Türkler ve Anadolu: Geçmişte kendimizi ararken

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Sosyal medya paylaşımlarıma gelen yorumlarda bir süredir dikkatimi çeken bir refleks var. Arkeoloji ya da eskiçağ tarihiyle ilgili bir konudan söz ettiğimde, bazı izleyiciler meseleyi bir biçimde Türklüğe bağlamak istiyor.
Beşiktaş’taki metro kazılarında ortaya çıkarılan yaklaşık 5.300 yıllık kurgan tipi mezarları ele aldığımda, bugünkü verilerin bu mezarlara “Türk mezarları” dememize yetmediğini söyledim. Konu kısa sürede mezarların kendisinden uzaklaştı. “Türklerin üzeri örtülüyor”, “DNA açıklansın, Türk oldukları ortaya çıkacak” ya da bunun bilinçli biçimde gizlendiği yönünde yorumlar gelmeye başladı.
Oysa Beşiktaş buluntuları için elimizde gerçekten önemli arkeolojik veriler var. Karbon-14 tarihlemeleri mezarlığı MÖ 3300-3200’e yerleştiriyor. Kırktan fazla kurgan tipi mezar tespit edilmiş durumda ve akademik değerlendirmelerde özellikle kuzeydoğu Balkanlar ile Pontus bozkırı yönündeki bağlantılar tartışılıyor. Bunların hepsi son derece heyecan verici.
- Fakat şu anda bu mezarları yapan insanların Türkçe konuştuğunu veya kendilerini bugün bizim anladığımız anlamda “Türk” olarak tanımlayabileceğimizi gösteren bir veri yok. Bir mezarın kurgan biçiminde olması da tek başına etnik kimlik kanıtı değildir.
Benzer bir refleks başka konularda da karşıma çıkıyor. Göbeklitepe zaman zaman Türklerle ilişkilendiriliyor. Troya üzerine bir paylaşımımda birçok izleyici “Troya” ya da “Truva” değil, “TUROVA” denmesi gerektiğini, bunun “Tur Ova”, yani Türklerin yurdu anlamına geldiğini ileri sürdü.
Geçmişte kendimizi aramak
Bu noktada beni asıl ilgilendiren, bu tür iddiaları tek tek çürütmek değil. Daha ilginç bir soru var: Neden çok eski bir geçmişin içinde kendimizi bulma ihtiyacı duyuyoruz?
- Göbeklitepe’yi değerli bulabilmemiz için onu yapanların Türk olması mı gerekiyor? Hititlerin bıraktığı mirasa sahip çıkabilmemiz için onların Türk olduğunu kanıtlamak zorunda mıyız? Beşiktaş’taki insanların Türklerle ilişkisi bilimsel olarak ortaya konursa bundan elbette heyecan duyarız. Böyle bir ilişkinin bulunmaması ise 5.300 yıllık bu olağanüstü keşfin değerinden hiçbir şey eksiltmez.
Bence mesele burada arkeolojiden çıkarak aidiyet duygusuna yaklaşıyor.
Aidiyet ve savunmacı hafıza
Millî kimliğiyle gurur duymakta bir sorun yok. Ben de Türk kimliğimle gurur duyuyorum. Fakat bir topluluğa mensup olmaktan duyulan gurur ile o topluluğun büyüklüğünü geçmişin mümkün olan en uzak noktasına kadar götürme ihtiyacı aynı şey değil.
Sosyal psikolojide bu tür savunmacı grup aidiyetlerini anlamaya çalışırken kullanılan kavramlardan biri “kolektif narsisizm”. Kavram, kişinin milletini sevmesi anlamına gelmiyor. Grubunun özel ve önemli olduğuna, fakat bu değerin dışarıdakiler tarafından yeterince tanınmadığına ilişkin güçlü bir inancı anlatıyor. Bazı araştırmalar bu tutumun tehdit algısı ve komplo açıklamalarına yatkınlıkla ilişkili olabildiğini gösteriyor.
