğim yıllar boyunca fikrime, benim için ne anlama geldiğine, bu konuda ne hissettiğime sadık kalmaya ve bu duygularımı güçlü tutmaya çalışıyorum. Bu anlamda fikirlerimi seven ve onlarla bağ kurabilen bir kitleye ulaşacağımı düşünüyorum.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende
∙

BÜLTEN SAYISI

🌊 Yılın en çok konuşulan korku filmi, Yunanistan’dan bir keşif

Avustralya korku sinemasının A24 damgalı son harikası, kayıp mekânlar ile kayıp ruhları bir araya getiren Sofia Exarchou’nun sineması ve yönetmenle sohbet.

01 Eyl 2023

İBB Kültür AŞ ile birlikte
Talk to Me | Kaynak: Bir Film

YAZARLAR

Emre Eminoğlu

Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapide bu hafta: Yaşlanmaktan korkanlar için kitap reçetesi

Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Aslı Perker

·

23 Eki 2026

Bibliyoterapide bu hafta: Yaşlanmaktan korkanlar için kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sevginin kusurlu mirası: Çağdaş sinemada baba-kız ilişkisine üç farklı bakış

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Mehmet Sindel

·

23 Eki 2026

Sevginin kusurlu mirası: Çağdaş sinemada baba-kız ilişkisine üç farklı bakış
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Primetime: Reyting uğruna her şey gösteriye dönüşebilir mi?

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Emre Eminoğlu

·

23 Eki 2026

Primetime: Reyting uğruna her şey gösteriye dönüşebilir mi?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Riace Bronzları'ndan Türkiye’ye bir müze ekosistemi: Bir müze nerede biter?

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Özge Şimşek

·

22 Eki 2026

Riace Bronzları'ndan Türkiye’ye bir müze ekosistemi: Bir müze nerede biter?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Yas üzerine düşünceler: Ayakkabılarını aldılar, mesajları kaldı yadigar

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.

Yasemin Kaya

·

22 Eki 2026

Yas üzerine düşünceler: Ayakkabılarını aldılar, mesajları kaldı yadigar