Vaatler ve beklentilerin gölgesinde: COP31’e doğru adım adım

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Dünya Meteoroloji Örgütü ve çeşitli ülkelerin meteoroloji servisleri, önümüzdeki aylarda şimdiye dek kaydedilen en ciddi El Niño hava olayının meydana gelme riskinin giderek arttığına dair art arda uyarılar yayımlıyor. Yeryüzünün neredeyse yarısını kaplayan Pasifik Okyanusu’nun suları, daha önce ölçülmemiş derecelere çıktı. Derinlerde, normali 6°C üzerinde seyreden dev bir sıcak su kütlesi, uzmanların artan kaygıları eşliğinde yüzeye doğru yükselişini sürdürüyor.
- Bu tablo, bilim insanlarının “Süper El Niño” adını verdiği, tarihte görülmemiş güçte bir doğa olayının başlangıcına işaret ediyor. “Pasifik ısınırsa, her yer ısınır” diyorlar ve görünen o ki bu ısınma sürecinin henüz ilk aşamalarındayız.
Nedir? El Niño, tropikal Pasifik’deki deniz yüzeyi sularının normalden daha fazla ısınmasıyla ortaya çıkan ve tüm dünyadaki hava olaylarını etkileyen doğal bir iklim olayı. Onu ortaya çıkaran ise insan kaynaklı iklim değişikliği değil. Ancak biz atmosfere ağırlıklı olarak fosil yakıtlardan kaynaklı sera gazlarını pompalayıp gezegenin sıcaklığını yükselttikçe bu fenomenin etkileri de çok daha şiddetli, yıkıcı ve öngörülemez bir hâle geliyor. Yani yarattığı doğal ısınma, iklim krizinin etkileriyle birleşerek atmosferdeki hava akımları üzerinde bir domino etkisi ortaya çıkarıyor.
Sonuç; rekor sıcaklıklar, sıklaşan ve ölümcül hâle gelen ekstrem hava olayları, seller, fırtınalar, heyelanlar, dev orman yangınları, tarımsal üretim kayıpları, özellikle deniz ekosisteminde büyük ölçekli harabiyet ve kitlesel ölümler...
Bir adım geriden: Bilinen en güçlü El Niño olayı, 1877-1878'de yaşanmış; dünya çapında kuraklığa bağlı kıtlık yüzünden 50 milyona yakın kişi hayatını kaybetmişti. 1997-98’in El Niño’su ise dünyadaki mercan resiflerinin tahminî olarak yüzde 16’sını yok etmiş ve büyük insani krizlere yol açmıştı. 2026-2027'nin bunları aşacağından endişeleniyor.

Copernicus C3S’in çok modelli mevsimsel tahminlerine (HTA 2026) göre, Türkiye ve Yunanistan’ın da içinde yer aldığı Doğu Akdeniz’de yağışların ortanca değerin üzerine çıkma olasılığı yüzde 60-70 bandında. Yani hem kavurucu sıcaklar hem de normalin üzerinde yağış olaylarıyla geçecek bir yaz kapıda olabilir.
Birleşik Krallık ve Fransa, şimdiden etkisini gösteren aşırı sıcaklar karşısında yüksek düzeyde alarm durumuna geçti bile. Imperial College London’dan Prof. Bill McGuire, İngiltere’de 40°C’nin üzerinde sıcaklıklar görülmesine “hiç şaşırmayacağını” söylüyor. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve iklim uzmanı Prof. Levent Kurnaz da bir süredir Türkiye’deki günlük sıcaklık analizlerini LinkedIn sayfasında paylaşıyor. Oradaki rakamlar da epey ürkütücü.

Kurnaz’ın listelediği verilere göre, beklenebileceği gibi yalnızca Doğu ve Güneydoğu illerinde değil, Karadeniz ve Orta Anadolu’da da Haziran ayı içinde mevsim normallerinin neredeyse 10 derece üzerine çıkan sıcaklıklar görüldü. Küresel ortalama sıcaklıkların ise Paris Anlaşması’nın 1,5°C eşiğini kalıcı olarak aşması oldukça olası görünüyor.
İşte tam da bu “iklimde”, giderek ısınan, daha doğrusu “ısıtılan” dünyanın en kırılgan bölgelerinden birinde, Antalya’da 31. BM iklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP31) düzenlenecek.
Türkiye bu zirveye hayli önem veriyor. Temmuz ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın da katılımıyla Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi gibi uluslararası önemdeki toplantıların Türkiye’de düzenlenmesi, iktidar blokunun “büyüklük” anlatısının merkezinde yer alıyor.