- Elbette birkaç sosyal medya yorumundan bir toplum hakkında psikolojik teşhis koyamayız. Benim niyetim de bu değil. Ama “Bizim tarihimiz saklanıyor”, “Gerçeği açıklamamıza izin verilmiyor”, “Türk oldukları anlaşılmasın diye DNA testi yapılmıyor” gibi açıklamaların neden bu kadar kolay karşılık bulabildiğini düşünmeye değer buluyorum.
Bu refleksin tarihsel bir arka planı da var.
Türk Tarih Tezi’nin mirası
1930’larda geliştirilen Türk Tarih Tezi, Türklerin dünya uygarlığının oluşumunda çok eski ve merkezî bir rol oynadığı düşüncesini savunuyordu. Türklerin ve Türklerle bağlantılı olduğu düşünülen toplulukların tarihini Orta Asya’dan Anadolu’nun ve çevre coğrafyaların çok eski dönemlerine kadar uzatan bir anlatı kurulmaya çalışıldı. Hititler ve başka eski toplumlarla Türkler arasında bağ kurulması da bu arayışın parçalarından biriydi.
- Bu yaklaşımı kendi döneminin şartlarından kopararak değerlendirmek doğru olmaz. Genç Cumhuriyet yeni bir tarih ve kimlik anlatısı kuruyordu. Avrupa’da ise ırkçı, milliyetçi ve Avrupa-merkezci tarih anlayışları son derece güçlüydü; Türkler çoğu zaman uygarlığın kurucuları arasında görülmüyor, hatta uygarlığın dışında konumlandırılıyordu.
Türk Tarih Tezi bu ortamda, Türklerin tarih içindeki yerini yeniden tanımlama çabasının bir ürünüydü. Bazı iddiaları modern bilim tarafından doğrulanmadı. Buna karşılık Türk tarihçiliğinin ufkunu Osmanlı döneminin ötesine taşıması, Orta Asya’ya ve Anadolu’nun eski uygarlıklarına yönelik araştırma ilgisini artırması önemli sonuçlar doğurdu.
- Dolayısıyla bugün karşılaştığımız aidiyet arayışının tarihsel nedenleri var. Bu nedenleri anlamak, aynı yöntemi sürdürmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.
Bugün arkeoloji, tarih, dilbilim ve antik DNA geçmiş hakkında yüz yıl öncesinden çok daha fazla veri sağlıyor. Bu disiplinlerin bize öğrettiği en temel tutumlardan biri de kanıtın sınırlarına saygı göstermek. “Bilmiyoruz” bazen bilimsel olarak verilebilecek en doğru cevaptır.
Bir buluntuyla Türkler arasında bağlantı kurulamaması Türk tarihini küçültmez. Tersine, geçmişi önceden belirlediğimiz bir sonuca ulaştırmaya çalışmadan inceleyebilmek tarih bilincimizi güçlendirir. Yarın Beşiktaş’taki topluluklarla daha sonraki Türk toplulukları arasında bilimsel olarak gösterilebilir bir ilişki ortaya çıkarsa bundan elbette heyecan duyarım. Önemli olan, sonucu baştan belirleyip kanıtları ona göre seçmemek.
Anadolu’yu Türkleştirmeden sahiplenmek
Asıl üzerinde durmak istediğim nokta şu: Anadolu’ya aidiyetimizi kanıtlamak için Anadolu’nun bütün geçmişini Türkleştirmemize gerek yok. Anadolu’nun büyüklüğü, geçmişindeki herkesin aynı kimliğe sahip olmasından kaynaklanmıyor. Binlerce yıl boyunca birbirinden farklı insanlar bu topraklarda yaşadı. Göçler oldu, ticaret yolları açıldı, savaşlar ve evlilikler yaşandı; diller, inançlar, teknikler, yemekler, sanat biçimleri ve fikirler karşılaştı. Kültürler birbirlerinden aldı, birbirlerine verdi. Anadolu dediğimiz tarihsel zenginlik de büyük ölçüde bu karşılaşmaların ürünü.
