Zamanlararası bir anlatı: Çirkin

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Güzelsin sevgilim,
ama çok yakından!”
Cemal Süreya
Bir epigrafla başlarsam büyüsü bozulur mu bilmediğimden, alenen bir anlatıyla girip büyü sökümü yapalım bu yazıya. Platon’un Şölen’ini okuyanlar anımsayacaktır. Meclisin konularından biri aşka, amme hizmeti olarak sevgiyi tartışmaya geldiğinde mühim bir hikaye paylaşılır kitapta. Başlangıçta yeryüzünde, dört kollu, dört bacaklı, çok –yahut yok– cinsiyetli, yusyuvarlak ve kamburlu; biri güneşten, öteki aydan doğmuş ve birleşmiş, yekpare varlıklar yaşarmış. Bizim hatırı sayılır bir vakittir insan dediğimiz varlığın, ilk taslağı. Tek bedende yaşayan bu ikili zatlar, gün gelip de bu yaradılıştan sıkılınca, tanrılara karşı bir isyan çıkarmak için örgütlenmeye başlamışlar. Sittin senedir hikmetine, kararına karşı çıkıldı mı çileden çıkan Zeus da –ölümlünün, ölümsüzün başına ne geldiyse bunun kibrinden geldi zaten– bu varlıkları orta yerlerinden ikiye bölmüş, salmış çayıra. İşte bundandır insan, bengidöngüde hep diğer yarısını arar dururmuş.
Durduysanız, bıraktığınız yerden başlayın. Ben keza bakkala giderken de yarımdır, tepemdir, yanımdır bir parçalarımı ararım. Bulduklarımdan da bir ben daha yaparım.
Velhasıl bu arayış, bir şimşek mızraklı ak sakallının lanetindendir, değildir; her güzelin, her çirkinin alnının belli ki yazısı. Zira insan, diğer yarısını bulamasa kendi yarısını aramakla lanetlenmiş (midir?).
Geçen hafta, Aposto’dan Deniz “Bir tiyatro yazısı yazar mısın, hem masal var hem de yepyeni bir iş, dijital medya ile iç içe” diye aradı. Hayatımda hiç tiyatro yazısı yazmadım, pek haddim de olmaz. O yüzden bu yazı, girişten anlayabileceğiniz gibi başka bir bağlamdan, beni çocuk hayreti ve heyecanıyla ağzım açık –bazen de karşı locada beni izleyen arkadaşın dediği gibi “büyük bir ciddiyetle hiç tebessüm edemeden” koltuğa mıhlayan bir muazzam anlatının ve emeğin, bana dokunduğu yerlerle alakalı olacak.
Çirkin, yönetmenliğini Bergama Tiyatro Festivali’nde tanışma fırsatı elde ettiğim sonra da yakından takip ettiğim fiziksel tiyatro çalışmaları yapan Güray Dinçol’un yönetmenliğinde, Firuze Engin’in tarihten beslenen modern bir efsun yazarı olduğunu bir kez daha kanıtlayan, şapka çıkarılacak Nihal Yalçın ve Onur Berk Arslanoğlu performanslarıyla olayı bambaşka bir boyuta taşıyan, hakikaten tarifi zor bir oyun; bir zamanlararası anlatı. Sohbetlerinden her daim keyif aldığım, bugüne ait zeitgeist mizaçlı ve marj dışına çıkan sanat öncülü işlerde sıkça karşımıza çıkan Yağmur Dolkun yapımcı koltuğunda; xtopia’dan Lalin Akalan ve Amir Ahmadoghlu oyunun sanat direktörleri. *Bütün ekip kostümünden ışığına, rejisinden koreografisine ve görsel sanatçılarına başımız üstünde ve kocaman alkışlara, daimi emeklerin karşılığını hak ediyor.*
Yazının bir amacı da oyunu merak ettirmek olacağından, fragman ya da “hakkında” yazısı yazmaktansa birkaç ipucuna değinmeli. İpuçlarında gezinirken fonda Ahmet Kenan Bilgiç çalsa iyidir, oyunun müzikleri onun sevip özlediğimiz zihninden.
