

Herkes Hazırsa Fırsat Modu Açıldı!
SPONSORLU Yeni bir akıllı cihaz alırken, onu tamamlayacak parçaları edinmek de ayrı bir motivasyon. Telefonunuzu yenilerken “ah bir de kablosuz kulaklığım da olsaydı”, ya da “telefonumu akıllı saatimle tamamlasam ne iyi olurdu” dediğinizi…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Sırtında sarı bez çantası, elinde yanından 34 yıldır ayırmadığı Leica makinesiyle İstanbul’un sokaklarına bırakıyor kendini Tunç Uğurdağ. Hava oldukça açık, gökyüzü küçüklük anılarımızda hatırladığımız mutlu günlerin maviliğini taşıyor. Onu hem bakmaya doyamadığımız fotoğraflarını çekerken gözlemleyebilme fırsatım olduğu için hem de ona merak ettiğim soruları sorabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. İstanbul’a bir de Tunç Abi’nin gözünden bakmak bana çok iyi geliyor.
“Fotoğraf benim bir vakit geçirme aracım değil, yaşam sevincim.”
Arkadaşlarınızla çıktığınız o tatilde fotoğrafçılıkla tanışmasaydınız, şimdi Tunç Abi ne yapıyor olurdu?
Caz ve klasik müzik dinlemeye devam ederdim. Burada esas olan, fotoğrafın benim bir vakit geçirme aracım değil, yaşam sevincim olması. Eminim ki o tatil olmasa başka bir şey sebep olurdu o başlangıca.
Bu üç cümle içinde ne tecrübeler, ne yaşanmışlıklar gizli diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Özellikle de fotoğrafı “yaşam sevinci” olarak tanımlaması çok etkiliyor beni. İnsanın yaşam sevincini keşfetmesi bile ne büyük şans!
İstanbul’un arka sokaklarında dikkatlice gezinmeye devam ediyor Tunç Abi. Kimi zaman yaşlı bir amcaya takılıyor gözü kimi zamansa bir manzara önünde bekliyor ihtiyatlı bir şekilde. Sanki hissediyor az sonra önünden geçecek olan yumuşak tüylü, iri gözlü sokak kedisinin ona poz vereceğini.
Anladığım kadarıyla Tunç Uğurdağ’ın dünyasında zaman çok farklı işliyor. Bir kedi için yarım saat bekleyebilirken bazen bir insan için bir dakika beklemeden geçebiliyorsunuz. Bu zaman akışı tam olarak nasıl gelişiyor?
O durum, kedinin bir veya 20 dakika sonra ilginç hareket yapacağını hissetme meselesi… Öte yandan herkesin görmeye alıştığı ve hiçbir ilginç davranış ve/veya bakışı olmayacak kişiyi beklemem. Bazı arkadaşlarım bu şekilde takip yormaz mı diye sorarlar. Örneğin şu fotoğraf (Fotoğraf 1) beklemeyle ilgili bir örnek. Naxos Adası’nda, ağustos ayında, gölgede 45 derecede o köşede, tam 50 dakika bekledim. Sonunda bir anne ve ikiz çocukları çıkageldiler. Üstelik ikizlerin elleri, adımları bile asker gibi aynıydı. O köşe başındaki geometri, ışık bana burada beklememi emretti ve iş gelip geçene kaldı aslında. Güzel bir köpek geçişi de olurdu, alçaktan uçan bir martı da. Hiçbir sevdiğim obje olmasaydı, sonunda pes ederken o sahneyi boş çekecektim, yine de iyi bir anı olacaktı.

Fotoğraf: Tunç Uğurdağ
“Hayatı görmek istediğim gibi çekiyorum.” sözleriniz çok güçlü. Nasıl görmek istiyorsunuz hayatı? Görmek istediğinizden farklı bir hayatı kabul etmek bir seçenek midir direniş midir?
Hayır, direniş değildir. Hayatın içindeki görmek ve sabitlemek istediklerim benim tercihlerim, daha doğrusu sevdiklerim. Akşamları Mozart, Paganini, Pat Metheny veya Chick Corea ile diğerlerini dinlerken o anlar beni düşündürmeli. O melodi ve harmonilerle paylaşarak benim ruhumu rahatlatmalı…
Bu cevap âdeta içimi ısıtıyor. Tunç Abi’nin söylediklerini aklımdan geçirirken birlikte Ara Kafe’nin önünden geçiyoruz. Tunç Abi derin bir iç çekiyor.
Ara Güler’in “Fotoğraf ikiye ayrılır. Çok paran varsa kimsenin gitmediği yerlere gidersin. Kimsenin bilmediği kuş, kedi, taş bulursun çekersin. Zaten kimse görmediği için herkes bayılır. Ama esas olan herkesin her gün önünden geçtiği şeyi bir başka objeyle süsleyip bir başka açıdan çekebilmek.” sözlerini hiç aklınızdan çıkarmadığınızı dile getiriyorsunuz. Nasıl bir yolculuk görünmeyeni görünür kılmak Tunç Abi?
Aslında her şey ortada, insanlar toplu hâde bakıyor. Görmek isteyen ve çok tutkulu olan bunu görüyor. Kısaca hayatın akışına sevgi meselesi bu. Burada sadece görmek yetmiyor aynı zamanda o sevdiğiniz kareye ulaşmak için görünmez, çoğu zaman hissedilmez olmak zorundasınız. 34 yıldır hiçbir surette değiştirmediğim “Leica M” bu konuda benim gözümün ve üretimimin büyük ortağı.
"Bugüne kadar bende iz bırakan en büyük hadise, Leica İtalya’nın davetiyle orda bir sergi açmış olmam.” diyorsunuz. Bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz? Nasıl hissettiniz?
Çok gençtim. Keyfini pek çıkaramamış olduğumu bu yaşta anlıyorum. Ancak batıda bu işlere olan saygı sevginin farklı olduğunu erken öğrenmiş oldum. Orada o kadar olağan ki bu fırsatlar!
Beyoğlu sokaklarındaki keyifli yürüyüşümüz ve sohbetimiz devam ederken Tunç Abi’nin gözleri pür dikkat sokağın detaylarında. Bazen bir simitçiyle şakalaşıyor ve bir fotoğraf karesi rica ediyor bazense durup sadece izliyor, deneyimliyor. Onunla yaptığım bu keyifli yürüyüş sonrasında artık İstanbul’a farklı gözlerle bakacağıma eminim.

Fotoğraf: Tunç Uğurdağ
Sizin gözünüzden bakmak ile görmek arasındaki fark nedir?
Bunu anlatmak için sana iki fotoğraf göstereyim. Birinde (Fotoğraf 2) azarlanan çocuğun bir an için gözleriyle korku dolu diklenişi, diğerinde ise (Fotoğraf 3) dünyanın en estetik kumdan arınma sahnesi. Bunlar için saniyenin altında süreniz var. Görmeniz yetmiyor, makineyi de gördüğünüz anda çok süratli bir şekilde ışığa ayar etmeniz gerekiyor. İnsanların bu doğal davranışları birileri fotoğraflasın diye değil. Onlar normal yaşamlarına devam ediyorlar, ben sevdiğim bu anları sabitliyorum.
“Türk insanı, çocuklarımız, kedilerimiz ve köpeklerimiz benim için dört esas konu aslında.” diyorsunuz. “Bir nesnenin önemli ve ilginç olması sizin nesneyle olan bağlantınızla ilgilidir.“ inancına göre bu dört esas konuyu belirlemenizdeki sebep nedir?
Ortak özellikleri canlı olmaları ve her birinin kendi benzerlerinden ayrı davranışlara sahip olmaları. Aynı ailenin iki çocuğu bile farklı davranıyor, farklı bakıyor…
Bu keyifli sohbetimizi ve iki saatlik yürüyüşümüzü ikimizin de çok sevdiği meşhur Mandabatmaz’da sonlandırmaya karar veriyoruz. Dolu dolu, keyifle geçirdiğimiz günün ardından aklımdaki son birkaç soruyu daha lezzetli ve nefis kokulu Türk kahvesi eşliğinde sormak istiyorum Tunç Abi’ye.

Fotoğraf: Tunç Uğurdağ
Jazz ve klasik müziklerle yakaladığınız kareleri birleştirmek için fotoğraf çektiğinizi söylüyorsunuz. O birleştirme süreci nasıl oluyor? Fotoğraflara göre mi şarkılar belirleniyor kafanızda yoksa o kareyi yakaladığınızda ritmi çoktan duymaya başlıyor musunuz?
Özellikle bu çok özel müzikler beni hep düşünmeye sevk etmiştir. Caz dinlemeye 12-13 yaşında klasik dinlemeye ise 20’lerimde başladım. -Bunları söylerken yine gözleri uzaklara dalıyor. Boynunda asılı duran Leica’sını büyük bir özenle kaldırıyor. Türk kahvesi yerine çay tercih ettiğini görünce ister istemez şaşırıyorum…- Bu müthiş bestecilerin aslında işi kendilerine yaptıklarını, kimseye beğendirme gibi endişeleri olmadığını bilerek ben de bu müziklerle benim hayran olduğum anları birleştirmem gerektiğine inandım ve kendi sevdiğim anların peşine düştüm. Onları dinlerken sevdiğim anları tekrar tekrar izlemek olağanüstü bir zevk benim için.
Geçenlerde okuduğum bir yazıda şöyle bir soru soruluyordu: “Hayatınızın bundan sonraki bölümünde sadece üç fotoğraf çekme hakkınız kalsaydı, bu fotoğraflarda ne görünürdü?” Siz bu soruya nasıl cevap verirdiniz?
Biri oğlumun, biri kızımın portresi olacağı kesin. Son hakkım bir labrador olurdu!
Karşılıklı gülüşüyoruz bir süre. Mandabatmaz’ın kahvesi hiç bu kadar lezzetli, tabureleri hiç bu kadar rahat gelmemişti…
Tunç Abi’yle yaptığımız bu keyifli sohbet için ona bir kez daha teşekkür ediyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Bakkalların akıbeti, Kirazlı'da dönüşüm, fotoğrafların izinde 34 yıl
28 Şub 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



