Tom Smith: 'Güneş yarın da yeniden doğuyor, bütün albüm buna dair'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Editors’ın vokali Tom Smith şarkı söylemeye başladığı zaman başınızın üzerinde kocaman bir hüzün bulutu belirir. Kusursuz sesinin yanı sıra çok da iyi bir şarkı yazarıdır.
- Smith, Editors ile çalışmalarına devam ederken ilk solo albümü There Is Nothing In The Dark That Isn’t There In The Light’ı 5 Aralık’ta Play It Again Sam etiketiyle çıkarıyor.
Albüm, büyümek, hayatın kırgınlıkları ve tünelin sonundaki umut ışığından bahsediyor. Yalın akustik gitarlar ve piyanonun ağırlıkta olduğu 10 şarkıyı dinlerken bir tren yolculuğunda camdan dışarıyı izliyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz.
Tom Smith ile Zoom’da buluşuyorum. Gözlerinden, kelimelerinden bu ilk solo çalışmasının ne kadar heyecan verici olduğunu anlıyorum. İlk kez sahneye çıktığı günkü gibi bir duygu yaşayan Smith, bu yeni şarkıların arka planını anlatıyor.
Şu anda Londra’da mısın?
Hayır, Bristol yakınlarında Gloucestershire’daki evimdeyim. Sen aramadan hemen önce gelecek hafta başlayacak turne için prova yapıyordum.
Dün turne tarihlerini gördüm ve yeni albümü de dinledim. Albüm biraz depresif hissettirdi beni...
Evet, insanlar genelde müziğimi dinlediklerinde bunu söylüyor. Tüm yazı grupla yani Editors’la provalarda geçirdim. Kayıt yaptık ve stüdyodaydık. Bu arada çıkaracağım solo albüm bana hâlâ tam olarak gerçekmiş gibi gelmiyor. Gerçek bir şeye dönüşmesi ise senin gibi insanlarla müzik hakkında konuşmaya başladığımda oluyor. Evet, biraz gerginim ama çok heyecanlıyım.
Neden gerginsin, ilk kez yalnız başına turneye çıkıp şarkılarını tanıtacağın için mi? Aslında Editors dışında Andy Burrows ile Smith & Burrows adı altında çalışmaların da oldu...
Evet ama bu sefer çok farklı. Tek başımayım ama turnede kardeşim de bana eşlik edecek. Daha önce hiç solo olarak turneye çıkmadım, o yüzden biraz garip hissediyorum. Artık kalabalığın verdiği güç yok elimde.
‘Albüm o kadar da kasvetli değil’
Albüme dönersek eğer, tüm bu melankolinin içerisinde tünelin sonunda ışık var mı?
Işıkla metafor yaptığın umut da var. Umut ve ışık tekrarlayan temalar. Ama başta da dediğim gibi bu cümleleri ben söylediğimde bir şekilde hüzünlü geliyor kulağa. Bence albüm aslında o kadar da kasvetli değil. İçinde oldukça fazla sevgi, sıcaklık ve senin de dediğin gibi umut var.
Evet depresif şarkılarınla hüzünlendim ama müziğini dinlemek beni her zaman çok iyi hissettirdi. Bu da şarkılarının tezatlar üzerine kurulu olması anlamına mı geliyor?
Çünkü şarkılarım melankolik tınlıyor ama sözlerim daha umut dolu görünüyor. Ve bu albüm Editors’a kıyasla çok daha sakin.
Editors’taki kişiliğin daha mı vahşi?
Editors beş kişinin üretimlerinin birleşimi ve işbirliği. Rock grubu sonuçta, dolayısıyla işler genelde daha yüksek sesli, daha gürültülü hâle geliyor. Ve yıllar içinde—20 yıl oldu—müziğin getirdiği o teatral ve dramatik yönü benimsedik. Bu da bizi, biz yapan şey. Grupta en sevdiğim şey de bu aslında. Ama ben şarkı yazarken, işe neredeyse her zaman akustik gitarla ya da piyanonun başında başlıyorum. Her şey daha sakin bir yerden geliyor. Gruptayken o fikirler gelişiyor, büyüyor. Ama bu solo kayıtta, şarkıların ilk yazıldıkları hâline daha yakın olmasını istedim. Bu yüzden bolca akustik gitar ve piyano var, oldukça doğal hissediliyorlar.
‘40’larımın ortasındayım ve zamanın geçişini farklı hissediyorum’
Solo albüm yapma fikri nasıl doğdu?
Sanırım uzun zamandır içimde bir yerlerde vardı. Beş, belki 10 yıldır bunun üzerine düşünüyordum. COVID sonrası bu fikir iyice belirginleşti kafamda. Kendime “Eğer bunu şimdi yapmazsam, sanırım asla yapmayacağım” dedim. 44 yaşındayım ve 50 olduğumda solo albüm yapmak istemem gibi hissediyordum. Belki yanılıyorumdur ama o an gerçekten öyle düşündüm. İçimdeki o sesi dinlemem gerektiğini hissettim: “Zamanı geldi, şimdi yapmalısın” diye düşündüm ve öyle de yaptım. Şarkıları daha doğal, daha akustik bir şekilde sununca, sanki sözlerin yankılanması için daha fazla alan kalıyor.
Yaş aldıkça şarkı sözlerinde nelerin değiştiğini fark ettin? Sanki “Northern Line” şarkında bundan bahsediyorsun. Hâlâ ilk zamanlarındakine benzer hislerle mi müzik yapıyorsun?
Bilmem, aynı hissettiğimden emin değilim. Ama kesinlikle, zamanın ne kadar hızlı geçtiğinin farkındayım, hem de hiç olmadığım kadar. 20’li yaşlarımın başındayken zamanın geçişini, yaş almayı hiç düşünmezdim. Ama şimdi 40’larımın ortasındayım; çocuklarım büyüyor. Biri neredeyse yetişkin oldu ve evet, zamanın geçtiğini her zamankinden daha fazla hissediyorum. Ama bu çok doğal bir şey. İnsan dışarı çıkıp arkadaşlarıyla yemeğe gittiğinde ya da bir pub’a oturduğunda, sohbetlerin yarısı mutlaka “Zaman nasıl da geçiyor, değil mi?” ya da “O olayın üzerinden 15 yıl geçmiş, inanabiliyor musun?” gibi şeyler oluyor. Bu çok insani, çok doğal. Yazarken de bu gerçeği fark etmek, bunu kabul edip üzerine şarkı söylemenin bir yolunu bulmak bana çok doğru ve dürüst geldi.
‘Solo projenin öne çıkan hissi yalnızlık’
Solo bir proje yapmanın en rahat ve en zorlayıcı yanları nelerdi?
En bariz olan şey, yalnızlık hissi. Bütün yükün, bütün sorumluluğun omuzlarında olması. Yaratıcılığın da kararların da... Her şeyin sadece bana ait olması. Ama zaten bunu, şarkıların bana daha yakın hissettirmesini istiyordum. Editors şarkılarını dinlediğinde bu hissi almak zor, çünkü o bir grup işi. Ama tabii bence işbirliği olmadan müzik yapmak imkansız. Bu albümde de yapımcı olarak Iain Archer ile çalıştım. Ve o işbirliği süreci bana yeniden güç verdi. Çünkü birlikte çalıştığın insanlar seni besliyor, sen de onları besliyorsun. Birbirine ilham veriyorsun. Her ne kadar yola “Bu tamamen benim albümüm olsun” diye çıkmış olsam da tamamlamak için Iain’in yardımına ihtiyacım vardı. Bu iyi geldi bana. Ama dediğim gibi, içimde hep şu his vardı: “Eğer şimdi yapmazsam, asla yapamayacağım.” Bu yüzden artık düşünmeyi bırakıp harekete geçmem gerekiyordu.
Gelecek hafta turneye çıkıyorum. Ve açıkçası akustik konserler oldukça korkutucu. Çünkü her şey çok çıplak, çok gerçek. Bir hata yaptığında herkes duyuyor. Şarkılar arasındaki sessizlikler bile sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelebiliyor. Bir grupla birlikte sahnede olduğunda, o sessizlikler müzikle, ışıkla, gürültüyle doluyor. Ama sadece ben ve bir akustik gitar olduğunda çok farklı olacak.

Bu bahsettiğin duygu ergenlik dönemine geri dönmeye benziyor... İlk kez sahneye çıktığın zamanı hatırlıyor musun?
Evet, gerçekten çok benzer. Sanki o ilk sahneye çıkış adımları gibi hissediyorum. Ama o tür ortamlarda, hani bazı insanlar seyirciyle konuşur, anekdot anlatır, espri yapar ya, ben hiç öyle bir insan olmadım. O konularda becerikli değilim. Belki bir ay sonra, “Solo kariyerim burada bitti” diyeceğim ya da kendimi sahnede daha rahat hissedeceğim, göreceğiz.
‘Şu anki hâlimle, yaşadığım hayatla ilgili bir albüm yapmak istedim’
“Lights of New York City”nin düzenlemesi beni çok etkiledi. Özellikle trompetin yer almasını çok beğendim. Bu şarkının hikayesi nedir?
O şarkı, az önce bahsettiğimiz zamanın geçişiyle, kendimi daha yaşlı hissetmekle ve genç hâlimi düşünmekle ilgili. Yeni bir yere ilk kez gitmenin yarattığı o çocukça heyecan, o hayranlık duygusu... O hissi düşünüyordum şarkıyı yazarken. Kendimin o daha genç, daha meraklı hâline dair bir his bu. O yüzden, şarkıda bir trompetin kendi hâlinde çalıyor olması fikrini çok sevdim. The Blue Nile adlı grubu biliyor musun?
Biliyorum, İskoçyalı grup...
Evet, onların bazı düzenlemeleri o kadar dokunaklı, güzel ve sade ki... Ben de biraz o hissi yansıtmak istedim. New York’ta bir sokağın köşesinde tek başına trompet çalan birini hayal ettim ama kendi dünyasında çalıyor. Bu görüntü, şarkının bendeki yeriyle, sözleriyle tamamen örtüşüyordu. Şarkıya mükemmel bir anlam kattı.
Albümün tamamı sinematografik hissettiriyor. Şarkılar sanki yoldayken yazılmış gibi. O dönemde nasıl bir ruh hâlindeydin?
Çok ilginç çünkü bu şarkıların çoğunda aklımda bir fikir oluyordu, elimde de bir iki satır. Onları Iain’a çalıyordum ve o da “Evet, bu güzel” diyordu. Ama bazen bir şarkının içindeki “Life is for living” gibi bir ifade dikkatini çekerdi. Bir şarkının ortasında o cümle vardı ve Iain dedi ki, “Şarkının geri kalanı fena değil ama o cümle harika.” Sonra neden o kısmı bu kadar beğendiğini konuştuk. Ben de o fikir etrafında yeni şeyler yazmaya başladım. Yani Iain beni yeni yönlere iten, belirli sözleri daha derinlemesine düşünmemi sağlayan biriydi.
O dönemdeki ruh hâlim... Aslında hep, bir şeyleri dürüstçe ifade etmenin bir yolunu arıyordum. Sözlerin anlamlı, tutarlı olmasını istiyordum. Editors’ta genellikle daha muğlak, bazen biraz “saçma” veya teatral sözler yazmayı seviyorum. Çok da net olmalarına gerek duymuyorum. Ama bu albümde her şeyin daha anlamlı olmasını istedim. Kendimle, şu anki hâlimle, yaşadığım hayatla ilgili bir albüm yapmak istedim. Yakınlarımla, eşimle, bu yaştaki benle, bu dönemle ilgili bir albüm. Her zaman yaptığım gibi, beni gerçekten etkileyen, bana bir şey söyleyen şarkılar yazmaya çalıştım.
‘20’li yaşlarımda müzik oksijen gibiydi’
Bu yaşında müzikle nasıl bir ilişki kurduğunu fark ettin?
Ergenliğimin sonlarında ve 20’li yaşlarımın başlarında, her şeyi dinliyordum. Yeni müzikler dinlemek benim için oksijen gibiydi. Aktif bir şekilde her şeyi içime çekiyordum, keşfetmek istiyordum. Ama artık öyle değil. Şimdi arada bir, bir yerden çıkıp bana dokunan şarkılar oluyor. Ama dürüst olmak gerekirse şu anda neler olup bittiğini çok da takip etmiyorum.
Yine de beni etkileyen yeni şeyleri düşündüğümde, sanırım her zaman Amerikan müziğine İngiliz müziğinden daha fazla çekilmişimdir. Yeni dönemden çok sevdiğim işler arasında mesela Big Thief var. Zach Bryan da çok ilginç ve dikkat çekici biri. Hâlâ beni etkileyen yeni şeyler oluyor ama artık her şeyi dinlemiyorum, o yüzden çok da hakim değilim. Yakın zamanda yeni Wolf Alice albümünü dinledim, gerçekten çok hoşuma gitti. Bence çok olgunlaşıyorlar, yaptıkları müzik çok klas, zarif bir şekilde ilerliyor. Albüm gerçekten “şık” bir his taşıyor, güzel olmuş.
Big Thief’in yeni albümü de çok güzel, gerçekten büyüleyiciler. Vokalistinin solo albümlerini de çok seviyorum. Albümlerindeki o sepya tonlu sıcaklık hissini kendi albümümdeki bazı parçalarda yakalamaya çalıştım. Ayrıca Birleşik Krallık’tan Sam Fender’in yeni albümünü de beğendim. Söz yazarlığı gerçekten olağanüstü.
Hâlâ o ergenlik dönemindeki “rock yıldızı” hayalini sürdürüyor musun?
Sanırım evet. 13-14 yaşlarındayken gruplara ve müziğe âşık oldum, gitar çalmaya başladım. 15-16 yaşına geldiğimde Radiohead ve R.E.M. gibi grupları izledim ve tek isteğim sahnede onların yaptığı şeyi yapmaktı. Son 20 yıldır bunu yapabildiğim için gerçekten şanslıyım. Eğer bunu yapamasaydım hayatımda ne yapardım bilmiyorum.
‘Güneş yarın da yeniden doğuyor, bütün albüm buna dair’
Albümün ismi There Is Nothing In The Dark That Isn’t There In The Light. Rod Serling’in sözünden mi ilham aldın?
Hayır, kasıtlı olarak yapmadım. Ama ben de sözü araştırdım. Her zaman birini kazara taklit ediyorumdur muhtemelen. Albüm sevgi ve sıcaklıkla dolu. O söz de bunu özetliyordu. Albüm boyunca tekrar eden o temayı anlatıyor gibiydi. Zor zamanlardan geçmekten ya da yaşlandığını hissetmekten bahsediyor olsam da hâlâ şöyle bir his var: Biliyorsun, güneş yarın yeniden doğuyor. Ve bence insanın içinde bir umut olması gerekiyor yoksa gerçekten her şey çok karanlık olurdu. O söz, bütün albüme hitap ediyor gibiydi.
Albümün açılış şarkısı “Deep Dive” Iain’la yaptığımız ilk şarkıydı. O şarkıyı bitirdiğimizde aslında neyin peşinde olduğumuzu fark ettim. Çünkü bir albüm yapma macerasına başladığında tam olarak nasıl olacağını bilemezsin. Bu albümün nasıl olmasını istediğimi kafamda netleştirmemiştim, sadece daha akustik bir his yaratmasını istiyordum. Ama ne hakkında şarkı söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Şarkıyı yaptığımızda “Hah, işte bu. Ben bunu yapıyorum, bu albüm böyle hissettirmeli, bunu söylemek istiyorum” dedim. Ve “Deep Dive”daki o söz, bence tüm albümü birbirine bağlayan şey oldu.
En kötü ya da en iyi zamanlarımda, yıllardır Editors’taki şarkıların bana arkadaş olmuştur. Teşekkür ederim bu yenileri için de...
Biliyor musun, bunları duymak harika. Umarım yakın zamanda görüşürüz...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