COP31 bir yandan devasa iklim fonlarından daha fazla pay alabilmek için önemli bir fırsat olarak da öne çıkıyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum başta olmak üzere bürokratlar ve ilgili bakanlık temsilcileri de aylardır dünyanın farklı merkezlerindeki toplantı ve zirvelere katılarak COP31’in gündemini oluşturmak çalışıyor.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Bonn İklim Değişikliği Konferansı'nda.
1995’te Berlin’de başlayan (COP1) iklim zirveleri, o yıldan bu yana, sadece 2020’de pandemi nedeniyle ara verdi. Sürecin en kritik durakları, 1997’de Japonya’nın Kyoto kentinde düzenlenen ve sanayileşmiş ülkelere sera gazı emisyonlarını azaltma yükümlülüğü getiren ilk bağlayıcı uluslararası anlaşma Kyoto Protokolü’nün kabul edildiği COP3 ile 2015’te Fransa’nın başkenti Paris’te yapılan, küresel ısınmayı sanayileşme öncesi döneme göre 2°C’nin hayli altında, mümkünse 1,5°C ile sınırlandırmayı hedefleyen ve yasal olarak bağlayıcı ilk küresel iklim anlaşması olan Paris İklim Anlaşması’yla sonuçlanan COP21 oldu.
- Türkiye, Paris İklim Anlaşması’nı 2016’da imzalasa da talep ettiği finansal destek sağlanmadığı için Meclis’te onaylayıp resmen taraf olması ancak 2021’de mümkün oldu.
Bu yıl Antalya’da düzenlenecek COP31’den böylesi radikal bir karar veya çıkış beklenmiyor. Taraflar bu yılki zirvenin bir “uygulama COP”u olacağını belirtiyor. Bakan Kurum ise zirveyi “geleceğin COP”u olarak tanımlıyor.
Taraflardan söz etmişken, bu yılki zirvenin bir başka “ilk”i de konferans başkanlığı ile müzakere sorumluluğunun iki ülke arasında paylaşılması: Türkiye ve Avustralya. 2022’de ev sahipliği için, yükselen deniz seviyeleri nedeniyle yok olma riskiyle karşı karşıya olan Pasifik blokuyla birlikte aday olan Avustralya ile Türkiye arasında sert bir rekabet yaşandı; ancak COP30’un yapıldığı Brezilya’nın Belém kentindeki müzakerelerde Avustralya adaylıktan çekildi ve Türkiye’deki görüşmeleri yürütmek üzere “Müzakereler Başkanı” rolünü üstlenmesi konusunda uzlaşıldı. Türkiye’nin ise zirveye ev sahipliği yapması ve dönem başkanlığını üstlenmesi kararlaştırıldı; Cumhurbaşkanı tarafından COP31 Başkanı olarak atanan isim Bakan Murat Kurum oldu.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ve Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen.
Buna göre Türkiye, ev sahibi ülke olarak zirvenin tüm lojistik ve operasyonel yükünü üstlenecek. Avustralya’yı temsilen Chris Bowen, COP Başkan Yardımcısı sıfatıyla müzakereleri yürütecek ve iki ülke, sürece ortak bir liderlik anlayışıyla, sürekli istişare içinde yön verecek. Konferans oturumları ve müzakereler Antalya’da, Liderler Zirvesi ise İstanbul’da gerçekleştirilecek.
Eylem planları: Çakışanlar ve ayrışanlar
Her iki ülke de zirve için kendi eylem planlarını netleştirmiş görünüyor. Zirve öncesi yapılan hazırlık toplantıları arasında en önemli teknik toplantı olan ve 8-18 Haziran’da düzenlenen 64. Bonn İklim Değişikliği Konferansı’nda (SB64) Bakan Kurum, COP31 Eylem Gündemi’ni 10 öncelikli alan ve 6 ölçülebilir somut hedef sıralayarak açıkladı:
- Temiz enerji dönüşümü: Enerji güvencesini ve adil geçişi destekleyen, yenilenebilir kaynakları artıran politikalar.
- Elektrifikasyon: Ulaşım, sanayi ve binalarda fosil yakıtlardan elektrik enerjisine geçişin hızlandırılması.
- Sıfır atık ve metan azaltımı: Emine Erdoğan himayesinde yürütülen “Sıfır Atık” projesinin küresel ölçekte hızlı sonuç veren bir iklim hamlesine dönüştürülmesi.
