Yıldızların üstünde: Madam Anahit


Anadolu Efes Girişim Atölyesi ikinci yılında #yolculuğahazır
Şimdiye dek ilk unicorn’larını çıkarmış, 20 girişimi exit etmeyi başarmış, mevcut girişimlerin 118 milyon doların üzerinde yatırım topladığı Türkiye girişim ekosisteminin bir parçası olan İstanbul girişimcilik ekosistemi, küresel çapta,…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Akordeonu, Balık Pazarı’nı, dört kocasını, dört kedisini sevdi. Dünya o zaman kısır değildi, kırk yapraklı bir güldü.” cümleleriyle başlar İlhan Berk, Madam Anahit’i anlatmaya.
Şimdi soracaksınız, “Nereden geldi aklına?” diye.
Gelin sizi bundan birkaç gün öncesine, liseden bir arkadaşım ve anneannesiyle yaptığım sohbetimize götüreyim. Ah, unutmadan. Eğer mümkünse, anlatacaklarımı dinlerken La Vie en Rose ya da Yıldızların Altında çalabilirseniz belki aynı hayal dünyasında rast gelebiliriz birbirimize.
Birkaç gün önce uzun zamandır görüşemediğim Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nden arkadaşım Pelin ile onun evinde görüşmeye karar verdik. Mevcut koşullardan ötürü dışarıda bir yerde buluşmaktansa birimizin evinde buluşmak daha güvenli geldi.
Trafikten yorulmuş ruhum ve bir sıcak bir soğuk hava şartlarına anlam veremeyen hâlimle, sonunda Pelin’in evine varmıştım. Eve girer girmez – evet, maske çıkarma ve el yıkama işlemlerimi tamamladıktan sonra- hemen sarıldık birbirimize. Nasıl özlemişim sarılmayı.
Yıllardır vazgeçemediğimiz ritüelimiz kahve ve çikolata ikilisiyle karşımda duruyordu Pelin. Yine ışıl ışıl görünüyordu. İçinde kendini çok rahat hissettiği belli olan kırmızı, onun tarifiyle “uçuş uçuş” elbisesi çok yakışmıştı ona. Kahve bardağında iz bırakan kırmızı rujuna da gözüm takılmıyor değildi. Nasıl oluyordu da bardağa iz bırakabilirken dudağından hiç çıkmıyordu ruju?
Fransızca bir müzik duyunca aklıma hep lise yılları gelir. Aklımda anılarım, fondaki Edith Piaf’ın sesiyle mest olurken ben, Pelin âdeta bir diş macunu reklamının yüzüymüşçesine bembeyaz dişlerini göstererek gülmeye başladı. “Ah Irmak, Edith Piaf’ı hâlâ bu kadar sevmen inanılmaz! İnsan gerçekten değişmiyor.” “Gerçekten de insan hiç değişmiyor mu? Oysa bence bu korkunç…” sözleri bir anda çıkıverdi ağzımdan. Biz tam koyu bir tartışmaya girmiştik ki kapı çaldı. Gelen Pelin’in aşağı katında oturan anneannesiydi.
Müzeyyen Teyze’ye bir süre önce Alzheimer başlangıç teşhisi konmuştu. Aslında biraz da bu sebeple Pelin’de buluşmaya karar vermiştik. Müzeyyen Teyze’ye yakın olabilmek için.
Müzeyyen teyze, içimizi ısıtan bakışlarıyla bize selam verdikten sonra evdeki köşesine oturdu. Pelin anneannesi için Türk kahvesi yapmaya gitmişken Edith Piaf’ın sesini duyan Müzeyyen Teyze gülümseye başladı. “Ah Müzeyyen Teyzeciğim, siz de sever misiniz Edith Piaf’ı?”
“Sevmek ne demek, bayılırım! Ama asıl Piaf’ı Madam Anahit’ten dinlemek gerek.”
Benim soru işaretli bakışlarımdan anlamış olacak, anlatmaya başladı Madam Anahit’i.