Bu coğrafyanın kültür tarihine baktığımızda bazı dönemleri seçip kendimize yakın bulurken bazılarını tarihin dışına itme lüksümüz de yok. Neolitik topluluklardan Hititlere, Friglerden Lidyalılara, Greklerden Romalılara ve Doğu Roma’ya, Selçuklulardan Osmanlılara ve Cumhuriyet’e kadar bütün bu katmanlar, bugün içinde yaşadığımız kültürel dünyanın oluşumunda iz bıraktı.
Hepsine aynı ölçüde yakınlık duymamız gerekmiyor. Hepsini sevmek veya onlarla özdeşleşmek zorunda da değiliz. Ama geçmişten bazı katmanları çıkarıp diğerlerini tutarak Anadolu’nun hikayesini bütünüyle anlatamayız. Çünkü bizi bugün biz yapan kültürel bileşim, farklı dönemlerden kalan sayısız küçük parçanın biraraya gelmesiyle oluştu. Bana göre asıl gurur duyulacak olan da bu.
- Bu toplumların aynı etnik kökenden gelmesi gerekmiyor. Anadolu’yu eşsiz kılan, tam tersine, binlerce yıl boyunca birbirinden farklı insan topluluklarının aynı coğrafyada bıraktığı katmanların üst üste gelmesi.
Üstelik geçmişte kendine kök ve devamlılık arama eğilimi Türkiye’ye özgü değil. Arkeoloji ile milliyetçilik arasındaki ilişki dünyanın pek çok yerinde uzun zamandır araştırılıyor. Modern toplumlar eski kalıntılarda kendilerine köken, süreklilik ve meşruiyet arayabiliyor. Göbeklitepe ve Çatalhöyük gibi tarihöncesi alanlar bile günümüzde kimlik ve aidiyet tartışmalarının içine çekilebiliyor.
Başka bir aidiyet mümkün
Oysa geçmişi sahiplenmenin başka bir yolu mümkün. Bu toprakların tarihine sahip çıkmak, burada yaşamış insanları kendimize benzetmek anlamına gelmek zorunda değil. Onları kendi dönemleri, farklılıkları ve dünyaları içinde anlamaya çalışmak; bıraktıkları mirası korumak ve anlatmak da güçlü bir aidiyet biçimi.
- Bugünkü ortak gerçekliğimiz Anadolu. Bizi birbirimize bağlayabilecek şeylerden biri de bu coğrafyanın bize bıraktığı çokkatmanlı kültürel miras.
Türk tarihinin büyüklüğünün anlaşılması için Göbeklitepe’nin Türk olmasına ihtiyaç yok. Anadolu’nun bizim için taşıdığı değerin de Hititlerin, Troyalıların ya da beş bin yıl önce Beşiktaş’ta yaşayan insanların Türk çıkmasına ihtiyacı yok.
Belki gerçek tarih bilinci, geçmişin her köşesinde kendimizi aramak yerine, bizden farklı olan bir geçmişi de kendi mirasımızın parçası olarak koruyabilecek özgüvene sahip olmaktır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Şerif Yenen
Anadolu’nun 12.000 yıla uzanan uygarlıklar tarihini sahada, metinde ve kamusal alanda anlatan bir kültür tarihçisi ve profesyonel turist rehberidir. Çalışmaları, avcı-toplayıcı topluluklardan Neolitik yerleşimlere, antik uygarlıklardan Bizans ve Osmanlı dünyasına uzanan geniş bir zaman dilimini kapsar. Yenen, kültürel mirasın korunması, kentsel ve kırsal arkeoloji, “yaşayan peyzaj” ve tarih ile gündelik hayat arasındaki ilişki üzerine üretmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Smithsonian Institution başta olmak üzere müzeler, üniversiteler ve kültür kurumlarında çok sayıda sunum yapmış; Anadolu’nun kültürel mirasını uluslararası izleyiciyle buluşturmuştur. Üç ciltlik Turkish Odyssey adlı kapsamlı kültür rehberinin yazarı olan Yenen, Türkiye’nin farklı bölgelerinde rehberli saha çalışmaları, tematik turlar ve anlatı odaklı kültür projeleri yürütmektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?