Nihal Yalçın’ın can verdiği, lanetlenerek ölümsüzlüğe çarptırılmış “çirkin” Şiva karakteri, beni Tomris Uyar’ın kaleminden bir başka tatla okuduğum Şahmeran’a götürüyor. Firuze Engin’in bu hikayeden ilham almış olabileceği, tamamen kendi hayal gücümün kumarıdır. Zira oyunun yazım sürecinin uzun bir tarih araştırmasından geçtiğinine ve hem Mezopotamya hem de Avrupa masallarından esinlendiğine, oyunun ardından Hope Alkazar’da sohbet ettiğimiz Yağmur’dan aşinayım.
“Kimileri vardır: hırs, sessizce, bir ırmak gibi akıp gider içlerinde; yüzeyden, dışarıdan bakıldığında çırpıntısız, usul görünüler. Ama en ufak bir taş atılmayagörsün.”
(Ödeşmeler ve Şahmeran Hikayesi, Tomris Uyar)
Hah işte o taş Şiva’ya daha küçücükken atılıyor. Ne imiş çirkinmiş, garipmiş, bir başka imiş diye. Fiziksel ötekiliği neticesinde garabet pozisyonunda ömür sürmesi gereken Şiva bu dışlanmaya dayanamayıp türlü güçleriyle huzursuzluklar çıkarmaya başladığında, grotesk sistem (Urmenler, ki bu da bana ifritleri çağrıştırdı) ona bir seçim hakkı sunuyor: Huzursuzluğu ve gücünü kötüye kullanmayı bırak, karşılığında ne istiyorsun? “Dünyanın en güzeli olmak.” Eyvallah, fakat Tanrıcılık oynama Şiva –halbuki adı Hinduizm’in yok edici Tanrısı– ölüme karışma ve gazabını insanlıktan uzak tut. Yoksa hem yeniden çirkin olursun, hem de bu bedende sonsuzluğa mahkum edilirsin.
“Zaman, sonsuz bir sarmal yumağın ipidir. Ve ip, ucunu yumaktan dışarı ilk çıkardığı günden beri hep ama hep ileri doğru uzar. Onu geri saramayız. Yönünü değiştiremeyiz. Ne yaparsak yapalım zaman ipi hep ileri doğru uzar. Fakat ip bazen kopabilir. Geriye kalan iki uç hemen birbirine düğümlenir. Aradan kopan o parçada neler olup bittiğini hiç kimse bilemez. Çünkü o parça artık zamana ait değildir. O kadar yoktur ki, onun yokluğu bile hissedilmez. İşte bu bir lanettir.”
Şiva amenna diyor demesine fakat bu seçimden sonrası William Blake’in “Arzularının yangınları içinde yürür insan” demesi misali ilerliyor. Aldığı güzellik karşısında sadece aşktan feragat edeceğinden… Ortalık yine aşktan yanıyor. Gerisi sizde.
Bana zalim deme ey yüzü mahım
Aşıkınım perişanım tel telim
Cihan Şah
(Ödeşmeler ve Şahmeran Hikayesi)
Onur Berk A.’nın 8o dakika boyunca Şiva ile beraber lanetlenen bir tavuğu oynamadığı, tavuk olduğu gerçeği; seyirciyi bir masalın izleyicisi olmaktan çıkarıp, âlemin tepesinde uçup üstüne kuş misali konduran performansı hayretimi perçinledi. Burada tavuğun bir başka zanaatkarı olan Candan Seda Balaban’a da sevgiler. Keza Şiva’nın kostümünü de ben her sofraya giyerim. O ne güzel detaylar.
Aşk uğruna atılan tüm gazap eylemlerine rağmen –ki burada rahmetli Tuncel Kurtiz’in sesi kulaklarımda Oscar Wilde’ın şu dizeleriyle çınlıyor: “Çünkü her insan öldürür sevdiğini, gene de ölmez insan.”– Çirkin’in bir ilginç sihri daha var. Hikayeden bir antagonist, ötekileştirelenin mağdur ya da mağrur olarak çıkageldiği bir bağlam ya da ahlak hikayesi çıkmıyor. En azından bende böyle işlemedi. Bir anlatının, sözcüklerin, masalların, maceraların ve pek tabii duyguların mahluk/insan diyarında ilelebet ne kadar büyük bir yaşam âbı olduğu, esas içgüdünün belki de anlatmak olduğu gıdıklandı. Ötekinin hikayesi.