- Sürdürülebilir tarım ve gıda güvenliği: Özellikle gelişmekte olan ülkeler ve küçük ölçekli çiftçiler için iklime dayanıklı üretim modelleri.
- Yeşil sanayileşme: Üretim, ticaret ve istihdamı uzun vadeli net sıfır karbon emisyonu hedeflerine entegre etmek.
- İklim dostu ve dirençli şehirler: Binalarda enerji verimliliği ve afetlere karşı dayanıklı, sıfır enerjili kentsel yerleşim modelleri.
- Okyanuslar ve denizlerin korunması: İklim dengesi ve milyonlarca insanın geçimi için kıyı-deniz ekosistemlerinin ayrışarak izole korunması.
- Gençlik katılımı: Genç neslin iklim krizine karşı çözüm ortağı yapılması ve süreçlerin merkezine yerleştirilmesi.
- Sağlık ve eğitim: İklim krizi kaynaklı şokları öngören, bu şoklara uyum sağlayan ve hızla toparlanabilen sağlık sisteminin desteklenmesi; küresel düzeyde her gencin iklim krizi bilincine ulaşmasını sağlayacak eğitim altyapısı.
- İklim uygulama köprüsü: Küresel taahhütler ile ulusal planlar arasındaki derin uygulama boşluğunu teknik yardım ve finansmanla kapatacak yeni bir kapsayıcı mekanizma.
2035’e kadar ulaşılması planlanan hedefler ise şöyle ifade edildi:
- Küresel elektrifikasyon: Yüzde 35 seviyesine çıkarılması.
- Döngüsel ekonomi: Küresel döngüsel malzeme kullanımının en az yüzde 15’e ulaştırılması.
- Binalarda enerji kullanımı: Sektördeki enerji yoğunluğunun yüzde 25 oranında azaltılması.
- Sıfır atık ve metan emisyonu: Atık üretimindeki artışın yarı yarıya düşürülmesi ve metan azaltımının merkeze alınması.
- Dayanıklı tarım: Tüm genç çiftçilere iklim dirençli tarım uygulamaları eğitimi verilmesi.
- İklim finansmanı: Yıllık 7,5-9 trilyon dolar olan finansman ihtiyacının odağına teknoloji transferi ve adil dağıtımın yerleştirilmesi.
Avustralya’nın öncelikleri ise hem coğrafi konumu hem de Antalya’daki pozisyonu nedeniyle biraz daha farklı. Medyaya yansıyan bilgilere göre Müzakere Başkanlığı’nın gündemi şu şekilde:
- Pasifik odaklı yaklaşım: Avustralya, bu zirveyi Pasifik halklarının sesini duyurmak ve bölgedeki iklim krizine dikkat çekmek için kritik bir platform olarak görüyor.
- Pre-COP hazırlık toplantısı: Zirvenin müzakere stratejisini belirlemek amacıyla, konferans öncesindeki kritik öneme sahip hazırlık (Pre-COP) toplantılarından birinin Fiji (hazırlık) ve Tuvalu’da (Liderler Zirvesi) yapılmasını destekleyecek ve süreci finanse edecek.
- İklim finansmanı: Başta Pasifik bölgesi olmak üzere, iklim krizinden en çok etkilenen gelişmekte olan ülkelere uluslararası iklim finansmanının sağlanması ve "büyük kirleticiler öder" ilkesinin uluslararası mekanizmalara entegre edilmesi.
- Fosil yakıtlardan çıkış: Avustralya temsilcisi, küresel ısınma sınırının 1,5°C seviyesinde tutulması amacıyla, müzakerelerdeki en temel gündemlerinden birinin kömür, petrol ve doğalgazdan planlı bir şekilde uzaklaşılmasını sağlamak olduğunu açıkladı.

Ancak yıllardır iklim zirvelerinin en hassas ve en çok tartışılan başlıklarını oluşturan son iki hedefle ilgili Bonn’da tam bir tıkanma yaşandığı düşünüldüğünde, en çetrefilli müzakerelerin Antalya’ya bırakıldığı görülüyor. Zira Bonn kararlarına göre:
- Fosil yakıtlardan kademeli olarak çıkışa yönelik müzakereler (Azaltım İş Programı - MWP), petrol ve gaz zengini ülkelerin yoğun direnci nedeniyle ilerleme kaydedemeden son buldu.
- Fosil yakıtlardan "adil, düzenli ve hakkaniyetli" çıkış sürecini somutlaştıracak küresel yol haritası metni üzerindeki anlaşmazlıklar çözülemedi ve konu doğrudan COP31 Antalya müzakerelerine devredildi.
- Zengin ülkelerin delegasyonunun masada yer almayışı ya da düşük profilli temsili bazı AB ülkelerini cesaretlendirdi. Bu da söz konusu ülkelerin kalkınma ve iklim finansmanı bütçelerinde kesintilere gitmesine ve taahhütlerinden geri adım atmasına yol açtı.
- Gelişmekte olan ülkelerin iklim krizine uyum sağlayabilmesi için gerekli finansmanın üç katına çıkarılması ve 2035 yılına kadar yıllık 1,3 trilyon dolarlık yeni kolektif hedefe (NCQG) ulaşılması yönündeki teknik görüşmeler tamamen kilitlendi. Küresel kuzey ülkeleri, somut ve hibe tabanlı mali sorumluluklar almaktan kaçındı.
COP31’in liderleri konumundaki, dünyanın en büyük kömür ve gaz ihracatçıları arasında yer alan Avustralya ile yakın tarihli iklim projeksiyonlarında kömürden çıkışa yer vermeyen ve bugüne kadar emisyonlarında “gerçek” ve anlamlı bir azalma yerine “artıştan azaltım” söylemini savunan Türkiye’nin bu zirvede şimdiye kadarki pozisyonlarını kökten değiştirmesi beklenmiyor. Kendi “iklim karneleri” ortadayken diğer ülkeleri bu kritik başlıklarda ne ölçüde ikna edebilecekleri de soru işareti. Özellikle iklim örgütleri ve aktivistlerin gözünde COP31’in onlar için bir tür “samimiyet testi”ne dönüşmesi kaçınılmaz görünüyor.
Bonn Konferansı’ndan çıkan sonuçlar; karbon piyasalarının düzenli olarak genişletilmesi, jeomühendisliğe yönelik artan ilgi ve okyanusun iklim eylemi için giderek daha merkezî bir alan hâline getirilmesi gibi eğilimlere işaret ederken bu zirvede de yanıtı aranan can alıcı soru şu olacak: Mevcut “iklim müdahaleleri” krizin nedenlerini ortadan kaldırmaya dönük gerçek çözümleri mi önceleyecek, yoksa giderek daha fazla krizin sonuçlarını yönetmeye doğru mu kayacak?
- Bonn’dan çıkan tek olumlu somut gelişme ise “Belem-Antalya Mekanizması” (BAM) olarak adlandırılan ve yeşil enerjiye geçiş sürecinde işçilerin ve etkilenen toplulukların haklarını korumayı amaçlayan “Adil Geçiş” başlığına yapılan vurgu oldu.
Müzakereciler, yeşil dönüşümün getireceği ekonomik ve sosyal değişimleri küreselden yerele yönetmek üzere tasarlanan BAM’ın çerçeve metni ve olası işleyiş seçenekleri üzerinde uzlaştı; hazırlanan bu taslak metin de Antalya’da resmen hayata geçirilmek üzere kabul edildi.
Türkiye'de bir paradigma değişikliği mi var?
Bakan Kurum, Bonn Konferansı sırasında kendisine yöneltilen bir soru üzerine "Gelişmekte olan ülkelerin bazı alanlarda emisyonlarının arttığını görüyoruz, ne diyorlar; artıştan azalış taahhüdü. Biz bugünden daha iyiye gidebileceksek eğer bugünü düşürmemiz lazım” dedi. Bu cümlenin gereğinin yapılmasını ısrarla talep etmek önemli. Çünkü Türkiye’nin bugüne dek ulusal olarak belirlenmiş katkı planlarında (NDC’ler) emisyon hedefleri tam da söylediği gibi hep “artıştan azaltım” oldu. 9 Kasım 2025’teki son Ulusal Katkı Beyanı’na göre:
- 2030 hedefi: Referans Senaryoya (BAU) kıyasla %41 artıştan azaltım. (İlk beyanda %21 olan bu oran, COP27 sürecinde %41'e yükseltildi.)
- 2035 hedefi (NDC 3.0): İklim eylemleri kapsamında referans senaryoya göre emisyonları 466 milyon ton CO2 eşdeğeri azaltmak ve toplam emisyon tavanını 643 milyon ton ile sınırlandırmak öngörüldü.
- Emisyon pik (tepe) yılı: Türkiye'nin sera gazı emisyonlarının en yüksek seviyeye ulaşacağı ve ardından düşüşe geçeceği yıl 2038 olarak beyan edildi.
