Sound’uyla müsemma: Bristol


Yeni nesil sanat yatırımı: Artiox
Art Basel ve UBS Küresel Sanat Pazarı 2021 raporuna göre, 2019 yılında hacmi 5,9 milyar dolar olan çevrim içi sanat pazarı 2020 yılında 12,4 milyar dolar büyüklüğe ulaştı. Pandemi süresince dijitale taşınan ve Sotheby's, Christie's gibi…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Akmar Pasajı’ndan alınan kasetler. Biri orijinal, biri çekme. Birinin üzerinde siyah bir böcek fotoğrafı, diğerinin özenli bir el yazısıyla yazılmış şarkı isimleri. Birinin adı Mezzanine, diğerininki Portishead. İkisi de ilk defa karşılaştığım bir ses dünyasına çağırıyor beni ve üzerlerinden geçen 20 küsur yıla rağmen hâlâ kulağımda. Grunge ve 90’lar sonu alternatif rock’ı ile dolu zihnimde bir damla mürekkep gibi yayılan bu seslerin geldiği yere başımı çeviriyorum — orası Bristol.
Birleşik Krallık’ın güneybatısındaki şehir, müziği ve görsel sanatları besleyen güçlü bir yeraltı kültürüne ev sahipliği yapıyor. Massive Attack üyeleri ve çevrelerindeki müzik insanlarıyla yapılan röportajlardan oluşan, aynı zamanda Bristol sound olarak adlandırılan türün tarihine de bir bakış sunan Massive Attack: Out Of The Comfort Zone kitabının yazarı Melissa Chemam'a göre, Londra'ya iki buçuk saat uzaklıkta olan bu küçük şehirde böylesi bir kültürel hareketin doğuşunu göçmenlere borçluyuz.
Massive Attack
Karayipler'den St. Pauls'a: Bristol, 16. yüzyıldan itibaren Atlantik köle ticaretinin sıcak noktalarından biri olmuş ve buradan elde edilen gelirle zenginleşmiş. 1950'lerde, İkinci Dünya Savaşı'nın geride bıraktığı iş gücü açığını kapamak üzere Karayipler'den şehre gelen göçmenler, savaşta bombalardan büyük zarar gören St. Pauls banliyösüne yerleşmiş.
1967’den beri her yıl St. Pauls Karnavalı'nda Afro-Karayip kültürünü kutlayan bölge, 1970'lerden 90'lara uzanan Bristol sound evriminde önemli yer tutuyor. St. Pauls o yıllarda sadece göçmenlere değil, İngiliz ve İrlanda işçi sınıfından aileler ve işgal evlerinde yaşayan punk'lara da ev sahipliği yapıyor. Dünyaya dair söyleyecek sözü olan, politikleşmiş ve gözü kara bir müziğin doğması için gerekli tüm koşullar mevcut.
University of the West of England'da öğretim üyesi olan ve alt kültürler üzerine çalışan Dr. Peter Webb, Bristol'ın yoksul ve suç oranı yüksek bu mahallesinin benzersiz bir kültürel etkileşime sahne olduğunu belirtiyor. 1980 yılında Black and White adlı kafedeki bir polis aramasından sonra çıkan isyan, bölgenin kötü ününü pekiştirse de Webb'e göre polisin gündelik hayatlarına müdahalesinden rahatsız olan genç siyahlar ve beyaz punk'ları birbirine yaklaştırarak yeni bağlar kurmalarını sağlıyor.
The Wild Bunch: 1970'lerden beri sound system kültürünün canlı olduğu St. Pauls, 80'lere gelindiğinde yeni bir kolektifle tanışıyor: The Wild Bunch. Bristol'ın St. Pauls, Montpelier ve Bishopson bölgelerinden DJ ve müzisyenlerin oluşturduğu kolektifin önde gelenlerinden biri, Massive Attack kurucularından, Daddy G adıyla da tanıdığımız Grant Marshall. The Wild Bunch kuruluşunun ikinci yılında, işlerinde 3D adını kullanan graffiti sanatçısı Robert Del Naja'yı kadrosuna ekliyor. 3D, grubun MC'leri arasına katılarak rap lirikleri yazmaya başlıyor. The Wild Bunch'ın çok iyi tanıdığımız bir diğer MC'siyse, Tricky.
Bristol, St. Paul's'ta 3D, 1985 © Beezer / PYMCA
Kaynak: Redbull Music Academy
Hip hop, reggae, funk, rap ve R&B’nin düşük tempolu, güçlü bir atmosfer yaratan elektronik seslerle birleştiği performanslar, terk edilmiş depolardan kulüplere, festivallerden radyolara sıçrıyor. The Wild Bunch 1989'da dağılırken, kolektif içinde tanışan Daddy G, 3D, Andrew Vowles ve Tricky, Massive Attack'i kuruyor. Grubun 1991'de yayımlandığında büyük ses getiren albümü Blue Lines'ın kadrosunda, The Wild Bunch partilerindeki isimleri görmek mümkün.
Trip hop dedikleri: Bristol sound’un daha deneysel, elektronik kanadını tanımlamak için kullanılan trip hop sözcüğü, ilk defa 1994 Haziran'ında Andy Pemberton'ın Mixmag'deki yazısında görülüyor ve müzik basını tarafından Massive Attack, Portishead ve Tricky'nin müzikleriyle özdeşleştiriliyor. Blue Lines, ilk trip hop albümü kabul edilirken, Portishead'in 1994 tarihli ilk albümü Dummy, Mercury Ödülü'nü kazanarak türü dünyanın odağına yerleştiriyor.
Bristol, uzun yıllardır trip hop'un dev isimleriyle anılsa da yerel müzik sahnesi tüm canlılığıyla yaşamaya devam ediyor. Bristol çıkışlı müzisyenlerin ana akımın dışında kalma eğilimi, yerel plak şirketi Planet Records'ın kurucularından Richard King'in “Bristol zamanı” olarak adlandırdığı, büyük şehrin telaşlı koşturmacasından uzak, sakin tavırla birleşiyor ve şehir kendi müziğinde yavaş yavaş kavruluyor. Bristol'ın hâlâ ne kadar heyecan verici olduğunu anlamak için yükselişini sürdüren punk rock grubu Idles'a bakmak yeterli.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Sesin başrol olduğu filmler, politikleşmiş ve gözü kara Bristol sound'un doğuş hikâyesi ve Dönsün Dursun'da Murat Ertel.
16 Tem 2021

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