“Dudaklarından taşan kırmızı rujuyla, kocaman gözlükleriyle, tizlerde kısılıveren o buruk sesiyle, en çok da akordeonuyla Beyoğlu sokak müzisyenlerinin yaratıcısı Madam Anahit’i görmeyen, tanımayan kalmamıştır sanıyordum. Anahit 1926’da Talimhane’de dünyaya gelmiş. Ailesi yazları Büyükada’da geçirdiği için Anahit de ilk yıllarını yarı adalı olarak geçirirmiş. Hatta komşularının oğlu Yorgo ile de orada, akordeon çalarken tanışmış. Elinde dondurma, artık Yorgo’nun güzelliğine mi yoksa akordeon çalışına mı bilinmez, âşık olmuş bizim Anahit.”
Müzeyyen Teyze bir yandan Pelin’in getirdiği Türk kahvesinden içiyor bir yandan da ona anlatırken iyi hissettirdiği belli olan bu bilgileri paylaşmaktan büyük bir gurur duyuyor gibiydi. Ben bu sohbetten çok keyif alsam da Pelin’in endişeli bakışları ara ara dikkatimi dağıtıyordu.
“Sonra annesinin yakasına yapışmış Anahit 'Ben de akordeon istiyorum.' diye. Annesi ısrarlarına dayanamamış, Hohner marka beyaz bir akordeon almış ona. Aldığı günden sonra da elinden asla düşürmemiş akordeonunu.”
Ben tüm bunları nasıl da güzel tutmuş aklında diye sevinirken Pelin söze girdi: “Anneanneciğim dilersen sen biraz dinlen. Kahvenin yanına bir şeyler getirmemi ister misin?”
Bir şeyler ters gidiyordu ama ben bir türlü anlayamıyordum. Müzeyyen Teyze Pelin’i hiç duymamış gibi devam etti. “Anahit, sonra tanıdıkların düğünlerinde, eğlencelerinde sahne almış. Ah siz bir de onun 30–35 yaşlarında olduğu hâlini görecektiniz! Ayhan Işık, Zeki Müren, Sadri Alışık, Yılmaz Güney... Hepsi onu çok severlerdi.”
Müzeyyen Teyze’nin anlattıklarını her ne kadar büyük bir ilgiyle dinlesem de söylediklerinde ezberlemiş tekrarlar vardı sanki. Ben paylaştığı bilgilere teşekkür edip Pelin ile yarım kalan konumuza dönmek istesem de Müzeyyen Teyze beni de duymamış gibi devam etti.
“Çiçek Pasajı’nın en sevilen kadın sesidir Anahit, tek kadın sokak müzisyenidir. Ayrıca hayvanları da çok sever, kedilerinse onda yeri başkadır. Filmlerde de oynar. Kendisi bile kaç filmde oynadığını bilmez. (Gülüyor) Anahit şiirlere, şarkılara konu olur, kitaplarda adı geçer.”
Tüm bunları anlattıktan sonra bir daha hiç konuşmadı Müzeyyen Teyze.
O gün Müzeyyen Teyze ile yaşadığımız bu anı üzerine çok konuştuk Pelin ile. Sonradan öğrendim ki Çiçek Pasajı’nın meşhur Madam Anahit’i öleli tam 18 yıl olmuş. Ve kimse gerçeklerle Müzeyyen Teyze’nin gerçeklerini yüzleştirmeye cesaret edememiş. Pelin bu yüzden hep Madam Anahit gibi kırmızı rujlar sürüyor, elbiseler giyiyor ve Edith Piaf şarkıları çalıyormuş. Müzeyyen Teyze’nin son zamanlarında onun Madam Anahit anılarını, o zamanları canlı tutabilmek için.
İlhan Berk’in değişiyle dünyanın kırk yapraklı bir gül olduğu o dönemlerde kalmak belki de Müzeyyen Teyze’nin kendi seçimidir. Belki de bir insanın zaman içerisinde değişimi reddetmesi o kadar da korkunç değildir. Ne dersiniz?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İstanbul'dan: Kentsel tarımın geri gelen ayak sesleri, İstanbul'un kahvehaneleri, yıldızların üstünde Madam Anahit.
18 Nis 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