- Uzun vadeli vizyon: Tüm bu azaltım patikalarının nihai hedefi Türkiye'yi 2053 yılında net sıfır emisyona ulaştırmak olarak açıklandı.
Kurum’un kurduğu cümle bir paradigma değişimi izlenimi veriyor. Yine de “bazı alanlar”dan neyin kast edildiği, zirve sırasında Türkiye’nin mutlak bir azaltım taahhüdü veya takvimi verip vermeyeceği belirsiz. Aynı şekilde kömürü terk etme aşamalarının önemli bir bileşeni olan “Adil Geçiş”in sıkça anılması, güçlü elektrifikasyon ve yenilenebilir enerji vurgusundaki samimiyet ve kararlılık da COP31 sürecinde test edilecek.
Sivil toplum örgütleri ve aktivistler ne talep ediyor?
Zirveye katılacak sivil toplum örgütleri ve iklim aktivistlerinin beklentisi ve talebi ise net. Bakanın açıklamasını “olumlu ve umut verici” olarak değerlendiren 17 sivil toplum örgütünden oluşan İklim Ağı, Türkiye ve Avustralya başkanlıklarına ortak bir mektup yazarak şu taleplerini dile getirdi:
- İklim krizini kaynağında durdurmak: COP31, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefini canlı tutmaya odaklanmalı; "uygulama dönemini" hayata geçirmeli ve fosil yakıtlardan adil, düzenli ve eşitlikçi bir geçişe yönelik COP28 taahhüdünü hızlandırmalıdır. Ayrıca, 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı ve ekosistem bozulmasını durdurma ve tersine çevirme konusunda gerçek ilerleme sağlanmasını da garanti etmelidir.
- Toplulukların gelişmesini desteklemek: COP30, dönüm noktası niteliğindeki Adil Geçiş Mekanizmasını oluşturdu ve COP31, bu yeni mekanizmanın vaadini fonlama, zaman çizelgesi ve nasıl işleyeceği konusunda pratik ayrıntılar yoluyla somut eyleme dönüştürmelidir... Yerli Halkların bireysel ve kolektif olarak kendi kaderini tayin etme ve özgür, önceden bilgilendirilmiş ve rızaya dayalı haklarını güvence altına almayı içermelidir.
- Finansmanı en çok ihtiyaç duyulan yerlere ölçeklendirmek: COP31, uluslararası iklim finansmanında bir adım değişikliği sağlamalı; bu, gelişmiş ülkelerin yeni küresel iklim finansmanı hedefine yönelik planlanan katkılarını açıklamaları, kamu, hibe tabanlı finansmanın artırılması ve büyük kirleticilerin ödeme yapmasının sağlanmasını içermelidir.
Türkiye ve Avustralya hükümetlerine, ulusal iklim taahhütlerini yerine getirerek ve iklim eylemlerini güçlendirerek örnek olmaları çağrısında bulunulan ortak mektupta, Türkiye’den bir dizi adım atması talep ediliyor. Buna göre Türkiye’nin, yeni bir Ulusal Katkı Beyanı (NDC) hazırlaması ve mutlak emisyon azaltımına geçiş için adil, düzenli ve eşitlikçi bir strateji ile yol haritasını gecikmeksizin uygulamaya koyması isteniyor. Ayrıca, Adil Geçiş ilkelerine dayanan kapsamlı ve takvime bağlanmış bir Kömürden Çıkış Stratejisi taahhüt etmesi, yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırması, enerji tasarrufu ve verimliliğini artırması, iklim uyum politikalarını güçlendirmesi ve tüm iklim mevzuatı ile yol haritalarını sivil toplum ve yerel topluluklarla yürütülecek şeffaf ve kapsayıcı bir diyalog süreciyle birlikte hazırlaması bekleniyor.
- Bileşenlerin somut göstergeler olarak çizdikleri çerçeve de şöyle: Türkiye’nin en geç 2030'lu yılların ortasına kadar kömürlü termik santralleri kademeli olarak kapatacağına dair net bir tarih açıklaması, yeni kömür yatırımlarının derhal durdurulması, “artıştan azaltım” modeli yerine emisyonların mutlak olarak (ton bazında) düşürülmeye başlanacağı somut bir tepe noktası (pik yıl) belirlenmesi, yeşil istihdam mekanizmalarının kurulması...
