Toplumsal bir akım olarak Manifest: Rotterdam konserinden notlar

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yaklaşık 6.500 kişilik kapasitesiyle Avrupa'nın en büyük ve prestijli salonlarından Rotterdam Ahoy, uzun süredir beklenen bir geceye ev sahipliği yaptı. Genellikle köklü ve kendini kanıtlamış sanatçıları ağırlayan arena, 13 Haziran'da Türkiye'nin müzik piyasasına yakın sayılabilecek bir zamanda girmiş Manifest'i ilk albümlerinin yıldönümünde konuk etti ve kapalı gişe sattı.
- Şarkıların çoğunu Türkçe söylediklerini ve Lefkoşa harici ilk yurt dışı konserlerini de hesaba katarsak bu hem Manifest hem de Ahoy için çok büyük bir başarı.
Ben de 13 Haziran günü bu gece için Rotterdam'daydım. Manifest'in hedef kitlesinden uzakta, genelde konser tercihleri rocktan yana olan 25 yaşında bir erkek olarak, Manifest'i izlemek için Belçika'dan iki saat yol gideceğimi birkaç ay önce ben de düşünmezdim.
Fakat bu grup hedef dinleyici kitlesiyle ilgili kalıpları çoktan aştı. İlk çıktıklarında daha çok kız çocuklarına hitap ettiği düşünülse de Manifest artık küçük büyük, kadın erkek demeden çok geniş bir kitlenin kendinden bir parça bulduğu bir fenomen.

Hâliyle Ahoy'da da bunu kanıtlayacak nitelikte bir kalabalık ve çeşitlilik vardı. Daha önce Hollanda'da yaşamış biri olarak, bu kadar çeşitli bir Türkiye diasporasını en son 2023 seçimlerinin sandık sırasında birarada görmüştüm. Çiftlerden çocuklu ailelere, beyaz yakalı arkadaş gruplarından Avrupa'nın dört bir yanında üniversite okuyan gençlere kuşak, cinsiyet ve yaşam tarzı fark etmeksizin her kesimden insan oradaydı.
Hatta ertesi gün millî maç olacağından seyircinin bir kısmı millî takım üniforması giyerek gelmiş, bazıları yüzlerini favori Manifest üyesinin renginde simlemiş, bazıları ellerinde yaptıkları pankartları gösterirken diğerleri yelpazeleri veya Manifest üyeleri için getirdikleri hediyeleri tutuyordu. Hangi sanatçının kimler tarafından dinleneceğine dair toplumsal kalıpları düşündüğümüzde, bu kadar çeşitli bir kitlenin hep bir ağızdan "Sana alkış yok anca finger snap" diye bağırması gerçeküstüydü.
Son bir sene içinde haklarında açılan tartışmalı soruşturmayı ve yasaklama kampanyalarını göz önüne aldığımızda, Manifest'in bu konserde tüm zorluklara rağmen ne kadar geniş bir kitlenin sevgisini kazandığı bariz bir şekilde belli oluyordu. Şovlarının ortalarına doğru seyirciler hep bir ağızdan "Türkiye sizinle gurur duyuyor!" sloganları atınca duygulanıp bir süre kulise gitmek zorunda kaldılar; üyelerden Hilal sahnede kalıp durumu idare etmeye çalıştı.

Rotterdam'da Manifest konseri sırası
Büyük ihtimal kendilerine bile sürpriz olan bu tepki, Türkiye'den Avrupa'ya göç etmiş birçok kişi için Manifest'in müzikten öte bir anlam kazandığını gösteriyor: Türkiye ile kurdukları özel bir bağ. Avrupa'daki Türk göçmen grupları arasında son yıllarda oldukça artan kutuplaşma da göz önüne alındığında, bu etkinlik birleştirici gücüyle bir kolektif deneyimin hakkını tam anlamıyla verdi.
Hatta konserle kalmayıp, Manifest hayranlarının Hollanda’nın Türk öğrenci kulüpleri işbirliğiyle düzenlediği bir after party ile de tüm gece devam etti. Rotterdam’ın en bilinen gece kulüplerinden birindeki partinin varlığı bile etkinliğin katılımcılar için ne kadar değerli bir deneyim olduğunu gösteriyor.
Manifest nasıl kısa sürede bu kadar büyüdü?
Bu soruyu son aylarda birçok kişinin tartıştığını duymuş olabilirsiniz. Bazılarına göre çok başarılı yürütülen bir PR çalışmasının ürünü, bazılarına göre yerel müzik sektöründe eksikliği çok hissedilen bir açığı kapatmalarının sonucu, hatta bir yoruma göre Türkiye'de değişen gençliğin kodlarını yansıtan bir "dip dalga".
- Sonuçta oldukça dinamik bir müzik kültürüne sahip Türkiye'de, popüler müzik türleri yıllar boyunca yalnızca bir zevk meselesinin ötesinde, toplumu ve özellikle genç kuşağı anlamanın bir yolu olarak görüldü. 60'larda Türkçe sözlü hafif Batı müziğinin gelişimi, 70'lerde Anadolu rock, 80'lerde arabeskin yarattığı toplumsal etki ve son yıllarda rap müziğin popülerliği hep toplumun değişen kodlarını gösteren sinyaller olarak algılandı.
Manifest'i düşündüğümüzde, geçen aylarda yaşadıkları zorluklar bazı çevrelerde grubun bilinirlik ve sahiplenilişini artırmış olsa da grup, kendisini çevreleyen tüm o tartışmaların ötesinde siyasi bir kutup olmaktan sıyrılıp, kutupları eriten geçici bir vaha yaratmayı başarmış görünüyor. Bence gördükleri desteğin altında büyük analizler gerektirmeyen çok temel bir sebep var: En ihtiyaç duyulan zamanda mutlu etmeleri.
Oldukça yetenekli ve etkileyici altı kadının hareketli, umut dolu şarkılar söyleyip dinleyicilerle samimi iletişim kurması, beklentileri aşarak Ajda Pekkan ile düet yapacak seviyeye gelmesi, yoğun bir iç gündem arasında tabii ki insanları gülümsetiyor. Disiplinleri ve samimi kişilikleri onları hem örnek hem de "bizden biri" yapıyor.

Bu içtenlik ve emek, son bir yılda Manifest'i gittikçe daha büyüyen bir kitlenin sahiplenebildiği toplumsal bir ikona dönüştürdü bile. Sosyal medyada Manifest şarkılarını söyleyerek gruba destek veren "agalar" gündem oldu, herkes bir Manifest üyesi oldu ve hatta Türkiye'de başlı başına bir girl band furyasını tetikledi.
- Bunun sonucunu da o gece bizzat gördüm: Bir yıl önce arkadaş grubumla konu Manifest olduğunda önyargıyla konuşurken, şimdi aynı arkadaş grubuyla bu konserde gözlerimizin içi gülerek eğlendik.
Avrupa'nın dört bir yanından gelen birçok tanıdığıma rastladım, hatta bana bir ay önce "Manifest konserine mi, tabii ki hayır" demiş bir arkadaşımın heyecanla sırada beklediğini görmek gecenin benim için en sevimli anlarından biriydi. İşte bir konser deneyimini özel kılan da bu: Müziğin farklı insanları nasıl birleştirebileceğine şahit olmak, hatta o hareketin bir parçası olmak.
Büyük toplumsal kutuplaşmaya rağmen bizi birleştirmeyi başaran unsurları zaten bağrımıza basıyoruz; Manifest de şovlarıyla seyirciyi dans ettirerek, hep bir ağızdan şarkı söyleterek veya sadece hayranlıkla izlettirerek bunu fazlasıyla başarıyor.

Şimdi ise Manifest'in daha büyük bir hedefi var: Müzik dünyasının en güçlü isimlerinden biri olan organizatör John Giddings ile anlaşan grup, artık tam anlamıyla dünyaya açılmayı hedefliyor. Daha önce Türkiye'den birçok sanatçının denediği ancak sınırlı başarı elde edebildiği bu yolda sabır ve özgün bir kimlik şart.
Türkiye’de Manifest ülkeye yeni bir soluk getirdiği için seviyoruz, fakat global sahnede kalıcı olmak için grubun bu kimliği daha da oturtması ve aynı uyumla devam etmesi gerekiyor. Neyse ki rüzgarı arkasına alan grup bu hedeflerinde yalnız değil; arkalarında hem güçlü bir isim hem de kendilerine inanan büyük bir kitle var.
Yazın önce Kosova'daki Sunnyhill Festival'de, ardından Londra'daki efsanevi OVO Wembley Arena'da sahne alacak grup için Rotterdam konseri ise asıl hedefin yalnızca başlangıcıydı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Nart Özel
Brüksel’de yaşayan bir İstanbul insanı. Hayatın içinden kültür ve sanat trendlerini Türkiye’den Dünya’ya, siyasetten topluma geniş bir bakış açısıyla yeniden yorumlamayı sever.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




