2025'e adios ya da 'konfor alanları' üzerine: Bir kedinin düşündürdükleri

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Kedim Berduş’un çok konforsuz yerlerde kendine itinayla bir konfor alanı yaratabilmesine hayranım. Bu konforlu yer bir pencerenin çıplak pervazı da olabiliyor, yan yatmış bedenimin üstü veya dağınık bir evin çamaşır sepeti de… Fark etmiyor. "Şimdi ve burada"da o kadar mevcut bir canlı ki her yer onun için bir konfor alanı. Arayıp bulmasına gerek yok, o kendi mevcudiyetinden bir konfor oluşturabiliyor zaten. Onun varlığı konforlu bir yer, dolayısıyla o nerede mevcutsa orası da konforlu oluveriyor.
Kişisel gelişim literatürüne yerleşmiş klişe bir ifade vardır, konfor alanının dışına çıkmak diye. Bu ifade insanın yalnızca tanıdık ve güvenli olana tutunmaması, bilinmeyene alan açması, yeni olana cesaret etmesi, yeninin insanı dönüştürücü etkisine izin vermesi anlamında kullanılır. Bu yönüyle haksız da değildir. İnsan, alışkanlıklarının ve otomatik pilotunun dışına çıktıkça kendini yeniden tanıma ve dönüştürme imkanı bulur.
Ben de bu ifadeyi severim; insanın ezberlerini bozmasının, ruhsal gelişimi açısından kıymetli olduğunu düşünürüm. Ancak son zamanlarda bu kavramı farklı bir yerden ele alırken buluyorum kendimi. “Konfor alanının dışına çıkmak” yerine, konfor alanını genişletmek fikri bana daha iyi geliyor. Yani konforsuz olanı bütünüyle reddetmek ya da ondan kaçmak yerine, onu da konfor alanının bir parçası hâline getirmek. Zor olanı, bilinmeyeni, belirsizi dışarıda bırakmak değil; onlarla birlikte var olabilmeyi öğrenmek. Bu açıdan bakılınca size konforlu gelmeyen bir yaşantının, diyelim ki bu bir depresif duygu durumu olsun ya da bir yerden başka bir yere göç etmek olsun, o deneyimin sizi zenginleştirmesine izin de vermiş oluyorsunuz.
Bu bakış açısı, “konfor” kelimesinin etimolojik kökenine bakıldığında daha da anlam kazanıyor. Konfor kelimesi Fransızca confort sözcüğünden gelir; anlamları arasında “teselli” ve “rahatlatma” vardır. Bu sözcük, Fransızca conforter fiilinden türemiştir: “teselli etmek, rahatlatmak.” Daha da geriye gittiğimizde ise Geç Latince confortare fiiline ulaşırız; anlamı “güç vermek”tir.
Konfor, yalnızca yumuşak bir koltukta oturmak, riskten uzak bir yaşam sürmek ya da her şeyin kontrol altında olduğu bir alan demek değil. Konfor, aynı zamanda insanın zorlandığı anlarda kendine güç verebilmesi, kendini teselli edebilmesi ve hayatın sertliğini taşıyabilecek içsel dayanıklılığı geliştirebilmesi anlamına da gelir. Bu nedenle konfor alanını genişletmek, hayatın konforsuz taraflarını inkar etmek ya da onlardan kaçmak değil; tam tersine, o alanlara da güç, şefkat ve dayanıklılık taşıyabilmektir.
Zor bir duygunun içinde kalabilmek, belirsizlikle temas hâlinde olabilmek, hata yapma ihtimaliyle ilerleyebilmek… Bunlar konforun zıttı değil; konfora dahil edilesi haller olabilir. Böyle bakıldığında ruhsal gelişim, konfor alanından kaçmakla değil; konforu yeniden tanımlamakla mümkün olur. Gücü yalnızca güvenli olanda değil, zorluğun içinde de bulabilmekle… Teselliyi, her şey yolundayken değil; yolunda gitmeyeni de taşıyabildiğimizde hissedebilmekle... Konfor alanını genişletmek, insanın hayatla temas kapasitesini artırması anlamına da geliyor, tıpkı kedim Berduş’un yaptığı gibi.
Berduş’u izlerken fark ediyorum ki onun konforu, koşullardan çok bir hal ile ilgili. Yer, zemin, düzen ya da ergonomi ikincil; esas belirleyici olan onun orada olma biçimi. Direnmeden, pazarlık yapmadan, “başka bir yerde daha iyi olurdu” demeden, olduğu yere bütünüyle yerleşiyor. Belki de bu yüzden onun için konforun, bulunması gereken bir alan değil; içinden taşan bir mevcudiyet hâli olduğunu düşünüyorum. Bu bahsettiğim kaderine razı gelmecilikten ziyade şimdi ve burada yani anda olmaya dair. İşte bu hâl, konforsuz görüneni bile yumuşatıyor, dönüştürüyor, katlanabilir kılıyor.
- Tam da burada, konfor alanını terk etmekten ziyade onu genişletmek fikrine yaklaşıyorum. Çünkü konfor, sabit bir coğrafya değilse, insanın kendi mevcudiyetiyle temas etme kapasitesiyse, o zaman mesele onun dışına çıkmak değil, o hâl ile akabilmekten geçiyor.
2025 geride kaldı. Kimi zamanları konforsuzdu; sarsıldığımız, alıştığımız zeminlerin kaydığı, “Burada duramıyorum” dediğimiz anlar oldu. Kimi zamanlarıysa görece daha konforluydu; tanıdık olanın, bildik ilişkilerin, duyguların içinde nefes aldık. Şimdi ise 2026, beraberinde belirsizlikleriyle geliyor. Henüz adı konmamış ihtimaller, netleşmemiş yollar, cevabı bilinmeyen sorularla…
Belirsizlik çoğu zaman konforun karşıtı gibi düşünülür. Oysa asıl mesele, belirsizliğin varlığı değil; onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Eğer konforu sabitlik, garanti ve öngörülebilirlik olarak tanımlarsak, belirsizlik kaçınılmaz olarak tehdit gibi görünür. Ama konforu, kelimenin kökünde olduğu gibi, “güç veren”, “teselli eden”, “taşıyabilen” bir hâl olarak düşünürsek belirsizlik başka bir yüzünü göstermeye başlar.
Belki 2026’ya bakarken kendimize şunu sorabiliriz: Belirsizliği ortadan kaldırabilir miyim değil, belirsizliğin içinde kendime nasıl güç verebilirim? Kontrol edemediklerim varken de içsel bir dayanıklılık, bir yumuşaklık, bir mevcudiyet hâli mümkün olur mu? Konfor alanını terk etmek zorunda olmadan, onu bu bilinmezlikleri de içine alacak şekilde genişletebilir miyim? Çünkü belirsizliği yok etmek diye bir şey ne yazık ki gerçekçi değil, yaşam varsa belirsizlik de var.
Geçenlerde okuduğum bir kitapta İtalyanca, İspanyolca gibi birçok dilde “hoşça kal”, “elveda” gibi anlamlarda kullanılan adios kelimesinin “yola çıkış tanrısı” Adiona ve “yoldan dönüş” tanrısı Abeona’dan geldiğini öğrendim. Yani adios, yalnızca bir vedayı değil, hem gidişi hem de dönüş ihtimalini birlikte taşıyan bir kelime.
2025’e “adios” diyoruz artık. Bildiğimiz bir yerden ayrılıyor, 2026’nın belirsizliğine doğru yola çıkıyoruz. Bu belirsizlik, sadece kaybolma riskini değil; yolun bir yerinde yeniden bulunma, başka bir biçimde geri dönme ihtimalini de barındırıyor. Konforu sabit bir durak değil de, yolda kendimize eşlik edebilme hâli olarak düşündüğümüzde, belki de bu bilinmezlik yeni bir konfor alanına dönüşecektir kim bilir. Denemeye değer sanki.
Herkese sarıp sarmalandığı, alabildiğine konforlu bir 2026 diliyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?