Avustralya’dan ise kömür ve gaz ihracatının aşamalı sonlandırılması dahil olmak üzere, fosil yakıtlardan uzaklaşmaya yönelik ulusal bir yol haritası taahhüdünde bulunması, yeni projelere derhal son vermesi, fosil yakıt talebini azaltması, fosil yakıt ihracatından yenilenebilir enerjiye net bir stratejik geçiş yapması, kayıp ve hasar, uyum ve adil geçişler için özel fonlama içeren 11 milyar AUD’lik, beş yıllık iklim finansmanı taahhüdünde bulunması, ulusal uyum ve adil geçiş çabalarını güçlendirmesi bekleniyor.
Temiz Hava Hakkı Platformu öncülüğünde dünyanın dört bir yanından 74 sağlık, iklim ve çevre örgütünün yayımladığı ortak çağrıda, iklim krizinin aynı zamanda bir halk sağlığı krizi olduğu vurgulandı. Örgütler, COP31 Eylem Gündemi'ne sağlık temasının dahil edilmesini önemli ve olumlu bir adım olarak değerlendirirken sağlığın ayrı bir gündem başlığı olarak ele alınmasıyla yetinilmemesini istedi. Bunun yerine sağlığın enerji, ulaşım, sanayi, su, tarım, atık yönetimi ve uyum politikaları dahil tüm iklim eylemlerine yön veren temel bir öncelik hâline getirilmesi çağrısında bulunuldu. Ortak açıklamada ayrıca fosil yakıtların “sağlığa zararlı ürünler” olarak tanınması talep edildi.
- Kömürün halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin Türk Tabipleri Birliği (TTB), HEAL, Çevre Hukukçuları Ağı ve termik santrallerin genişletilmesinin gündemde olduğu Elbistan, Nurhak gibi ilgili yerel belediyeler de benzer taleplerle Antalya’da olacaklarını duyurdu: Yeni kömür projelerinin durdurulması, santrallerin yarattığı hava kirliliği ve erken ölüm risklerine karşı iklim adaleti ve kömürden en kısa zamanda çıkış için yol haritası...
Bonn Konferansı ülkelerin eylem geçmek yerine süreci usul tartışmalarıyla uzattığı bir “hayal kırıklığı” olarak değerlendirilmişti. İklim finansmanının çözümü ve fosil yakıtlardan çıkış takvimi üzerindeki tüm ağır yük, Antalya’ya kaldı. İlklere sahne olacak COP31’in bu hayal kırıklığını giderip gideremeyeceği, düzenleyici iki ülkenin kendi içlerine ve dünya iklim gündemine yönelik performansı, öncesinde verilen sözler, yapılan açıklamalar ve çizilen “görece” umutlu tablonun lobilerin ve şirketlerin taleplerine ne kadar direneceği, iki haftalık zorlu müzakerelerin özellikle iklim krizinden en fazla etkilenen savunmasız ülkelere ve halklara bir gelecek vadedip etmeyeceği gibi pek çok kritik konu heyecanla ve merakla izlenecek.
Zirvede Türkiye'nin "vitrini" olması beklenen başlıklarından biri olan Sıfır Atık Projesi’nin ise uluslararası kamuoyunda beklenen etkiyi yaratması kolay görünmüyor. Bunun en önemli nedenleri arasında, plastik üretimini azaltmaya yönelik kapsamlı bir planlamanın bulunmaması ve Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkelerinden en fazla plastik atık ithal eden ülke olması yer alıyor. Türkiye, AB’nin toplam plastik atık ihracatının yaklaşık yüzde 34’ünü tek başına alıyor.
Kasım ayına kadar tek kullanımlık plastiklerin yasaklanmasına ilişkin bir takvimin açıklanması ve bunun zirvede öne çıkarılması bekleniyor. Ancak 2025 yılında 503 bin tonla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşan plastik atık ithalatının nasıl gerekçelendirileceği de COP31 sürecinde yanıt bekleyen sorulardan...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Alev Karakartal
Gazeteci. 33 yıllık kariyerinin 25’inde ana akım medyada muhabirlikten yayın yönetmenliğine kadar pek çok görevi üstlendi. Son 8 yıldır Türkiye’nin ekoloji ve iklim alanında en önemli yayın organlarından Yeşil Gazete’nin yayın yönetmenliğini yürüttü. Halen freelance olarak ulusal ve uluslararası ekipler kurarak araştırma dosyaları üretmekte, makaleler yayımlamakta, gazeteciler, gazetecilik öğrenileri ve sivil toplum çalışanları için uzmanlaşmaya yönelik atölyeler ve seminerler düzenlemektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?