Son olarak benim için en yeni olan deneyim, dijital enstalasyondu ya da yanlış bir şey dememek adına tanıtımdan alıntılamak gerekirse “duvarlardaki etkileşimli görüntüler”… xtopia’nın tüm ekibine ve sanat yönetmeni Veli Kahraman’a sonsuz övgüler. İlaveten millî ışık maestrosu Cem Yılmazer’e tekrar sevgiler.
Klasik ve modern sanat tarihi ve felsefesi okudum. Okuduklarımı da geçtim, bazen muhafazakar addedilecek kadar nostaljik bir tipim. Birçok disiplinin iyisi, anlamlısı eskilerde sanarım. Senelerdir sanat ve yazı dünyasıyla ne kadar iç içe olsam da giremediğim dijital sanat ve belki de ard felsefenin siftahını sonunda böylece yaptım. İki önemli nokta var birbirine bağlanan bu deneyimde. İlki, duvar enstalasyonlarının oyun ile hemhal olmuş olması, yani bütün bu dijital sanat eserleri, hikayenin önüne geçmiyor; gelenek ile devrim arasında (Benjamin’e sevgiler*) bir yoldaş görevi görüyor. Bir deneyim yaşıyorsunuz ve fakat sahnesi, oyuncusu, hikayesi, teknolojisiyle birsiniz. Yatay hiyerarşi… Bunu tüm kalemler için söylüyorum.
“Kimileri kurmayı, kimileri yıkmayı sürdürecek, çünkü güneşin altında her şeyin kendi zamanı vardır, ama ne kurmaya ne de yıkmaya benzemeyen bir üçüncü güç doğmadıkça, bizler köle olmayı sürdüreceğiz.”
Tam da bu noktada kendi gazabından, canını alıp uzaklaşan Sovyet şairi Mayakovski’nin “Sevinmek için Çok Erken” başlıklı şiiri geliyor nedense aklıma. Düzenlediğim “Yaratıcı Düşünce” atölyelerinin ilk oturumunda bir düşünce, fikir ya da eylem nasıl “yeni” olur, “yeni” bir şey anlatır daha önce söylenmemiş ya da “görülecek şeyler yaratmak” nedir, neye değerdir diye tartışıyoruz senelerdir. Ne yıkmaya ne kurmaya benzeyen o üçüncü gücün dijital sanatlar olarak süreğenleşebilecek olması ihtimalini düşünmek, beni geleneğe ve nostaljiye tutunan esaretimden kurtardı ve ülkede bu anlamda ileride daha neler neler yaratılabileceğine dair çok heyecanlandırdı.
Kurtarılacak olan, şimdiki zamansa eğer, hazine geçmişin ve insanevlatlarının aşk ve gazap tarihinden esinlenen parçaları birleştiren Çirkin ekibini bir kez daha can-ı gönülden kutlarım.
Ötekilere, Sevim Burak’tan sevgiyle.
Unutmadan,
çok güzelsiniz!
“Bu dünyayı izleyenlere bir halt yok.
açıkgözler için hiçbir sey yazmayacağım.
Dünyalarını kaybetmişler için...
Kendim için yazacağım. Erken bunamışlara,
hayalperestlere, çok acıklılara bu dünyadan
gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım.
Yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı
paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara,
şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı
sadistlere. Delilere yazacağım...”
Çirkin
Süre: 80 dakika.
Yaş Sınırı: +13
Yazar: Firuze Engin
Yönetmen: Güray Dinçol
Oynayanlar: Nihal Yalçın, Onur Berk Arslanoğlu
Yaratıcı Yapımcı: Yağmur Dolkun
Sahne & Yapım Tasarım: Veli Kahraman
Immersive Sanat Direktörleri: Lalin Akalan, Amir Ahmadoghlu (xtopia)
Yaratıcı Teknoloji Uzmanı: Çağatay Güçlü (xtopia)
Görsel Sanatçılar: Amir Ahmadoghlu, Burak Dirgen (xtopia)
Proje Koordinatörü: Esra Küçükşen (xtopia)
Yapım: Dolkun Production
Ortak Yapımcılar: Institute of Time, Betaland Audiovisual, xtopia, Comfortnoise
Oyunun biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Lara Lakay
Yazar, anlatıcı ve illüstratör.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR


