Verimlilik takıntısı bizi nasıl verimsizleştiriyor?


Açık çağrı: Borusan Sürdürülebilir Fayda Programı Borusan Sürdürülebilir Fayda Programı için son başvuru tarihi 29 Kasım Toplumsal faydayı faaliyetlerinin merkezine alan Borusan , sosyal etki ve sürdürülebilirlik öncelikleriyle paralel, toplumsal meselelerde hedef grupları etkileme ve harekete geçirme potansiyeli yüksek projeleri destekleyen bir programı hayata geçiriyor. Nedir? Meyvelerini Cumhuriyet’in yüzüncü yılında vermek üzere planlanan ve Impact Hub Istanbul iş birliğiyle gerçekleştirilen Borusan Sürdürülebilir Fayda Programı , iklim krizi ve eşitsizlikler olmak üzere iki farklı alana odaklanıyor. Neler var? İklim kriziyle mücadele başlığı altında yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılması, emisyon azaltımı, döngüsel ekonomi modellerinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, ileri dönüşüm, atıkların değerlendirilmesi ve geri kazanımı, su kaynaklarının sürdürülebilirliği, biyoçeşitliliğin azalmasıyla mücadele, karbonsuz kentsel mobilite çalışmalarının yaygınlaştırılması alt başlıklarına odaklanan projeler desteklenecek. Eşitsizliklerin azaltılması alanındaysa toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, ayrımcılığın ve kutuplaşmaların önlenmesi, engellilik alanında eşitsizliklerin azaltılması, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması, istihdamda eşitliğin sağlanması konulu projeler bekleniyor. Dikkat dikkat: Program için son başvuru tarihi 29 Kasım . Geleceğe değer katacak farklı sektörlerden projelere açık olan; kapasite geliştirme, mentorluk ve 200 bin liraya kadar hibe desteği veren Borusan Sürdürülebilir Fayda Programı ’na başvurmak ve programı yakından incelemek için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsin.
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Boş vakitlerimizde gelen “Yoksa bir şeyleri kaçırıyor muyum?” duygusu bizi artık hiç olmadığı kadar tetikliyor. Kimseye açıklayamadığı bir günah yüzünden vicdan azabıyla kahrolan mütedeyyin insanlar gibi yaşamaya başladık. Çünkü ne olursa olsun “üretmek” zorundayız. Verimlilik kaygısı hayatımızın en mahrem alanlarında bile hepimizi zorlayan bir suçluluk duygusuna dönüşmek için fırsat kolluyor.
Bu üretme kaygısı ve telaşı uzun vadede olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. “Üretim için üretim” mantığı niteliksiz bir kültürel iklimi besliyor, verimlilik telaşı da neredeyse hep kaosla sonuçlanıyor. Her ânımızı verimli kılmaya çalışmak bizi çoğunlukla tükenmişlik duygusuyla baş başa bırakıyor. Hayatın ve insanın değerini inkâr etmemize yol açıyor.
Günümüzde aslında hiç başlamamış bir yarışın telaşı içinde bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz, yapılacaklar listeleri hazırlıyoruz, asla okuyamayacağımız kitapları isitfleyip duruyoruz. İnternetin sonsuz akışında kaybolurken, etrafımızı saran yeni trendlere ve imge bombardımanına ayak uydurmaya çalışıyoruz. Bize sürekli üretmemizi buyuran rekabetçi bir kültürün sunağında kurban olmamak için çoğunu gerçekleştiremeyeceğimiz yeni planlar yapıp duruyoruz. Bu sürecin sonunda da modern zamanlar günahkârı olup çıkıyoruz.
“Dozlara ayrılmış” kültür
Yazar Cris Crawford kültürün artık sonsuz bir akış hâlinde geldiğini söylüyor. Yazara göre görevimiz artık gördüklerimizi yorumlamaktan ziyade hiçbir şeyi sindirmeden kendimizi daha fazla tüketmeye hazırlamak. Crawford, bu kültürü “dozlara ayrılmış kültür” olarak adlandırıp sindirilmemiş imgelerin sürekli akışında, psikotik bir sistemin işleyişinde kısılıp kaldığımızı söylüyor.
“Kültürel deneyim artık kişisel bir dönüşüm yolculuğu değil, ne gelişmemize yardımcı olan ne de bize bir muhakeme duygusu aşılayan, hem önyargısız bir tatminsizlik hem de 'zor bir zevk arayışı' potansiyeli taşıyan, hep aynı olanın sonsuz akışıdır.” —Cris Crawford
Geçici dopamin
Birçok şey yapmak isterken kendimizi sonunda hiçbir şeyi tam olarak gerçekleştirememiş hâlde bulabiliyoruz. Ancak bize sürekli üretmemiz, zamanımızı daima verimli geçirmemiz yönündeki rekabetçi kültürün etkilerini de görmezden gelemeyiz.
Klinik psikolog Kathryn Esquer üretken olma takıntısının özellikle belirsizlik dönemlerinde ortaya çıktığını söylüyor. Zihnimiz gündelik olaylardan kaçarken, üretkenlik fikri bize geçici bir dopamin sağlıyor.
Yani kontrolü kaybettiğimizi hissetiğimiz dönemlerde üretken olmaya daha çok çabalamamız sorunlara karşı basit bir yara bandından ibaret kalıyor. Dolayısıyla bu takıntı bizim gerçeklikle ilişkimizin kısa devreye uğramasına sebep olabiliyor.
Ölçülebilir insanlık
Verimlilik kaygısının temelinde ölçülebilir varlıklar olduğumuz varsayımı yatıyor. Kimliğimizi iş pratiklerinin ve yeni projelerin belirlediği bir kültürel ortamda buna kayıtsız kalmak giderek zorlaşıyor. Bir şekilde tutunmaya veya ayak uydurmaya çalışıp, farklı yöntemlerle değerimizi kendimize hatırlatmaya ve başkalarına göstermeye çalışıyoruz.
Üretkenlik uğraşının kendisine odaklanmak bir noktadan sonra kendimizle aramızdaki geniş bir mesafenin hayatımızı ele geçirmesine sebep olabilir. Yaptığımız işlerden fazlası olduğumuz gerçeğini unutmak bizi derin bir yabancılaşma duygusuna itebilir. Tam olarak yetişemeyeceğimiz karmaşık bir hızın bizde yaratacağı karakter aşınması belirli bir noktadan sonra bizi mental sorunlarla boğuşmak zorunda bırakıyor.
İşlevinden ibaret insan
Alman filozof Josef Pieper’ın "total çalışma" (total work) kavramı süreci anlamaya yardımcı olabilir. İnsanlığın hayatının her alanını kaplayan üretken olma telaşı, bir noktadan sonra çalışmayı ve üretmeyi yaşamın tek amacı olarak düşünmeye yol açıyor. Böylece tamamlanmayan bir proje olarak varlığını sürdüren insan, sadece işlevinden ibaret hâle geliyor. Diğer tüm özelliklerini, hasletlerini unutuyor.
Üretim enflasyonunun yaşandığı çağımızda, içerikten çok sadece bir şey üretmiş olmanın getirdiği nicelikler ön plana çıkıyor. Hayatımıza ekleyebileceğimiz bir sayı, ne eklediğimizden bağımsız bir değer olarak görünüyor ama bunun bir illüzyon olduğunu kabullenmek zorundayız. Mesela, dünya tarihinin en büyük yazarlarından Marcel Proust’un 14 yılını neden tek bir anlatıya harcadığını anlamamız gerekiyor. Zor da olsa, anlamlı üretimler için yavaşlamayı öğrenmenin yollarını aramalıyız.
Yavaşlamanın değeri
Yoğun bir haftanın ardından sakin bir hafta sonunda başıboş gezinirken ve kendimizi hiçbir şey yapmama hâlinin kollarına bırakmışken öylece etrafı seyretmenin benzersizliğini fark ederiz. Dikkatimiz genişler, etrafımızdaki sonsuz imge ve enformasyon akışını bir süreliğine unuturuz. Bu süreç, hayatın bir şeylere koşturmaktan ibaret olmadığını, tam da kendisini bize sunmak için beklediğini fark etmemizi sağlar.
Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, tamamen sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde kıvranacaktır önünde.” –Franz Kafka
How to Do Nothing: Resisting the Attention Economy (Hiçbir Şey Yapmamak: Dikkat Ekonomisine Direnmek) kitabının yazarı Jenny Odell, hiçbir şey yapmamanın getirdiği dirence vurgu yapıyor. Yazara göre bazı zamanlarda eylemsiz kalmak, her şeyden önce yanı başımıza geleni algılama kuvveti veriyor. Yavaşlamak, hızın aşındırdığı hayat algımız karşısında bir direnç mekanizması sunuyor.
İçinde yaşadığımız üretim enflasyonunda kendimizi yetersiz hissetmeye mahkum etmenin faydasızlığını kavramamız gerekiyor. Boş vakitleri doldurma çabası yerine, kendimize ve çevremize dair farkındalıklar yaratmayı sağlayan yavaşlamanın kudretine tutunmayı tercih edebiliriz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Yavaş yavaş ve ince ince.
22 Kas 2022

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Yürümek yeni keşfedilmiş değil. Daha iyi olmak için öğrenilmeyi ve başarılmayı bekleyen uğraşlardan biri hiç değil. Tam tersine, insanın dünyayla ilişki kurmasının en eski biçimlerinden biri. Şimdi ona yeniden dönmemizin nedeni de bu kadar basit: İnsana özgü ortak bir eylemi ve onun gücünü yeniden hatırlamak.

Bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz. Yapay zeka milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazdığı için aynı dili üretiyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?



